|
SANATTAN POLİTİKAYA

Erwin Piscator
|
|
Takvimim 4 Ağustos 1914’te başlıyor.
O günden itibaren barometre hızla yükselmeye başladı.
13 milyon ölü.
11 milyon sakat.
50 milyon asker cephede.
6 milyar tüfek.
50 milyar metreküp zehirli gaz.
Bu durumda “kişisel gelişim” ne anlama gelir? Hiçkimse böylesi koşullarda
kendisini “kişisel” olarak geliştiremez. Onu başka şeyler geliştirir.
O yıllarda 20 yaş kuşağı savaşla yüzyüze gelmiş ve kader başka herhangi
bir eğitmeni gereksiz kılmıştı.
1914 yazı, Münih. Hoftheater’da ücretsiz stajyerdim, aynı zamanda üniversitede
felsefe, Almanca ve sanat tarihi okuyordum.
Hoftheater esas olarak klasik oyunlar, arasıra da Wildenbruch, Anzengruber
ve benzeri yazarların oyunlarını sahneliyordu. Ibsen, Rosenov’un Kater
Lampe’si ve bunlar gibi oyunlar oldukça ilerici olarak nitelendiriliyordu.
İki eğilim tartışma konusuydu. Bir yanda (Possart’ın izinden giden) Lützenkirchen
diğer yanda ise Berlin Yenilikçilerini temsil eden Steinrück başı çekiyordu.
Deneysel tiyatro, ya da yeni sahneleme teknikleri doğrultusunda hiçbir
çalışma yoktu.(6)
Kammerspiele’de ise repertuvarın büyük bir bölümünü Hauptmann, Strindberg
ve Wedekind’in yapıtları oluşturuyordu(7). Oscar Wilde, bazı Fransız oyunları
ve modern oda tiyatrosu oyunları, ticari kaygılarla aralara serpiştirilirdi.
Ancak olaylar hızla gelişti. Önümüzde açık olan yollar, hepimizin sezdiği
ama kabullenemediği bir gelecek önünde temel bir farklılık taşımıyordu.
Hepimiz sendeleyerek ulusun çağrısı önünde diz çöktük. Sonunda isterik,
nevrotik bir saplantıya dönüşse de böyle davranmak doğru haline gelmişti.
Kimse benim “iyi bir Alman” olmadığımı söyleyemez. Bizimki, eski bir papaz
ailesiydi; ben de gerçek yurtseverlik ruhuyla yetiştirilmiştim. Ne var
ki inançlı bir Alman yurtseveri olan babamın benim askere çağırılmamla
korkudan titrediğini ve ilk tıbbi muayenede fiziksel nedenlerle askere
alınmayışıma çok sevindiğini hatırlarım.
Yurtsever! Borazanlar ve trampetler, Kayzer’in doğum gününde (Marburg’da)
Spiegelslustberg’de resmi geçit yaparken, tüm diğer Alman çocukları gibi
benim de gözlerim parlardı. Okuldan hoşlanmazdım. Dönemin eğitmenlerinin
donukluğu, küçük burjuva eğitimi, beni zorunlu okul ödevleri dışında birtakım
işlerle uğraşmaya yöneltti. İki arkadaşla birlikte, kendine özgü sakin
bir yaşantı sürdürdüm. Onlar resim yaptılar, ben şiirler yazdım.
Ailem köy kökenliydi. Ben de köyde doğdum. İlk beş yılım çiftlik işçilerinin
arasında geçti. Yirmi bin nüfusuyla Marburg, kendilerini babalarının paraları
ve renkli kasketleriyle “Yüce Varlıklar” olarak gören kulüplü öğrencilerle
dopdoluydu ve o günlerde bana büyük bir şehir gibi gelirdi.
Biz eski şehrin dar sokaklarında işçilerin, küçük esnafın ve zanaatçıların
arasında yaşardık.
O günlerde liselere bağlı olan hazırlık okullarından birine değil, bir
bölge okuluna devam ettim. Bu köylü tipi, pederşahi geleneğe sahip basit
bir aile yaşantısı sürdüren babamın isteğiydi. Ailemin temel görüşü, şartlar
elverdiği sürece gerçek birer hıristiyan olarak yaşamaktı. (Aile büyüklerimden
daha basit insanlar ya da daha iyi hıristiyanlar tanımadım. Başkalarının
hatalarına karşı anlayış, bağışlama, hoşgörü, esneklik; dış dünyaya, politikaya
ya da yüksek mevkilere karşı ise tam bir kayıtsızlık.)
Burada kuşkusuz bir aile seceresi yazmak niyetinde değilim. Ancak komünist
olmak için yahudi soyundan gelmek zorunda olunmadığı gerçeğinin altını
aşağıdaki paragrafa yer vererek çizmek istiyorum:
Die Welt am Montag, Berlin 1 Mart 1927 baskısından alıntı. Erwin Piscator:
Mektubunuz diyor ki: “Basının bir bölümü benim, Doğu Avrupa’dan göç etmiş
Samuel Fischer adlı bir yahudi olduğum söylentisini yaymaktadır. Ne yazık
ki durum böyle değildir. Eğer hasımlarım bu söylentiyi çalışmalarıma karşı
kullanmasalardı, bu konuya değinmezdim bile. Soyuma böylesi bir ilgi gösteren
bu baylar, belki beni bir ziyaretle şereflendirirler. Böylelikle onlara
atalarımdan, önce Strazburg’da, daha sonra Herborn (hatta Nassau)’da teoloji
profesörlüğü yapmış Johannes Piscator’un çevirileri olan İncilleri gösterebilirim.
O, bu çalışmasında Luther’inkini geliştirmeyi amaçlamıştı. 1600’de basıldı
ve yazarın iki yüze yakın diğer yapıtlarıyla birlikte büyük ilgi uyandırdı.”
Gerçi ben bir bakıma Johannes Piscator’dan farklıyım, ancak damarlarımda
hala o ciddi protestan kanının birkaç damlasının (Huguenot kanıyla karışmış
olarak) dolaştığına inanıyorum. Ne var ki, babamın beni büyük bir zevkle
göndermek istediği manastırın çekici hiçbir yanı yoktu. Benim için rahip
kürsüsünden başka bir kürsü çok daha önemliydi.
Kuşkusuz tiyatroyla uğraşmak istediğimi söylediğimde büyük bir tepkiyle
karşılaştım. Genç oyunculara bu gün benim söylediğim her şeyi ailemden
işittim. Tiyatroyu bir meslek olarak unutun, riskli ve zordur. Gerçek
yeteneğe sahip insanlar bile başarıya ulaşmakta güçlük çeker. Kıskançlık
ve düşmanlıklar ormanıdır tiyatro. Hala büyük babamın “sch”ları yaya yaya
“Demek schauspieler(8) olmak istiyorsun?” dediğini duyuyor gibiyim, sanki
çingene ya da serseri olunacakmış gibi.
Orta sınıfın düşmanı Nietzsche, estetikçi ve züppe Wilde, son elli yılda
bu hastalıklı burjuva toplumunu eleştiren, açıklayan ve ona saldıran herkes,
ortasınıftan kaçmama ve küçük burjuva geçmişimi terk etmeme neden oldu.
Kitaplığımdan bazı isimler: Heinrich Mann, Thomas Mann’ın Tod in Venedig’i
(Venedik’te Ölüm), Tolstoy, Zola, Werfel, Rilke, Rimbaud, Stefan George,
Heym, Verlaine, Maeterlinck Hofmannstähl, Brentano, Klabund, Strindberg,
Wedekind, Messer’in Psychologie’si, Wundt, Winmelband, Fechner, Schopenhauer,
vb. Ayrıca Otto Ernst, Conan Doyle, A.De Nora.
O dönemde genel geçer anlayış, geçen yüzyılın sonundan bu yana sürüp giden
o tipik, hastalıklı, kendini bırakmış kötümserlik ve dönemin, canlı, devingen
ekonomi-politiğiyle çelişen uyuşukluktu. Kuşkusuz, çevremde olan bitenlerin
nasıl giderek birbirini bütünlediğinden habersizdim. Sosyalistler büyük
kırmızı kasketleriyle, şeytani sakallı adamlar gibi geliyordu bana. Kimin
ve neyin karşısında olunması gerektiğini bilmeden, bu güçlü akıntıyla
birlikte yüzmekten başka seçenek yok gibiydi.
Şimdi: Bütün Almanya istekle savaş için bağırıyor. Her yerde gönüllüler.
Ben hariç. Tersine inandığımdan değil sezgisel olarak. Münih caddelerinde
sarhoş kalabalıklar dolaşıyor, şarkı söylüyor. Heryerde nutuklar atılıyor.
Bir kez, böylesi bir konuşmayı, hepimiz şapkalarımız elimizde ayakta dinliyorduk
ve kimbilir kaçıncı kez Ulusal Marş haykırılıyordu (Kendi cesaretimiz
tüylerimizi diken diken ederdi.) Tam o sırada Münih’in iki gerçek evladının
“Şuna bakın şapkasını çıkarmamış. Bir casus!” dediklerini duydum. Adama
şapkasını çıkarması söylendi. Fakat o aksine (bir aptal gibi) Stachus
boyunca koşmaya başladı. Herkes arkasından bağırıyordu: “Bir casus! Bir
casus!”. Yakalandı ve çok kötü dayak yedi. Ve şimdi kalabalık -ki coşkusu
hiçbir sınır tanımaz- “kutsal kral”a doğru ilerliyor, bu sırada çiçeklerle
donanmış askerler de istasyona yürüyordu. Bu büyük karmaşa beni itmiş
ve dışında bırakmıştı; Ağustos’un ilk günlerinde yazılan bir şiirde belirtildiği
gibi:
Denk an seine Bleisoldaten (9)
Must nun weinen, Mutter, weine-
War dein Knab, als er noch kleine
Spielte mit den Bleisoldaten,
Hatten alle scharf geladen,
Starben alle: plumps und stumm.
Ist der Knab dann gross geworden,
Ist dann selbst Soldat geworden,
Stand dann draussen in dem Feld..
Must nun weinen, Mutter, weine-
Wenn du’s liesest: “Starb ald Held”.
Denk an seine Bleisoldaten...
Hatten alle scharf geladen...
Starben alle: plumps und stumm...
Ve böylece bana, henüz yirmi yaşındayken iyice anlaşılmaz gelen şey, düşünce
özgürlüğü ve kişiliğin gelişmesi üzerine uzun tartışmalar gerçekleştirmiş
bir neslin bütünüyle, hiçbir direnç göstermeksizin, genel kitle histerisine
kapılması ve birkaç istisna dışında Avrupa’nın tüm entellektüel kesiminin
o güne dek kuşkuyla baktıkları “Değerli Miras”ı savunmak için ayağa kalkması,
üstelik de bu savunmayı çoğu kez silahtan öte kalemle gerçekleştirmesi
olmuştur. Bunlar Tolstoy, Dostoyevski, Puşkin, Zola, Balzac, Anatole France,
Shaw ve Shakespeare gibi “düşmanlar” karşısında ayağa kalktılar ve savaşa
Goethe’yi, Nietzche’yi sırt çantalarına koyarak gittiler. Ve böylece bu
nesil kendi ruhsal tükenişine kendi damgasını vurdu. Daha önce ne düşünmüş
ve ne yapmış olurlarsa olsunlar, 4 Ağustos’ta tüm bunların bir hiç olduğu
ortaya çıktı.
Biz genç insanları frenleyecek, bize dayanak olabilecek insanca sözleri
söyleyen hiçbir önder yoktu. Ben ve benim gibi pek çok kimse sınırsız
düş kırıklığı ile dopdoluydu. Hiçbir deneyimimiz yoktu ve belirsizlikte
çevrelenmiştik. Yine de 1912’de, 1923’de, beklenmedik biçimde, hiçbir
geçerli nedeni olmamasına karşın Nisan 1914’te saflara katıldığımda, savaşa
karşı aşağıdaki gibi önsezilerim vardı:
Krieg (Aus einem Gedicht)(10)
Ich fühle ihn.
_ _ _ _
Krieg! _ ? _
Wer nennt Krieg?
Nestverscheuchte Gedankenbrut
Zählt zerrissene Augen,
Angstaufgebrochene Kehlen,
Kugelzerfetze, blutdurchwühlte
Unterleiber
In angestautem Schmerz von
hundert Jahren,
Milliarden vorentsagten
Frauennächten!
Krieg?
Fleht auf: Krieg dem Kriege!
Ama savaşa karşı tek başına, bireysel bir başkaldırı bana aptalca göründü
ve çağrı emrini aldığımda, buna “kaderin çağrısı”ymışcasına uydum. Askerlik
hizmetini yapmayı reddetmek aklıma bile gelmedi. Kayzer’in “artık aramızda
hiçbir parti ayrımı tanımıyorum” sözleri ve Sosyal Demokratlar’ın ona
istekle uymaları, kafamdaki karmaşayı tamamladı.
3 Ağustos’taki Sosyal Demokratlar’ın Reichtag üyelerinin belirleyici toplantısında,
savaş kararına karşı çıkmayı öneren bir hareketin Ledebour, Lensch ve
Liebknecht(11) tarafından ortaya atıldığı, Neukölln’de 300 işçinin savaş
aleyhine gösteri yaparken tutuklandıkları ve SDP’nin savaş kararını onayladığı
açıklandığında Rosa Luxemburg’un sinir krizi geçirdiği hiçbir zaman kamuoyuna
sızdırılmadı.
Ocak 1915’de aldığım emir üzerine buz gibi bir havada, o günlerde hala
mavi, kırmızı boyalı olan Gera’daki barakaların yolunu tuttum. Ceketimin
yakası 10 cm. büyük, pantolonumun ağı dizlerime geliyordu ve ayakkabılarımın
teki 42 diğeri 39 numaraydı; buruşuk bir kep başımda eğreti biçimde duruyordu
(bir subayın tokadından sonra bu keplerin yıkanabileceğini öğrendim).
Ve aşırı çalıştırılıyordum (“Piçlerin kafasını kırın”). Büyük güne dikkatle
hazırlanıyorduk. Bizi hazırlayanlarsa küçük adamlardı. İlk karşı çıktıklarımız
bu küçük adamlar oldu:
Nasıl oluyor da bu insanlar -duvarcılar, kasaplar ve benzerleri- çavuşlar
ve onbaşılar olarak militarizm havarileri gibi davranmaya cesaret edebiliyorlar,
nasıl oluyor da bu adamlar bombalarla ilk kez karşılaştıklarında salyangozlar
gibi kabuklarına çekilen zavallıları yönetmekle övünebiliyorlar. Bunlar
vücutlarını rengârenk giysilerle neden örttüklerini çok iyi bilirler,
çünkü onların içinde rahatça ölünebilir. Geberin -Duyuyor musunuz? Evet
sizlere söylüyorum, çavuşlar ve onbaşılar, üniformalı sığır çobanları!
Ölmenin bir insan için ne demek olduğunu biliyor musunuz? Hayır, bin kez
hayır! Sizin gibi köylüler tohumun miktarını gübre yığınına bakarak hesaplar.
Mavi gökyüzü altında ve güneş tepede yükselmişken- neden tüfeklerimizin
dipçiğini ruhlarımızı mahveden bu adamların öküz kafalarında parçalamıyoruz?
Evet, sistem son derece güzel ve işkence düzeni tıkır tıkır çalışıyor,
boyunduruk herkesin ensesini sıkıyor, yine de bir gün, bu insanların hep
birlikte Devleti oluşturduklarını, iktidarı kurduklarını ve onlarsız devletin
kemiksiz insan vücuduna oturtulmuş yuvarlak ve düzgün bir bilardo topu
gibi kalakalacağını farketmeleri yetecektir.
Gösterişli bir biçimde Ypres’e girdik. Almanlar, ünlü 1915 bahar saldırılarının
ortalarındaydı. İlk kez gaz kullanılmıştı. İngiliz ve Alman cesetleri
hüzünlü, gri Flander göğünün altında kokuşuyordu. Birliklerin çoğu yok
olmuştu ve biz onların yerini alacaktık. Ön saflara sürülmeden önce, tekrar
geriye çekilmiştik. İkinci ilerleyişe geçtiğimizde ilk bombalar tepemizde
patlamaya başladı. Dağılmamız ve siper kazmamız emredildi. Toprağa yapışmış,
kalbim hızla çarparak diğerleri gibi süngümle kazıyor, hızla toprağın
içine girmeye çalışıyordum. Diğerleri başardılar ama ben beceremedim.
Çavuş sürünerek yanıma geldi, küfrederek:
“Devam et, Allah’ın belası!”
“Yapamıyorum”
Çavuş: “Neden o?”
“Yapamam”.
Alay ederek: “Mesleğin ne senin?”
“Oyuncu”.
Patlayan bombalar arasında, “oyuncu” sözünü ettiğim anda, tüm gücümle
uğraştığım mesleğime ve sanata olan bütün inancım çok komik, çok aptalca,
muhteşem biçimde yanlış, kısacası duruma göre son derece abes, benim,
bizim yaşantımızla ilgisiz, çağa ve günümüze hiç uymayan bir şey olarak
göründü; öyle ki mesleğimden duyduğum utanç, patlayan bombalardan duyduğum
korkudan daha büyüktü.
Küçük bir olay; ancak benim için o zamandan beri anlamı büyük. Sanat -gerçek,
mutlak sanat- her durumu yakalamalı ve her yeni durumda kendini yeniden
kanıtlamalıdır. O günden beri Ypres siperlerindeki bomba yağmurundan çok
daha kötü olaylar yaşadım, ancak yalnızca o zaman “kişisel mesleğim”,
içinde bulunduğumuz siperler gibi dümdüz olmuştu, çevremizdeki cesetler
kadar cansızdı. Sanat gerçeklikten utanmamalıdır. Bu bana, o dönemde olayların
birbirleriyle ilintilerini tam kavramamış olsalar da, sığınaklarının duvarlarına
savaşın gerçek yüzünü çizmeyi başaran ve başkaldırılarını haykırabilen
bir grupça çıkartılan Aktion (Eylem) adlı küçük dergiyle gösterildi. Ancak
onların çığlıkları patlayan bombalarla bastırıldı ve çizdikleri dumanlarıyla
örtüldü. Şiirlerim, Pfemfert’in yönetiminde(12) Almanya’da savaşa duyulan
zorunlu ilgiye karşıt bir çizgi izleyen Aktion’la ilişki kurmamı sağladı.
(Bu noktada, daha sonra yaptığı bütün iyi işleri bozmasına karşın yaşlı,
inatçı Franz Pfemfert’e saygımı sunmak isterim.) Pfemfert sansürce susturuldu,
ama herşeye karşın bazı sesleri biraraya getirdi ve en azından olayların
gerçek yüzlerine ilişkin ipuçları vermeye çabaladı. Savaş alanlarında
yazılmış şiirlerden oluşan bir antolojiyi şu sözlerle noktalamıştı: “Bu
kitabı, bugün evsiz olan bir düşüncenin bu barınağını, döneme bir eleştiri
olarak oluşturdum...” Politik kavgayı sanatsal araçlarla gerçekleştirme
yolunda ilk çaba.
Siperlerde geçen iki yıldan sonra kaytarmaya başladım. Önce bir hava filosundaydım.
Daha sonra yeni oluşturulacak bir cephe tiyatrosu için gönüllü oldum.
Bu iş bana daha çekici geliyordu çünkü mesleğimi uygulayabilecektim. O
dönemde hala, mesleğimi, beni gitgide daha güçlü biçimde sarsan düşüncelerden
ayrı tutuyordum.
Organizatör ve gelecekteki yönetmen, Eduard Büsing, beni sivillerin bölümünde
duvara yaslanmış karşıladı; yanında dolgun dudaklı, hiç askeri olmayan
kahküllere sahip genç bir adam vardı. Genç adamın hülyalı yeni yetme yüz
ifadesi, kibirli görünmeye çalışan tavrıyla tamamen ters düşüyordu. Bana
küçümser bir tavırla yaklaştı. Büsing onu şair olarak tanıttı, bunun üzerine
lirik şiirlerinden birkaçını bize okudu. O dönemde Neue Jugend (Yeni Gençlik)
adıyla çıkan bir derginin yayın yönetmeniydi. Johannes R. Becher, Ehrenstein,
Huelsenbeck, Georg Trakl, Landauer, E.J. Gumbel, Theodor Däubler, George
Grosz, Else Lasker-Schüler, Hans Blüher ve Mynona gibileri bu dergiye
katkıda bulunuyorlardı.
Ayrıldığımızda arkadaştık ve öyle de kaldık. Adı Wieland Herzfelde idi,
sonradan Malik Yayınevi’nin yöneticisi oldu.
Cephe tiyatrosu kuruldu. Ve grup, başlangıçta yalnızca erkeklerden oluşan
kadrosuyla Kortrick’te sahneye çıktı. Oradan cephe boyuna ve savaş izin
verdikçe hatların gerisinde dinlenmeye çekilen birliklere uzanıncaya dek
ilerledi. Büyük bir çelişki: Bombalarla yerle bir olmuş kentlerde tiyatro
gösterileri, ayrıca “yüce bir sanat” da değil tersine İspanyol Sineği,
Hans Huckebein, Charley’nin Teyzesi, Beyaz At Hanı ve benzeri oyunlar.
Ben, toy delikanlı rollerinin yanısıra, komik rollere de çıkmak zorundaydım.
Komik yaşlı kadın rollerini hep, tek gözlü ve dişlerinin bir kısmı parçalanmış
bir asker oynardı. Askerler onu görür görmez kahkahadan kırılırlardı.
Sonradan gruba kadınlar da katıldı ama repertuvar değişmedi. “Sanat” burada
yalnızca eğlendirmeye yarıyordu. (Bugün bile sık sık, bütün gün tükeninceye
dek çalıştırılan insanların akşamları dinlenmeye ve eğlenmeye gereksinimi
vardır denilir). Cephe tiyatrosu ile ilgili bu öyküyü, bir grup askerin,
başka bir grup asker için oyun oynamasında özellikle önemli bir yan olduğu
için değil dönemin büyük çılgınlığını aydınlattığı, sanatın yaşam ve ölüm
karşısında barbarlık düzeyine nasıl indirildiğini gösterdiği için anlatıyorum.
Soracaksınız, Kızıl Ordu da savaşa katılmadı mı ve onun da bir cephe tiyatrosu
yok muydu? Evet, gerçekte onun da bir cephe tiyatrosu vardı, ancak ayrım
tam olarak bu noktada ortaya çıkmaktadır. Kızıl Ordu’nun cephe tiyatrosu,
savaştaki bir ordunun ideolojik amaçlarının standart-yüklenicisi olduğu
için vicdan azabı duymak zorunda değildir. (Karar verilmesi gereken nokta,
böylesi bir durumda sanatçının görevinin siperde mi, tiyatroda mı olacağıdır.
Bu da Savaş ve Eğitim Halk Komiserleri’nin kararıdır.)
O döneme dek, yaşama edebiyat merceğinden bakıyordum, ama savaş bu ilişkiyi
tersine çevirdi, o günlerden sonra edebiyata yaşamın merceğinden bakmaya
başladım. Öte yandan savaş eski dönemin anılarını dev bir süpürge gibi
aldı götürdü, “yine en baştan başlamak” zorunda kaldım. Ama şimdi ele
aldığım sanat değildi, sanatla yönlendirilmiyordu bile, deneyimlerle yönlendirilen
yaşamın ta kendisi idi.
Bunlardan söz etmemin nedeni insanların beni -aslında her sanatçıyı- sanatsal
gelişiminin bir ürünü olarak görmeleridir (ki doğal olarak haklıdırlar).
Ayrıca şimdi nasıl insanlar benim Ruslardan etkilendiğimi, Mayerhold’un
sönük bir yansıması olduğumu söylüyorlarsa, bir zamanlar da Reinhardt’ın
öğrencisi olduğumu söylüyorlardı. Gökten zembille inmedim ya!(13) Tümü
tamamen yanlıştır. Berlin’e ilk kez 1918’de geldiğimden -bu yüzden Reinhardt’ın
en iyi dönemlerini göremedim- ve daha sonra da beni çok az ilgilendiren
konulardaki oyunlarını gördüğümden, onun beni etkilemesi söz konusu değildir.
Doğal olarak onun Münih yapımlarından da etkilenmedim. (Ortada her hangi
bir etkilenme varsa, ancak olumsuz yönde olmuştur.)
O dönemlerde etkilendiğim tek sanatçı kişilik, Münih’te bulunduğum sürece
büyük bir yetenek olarak gördüğüm Albert Steinrück’tü. O zamanki oyunları
(Woyzeck, Kater Lampe, Mahl der Spötter ve Herman der Cherusker) savaştan
çok sonra bile belleğimde canlılığını korumuştur. Fiziksel görünümüne,
kırmızı kaslarla çevrili yuvarlak yüzüne ve boğa gibi kalın ensesine karşın
parlak zekayla dolu biri: O zamanki Steinrück buydu -uyumlu, değişime
açık, tam bir hayat adamı, ressam, yazarların dostu, dönemin sorunlarının
bilincinde, bugün bile bulmak istediğim tipte bir oyuncu.
Sanat ve politika, 1919’a dek, uzun bir dönem, birbirine paralel giden
iki ayrı yoldu. Duygularım kuşkusuz değişmişti. Sanat için sanat anlayışı
artık beni doyuramazdı. Öte yandan bu iki yolun birleşebileceği, eylemci,
mücadeleci, politik yeni bir sanat kavramının varolacağı bir nokta da
göremiyordum. Zayıf biçimde algıladığım herşeyi güçlü bir biçimde şekillendirebilecek
yeni bir kuram, duygularımdaki bu değişmeleri de kapsamalıydı. Benim için
Devrim, bu yeni kuramı üretti.
Gecenin günü izlemesi kadar doğal olarak barış sözcüğü, savaşan askerler
için herşeyin başlangıcı ve sonu oldu. Başka hiçbir şey konuşamaz oldular.
Yaptığımız herşeyi barış düzenliyordu. O sondu, kurtuluştu. Ve bekledikçe
daha çok özlem duyuyorduk. Ancak barışın nereden geleceği ve kimin tarafından
getirileceği gittikçe daha da belirsizleşiyordu. Bizim bir çözümümüz olmadığı
için, bir mucize umuyorduk. Bu mucize gerçekleşti: Rusya’daki Devrim’in
haberi. Ve ikinci Devrim gerçekleşip, radyo yayınıyla herkese duyurulduğunda
mucize daha da görkemli oldu.
Zarskoje Selo,
28-11-1917
Halkın
Komiserlerinin Yayını (Bir bölümü)
Savaşan ülkelerin halklarına!
Rusya’nın muzaffer işçi köylü devrimi, barış sorununu gündeminin başına
almıştır... Şimdi savaşan ülkelerin bütün sınıf ve partilerinin hükümetleri
derhal ilan edilecek ateşkes ve genel barış koşulları üzerinde bizimle
birlikte çalışıp çalışmayacakları sorusuna kesin bir yanıt vermeye davet
edilmektedirler. Bu soruya verilecek yanıt bizim bütün sefaleti ve şiddetiyle
birlikte yeni bir kış harekatını başlatıp başlatmayacağımızı ve Avrupa’daki
kan banyosunun sürüp sürmeyeceğini belirleyecektir... Gündemdeki ilk sorun
budur. Bizim önereceğimiz barış, halklar arasında gerçekleşecek bir barıştır,
genel anlayışla ulaşılabilecek onurlu bir barış ortamı olacak ve her halkın
kendi kültürünü, ekonomisini barış içinde geliştirmesine olanak tanıyacaktır.
İşçi-Köylü Devrimi barış için programını yayınlamıştır... Muzaffer Devrim’in
hükümeti profesyonel diplomatik çevrelerce hala tanınmamıştır. Ancak biz
halkların kendilerine sormaktayız: Düşünceleri ve umutları gerici diplomatlarca
yansıtılıyor mu? Halklar, Rus Devrimi’yle barışa doğru açılan görkemli
olanakların diplomasi tarafından gözardı edilmesine izin verecek mi? Bu
sorunun yanıtı... (Parazit)...
“Kahrolsun Kış harekatı; Yaşasın halkların kardeşliği ve barış!” Dış İlişkiler
Halk Komiseri: Troçki Halkın komiserleri konsey temsilcisi: Ulianov Lenin
Bundan sonraki tüm olaylar için de dev umutlar belirmişti. Bu umutların
sonuçları savaşın sonlanmasının da çok ötesine uzandı. Geri planda gizli
kalmış nedenler aydınlanıyordu. O güne dek kader diye kabullenilen, tanımlanamayan
şey elle tutulur bir biçim kazandı, kaynakları ve başlangıcı kahramanlıktan
çok uzak, somut ve açık hale geldi.
Bir suç işlendiğinin farkına vardık ve gizli güçlerin oyuncağı olduğumuzu
anlayarak büyük bir öfkeye kapıldık. (Daha sonra Rasputin’de ortaya koymaya
çalıştığım düşünce de küçük burjuvanın bu güçlü ruhunun o dönemde, ulusların
kaderini nasıl etkilediği idi.) Bu “düzenin” politik ve ekonomik kurallarınca
köleleştirilmeyi kabullenen bir kültüre başkaldırış.
Bu noktada Rus Devrimi’ndeki etkin güçleri hala tanıyamamıştık. Yaklaşan
büyük devrim bağlamındaki anlamlarını yeterince kavrayamamıştık. Askeri
çöküş ve Rus cephesindeki Alman başarılarından ötürü barışa çok yaklaştığımıza
inanıyorduk, ancak barışın aynı zamanda Rus Devrimi’nin çöküşü olacağını
düşünerek titriyorduk. (Cepheden dönüşümde Pfemfert’in kitapçı dükkanında
bu görüşleri savunduğumu anımsıyorum, o anki yabancılaşmamızı ve daha
sonra aramızda gelişen açık düşmanlığı da buna bağlıyorum.)
Kasım geldiğinde ortada çeşitli söylentiler vardı: “Fransızlar teslim
oluyorlar -Cephedeki birlikler kardeşlik içinde el sıkışıyorlar- Denizciler
kızıl bayrak çektiler.” Her köşede askerler tartışıyorlardı ve birden
bir çağrı oldu -kimse, subaylar bile nereden geldiğini anlayamadı- işçiler
ve askerler konseylerini oluşturacaklardı.
Ben tiyatro grubuyla Belçika’da Hasselt’teydim. İlk toplantı bizim barakalarımızda
yapıldı. Konuşanlar subaylardı ve konuşmaların tümünün içeriği “Yasa ve
düzeni koruyalım, biraraya gelelim, eski üstlerimizin emirlerine uyalım,
ordu birlik, beraberliğe döndürülmelidir” vs. vs.’den ibaretti. Sonunda
tanıdığım askerlerin en aşağılıklarından biri olan rahip, ayağa kalktı.
Şimdi bizler, “İsa’nın kardeşleri”, “O’nun kardeşleri”ydik ve “İnsanın
insana duyduğu sevgiyle, vatana karşı kutsal ödevlerimizle bir araya gelmiş”tik.
Tüm bunlar bir tatbikat anında kendisine selam vermeyen herkese hakaretler
yağdıran birinin ağzından çıkıyordu. (Kendisi, savaşta Almanya’nın yanında
subay üniforması içersinde, Tanrı’nın bir hizmetkârı olarak pek gururlu
bir örnekti).. Bu kadarı da fazlaydı doğrusu; söylev vermekten hoşlanmam,
ancak bu noktada kendimi konuşmak zorunda hissettim. Yaptığım konuşmada
-tüm devrim süresince yaptığım tek konuşmaydı- suçlamalarımı hıristiyanlığın
bu temsilcilerine ve özellikle bir tanesine yönelttim. Büyük savaş bir
suçtu ve bunlar yapmaları gerekeni yapmamışlar, savaşı önlemeye çalışmamışlar
ama Devrim’i engellemeye çalışmışlardı. Bir kez daha subayların yanında
yer almışlardı. Dört yıllık, boyun eğme ve ızdırap orada bulunan bin askeri
etkileyen şeyler söyleyebilmemi sağlamıştı. Gerçek bir askerler konseyi,
yönetimi, subaylar konseyinin elinden aldı ve bir kurul General’den kılıcını
teslim etmesini istedi.
Almanya’ya dönüşte ilk durak evimdi. Marburg’a, kitaplığıma ve kitaplarıma
kavuştuğumda, odamdaki herşey eski yerindeydi, ancak altlarındaki burjuva
güvenliğinin temeli yıkılmıştı. Nesneler tıpkı dış duvarları yıkılmış
evlerin odaları gibi havada yüzüyorlardı.
Benim sorunlarım da ölüleri ve yitirdiği zenginlikleri için ağlayan Avrupa’nınki
kadar somuttu. Karabasan. Nemli ve yağmurlu Kasım. Bir ordunun artıkları
sokakları kirletiyordu ve iş hayatı da berbattı. Bu durum babamın işini
ve izleyen aylarda giderek değer yitiren savaş tahvillerine yatırdığı
sermayesini de kısmen kapsıyordu. Kayzer Wilhelm hükümeti ve Karl Helfferich’in
dehşet verici ekonomik politikası, orta sınıfın sömürüsünü tamamladı,
böylelikle de destekçilerinin güvenlerini ve sermayelerini sildi süpürdü.
Bu yıkımı gerçekleştiren Weimar Cumhuriyeti ile gelip, bu iç karartıcı
mirası devralanlar değildir. Ancak talihsiz Cumhuriyetçiler kendilerini
kandırmayı sürdürdüler. Suçsuz değillerdi, yanlışlarını anlamayarak suçlarına
yenilerini eklediler, kendi gerici inançlarına sarıldılar ve böylece daha
sonra gerçek suçluları temize çıkardılar. Kötü ve aptalca ama tutarlı.
Yalnızca şunu anlayamıyordum: çevreme baktığımda, burada herşey dört yıl
öncesinde olduğu gibi umutsuz, mantıksız, anlamsız görünüyordu.
“Bolşevizmin Kalesi” Berlin’e gidebilmek için çıldırıyordum. İşimi düşünüyordum
ama nerede ve nasıl çalışacağımı hiç bilemiyordum.
Berlin, Ocak 1919
Sokaklarda çılgınca bir karmaşa. Her köşede tartışan gruplar. Komünist
ve Sosyal Demokrat partilerde gruplaşmış işçilerin büyük gösterileri.
Bu gruplar Unter den Linden’de ya da Wilhelm Caddesi’nde birbirleriyle
karşılaşıyorlar ve üzerlerinde “Yaşasın Ebert-Scheidemann” ya da “Yaşasın
Karl Liebkniecht ve Rosa Lüxemburg!” yazılı pankartlarını başlarının üzerinde
dimdik taşıyorlardı. Hepsi meraklı bir bekleyiş içersindeydiler. Yalan
yanlış söylentiler duyuluyordu ve bir grubun pankartının diğerinin eline
geçmesiyle, kaldırımın bir köşesinde parçalanması bir oluyordu.
Bir kez çok heyecanlı bir mücadele izledim. Komünistler Sosyal Demokrat
kanadın bir yürüyüşünde saflar arasına sızmışlardı. Yaklaşık otuz bilek
bir pankartın ayaklarına yapışmıştı. Ancak karşıt güçler eşit olduğundan
pankart kıpırdamadı. Bağrışlar ve çığlıklar arasında sarsılmadan dimdik
duruyordu, derken yavaşça eğilmeye başladı. Ancak kurnaz bir sosyalist
zıplayıp pankartı ayaklarından ayırdı ve başlar üzerinden kaydırılan pankart
başka bir noktada tekrar yükseltildi. Birden bin gırtlaktan “Yaşasın Ebert-Scheidemann”
sesi yükseldi, aynı anda diğer yandan “Kahrolsun” sesleri ve “Yaşasın
Liebknecht!” sloganı duyuldu. Herkes bir taksinin durduğu caddenin köşesine
doğru koştu. Arabada Liebknecht vardı. Kendisinden bir konuşma yapması
istendi; olayları değerlendiren, tartışmalarla güçlenen, kişisel deneyimle
desteklenen bir konuşma. Ölmüş olmasına karşın bugün bile, anılarında
canlı, kanın bile söndüremeyeceği bir alev gibi yanan görünümüyle duruyor.
Aynı gün ilk silahlar patlamıştı.
Berlin’de Herzfelde’yi yine gördüm. Beni yakın çevresiyle tanıştırdı;
kardeşi Helmut (Sonradan John Heartfield olarak tanındı),(14) George Grosz,
Walter Mehring, Richard Huelsenbeck, Franz Jung, Raoul Hausmann ve diğerleri.
Çoğu Dada’cıydı. Sanat hakkında pekçok tartışma gündemdeydi, ama hemen
tümü sanatın politikayla ilişkisine yönelikti. Eğer sanatın herhangi bir
anlamı varsa, bunun sınıf mücadelesinde bir silah olarak kullanılması
olduğu sonucuna ulaştık. Geride kalan olayların anılarıyla dopdolu, yaşama
ilişkin umutlarımızla hayal kırıklığına uğramış olarak, dünyanın kurtuluşunu
en güçlü mantığın terimlerinde gördük: Proleteryanın örgütlü mücadelesi,
iktidarın ele geçirilmesi. Diktatörlük. Dünya devrimi. Rusya idealimizdi.
Bu duygu güçlendikçe, sanatımıza “eylem” sözcüğü daha açık bir biçimde
damgasını vurmaya başladı, çünkü umduğumuz proleteryanın zaferi yerine,
birbiri ardına gelen yenilgilere katlanmak zorundaydık. (Böylece başlangıçtaki
yüce duygularımızı bir kenara bırakıp, duygusallıktan uzak ve güç bir
mücadeleye yöneldik.) Sesi, ardımızda yükselen entellektüelizmin dikenli
tellerini aşarak bize ulaşan Liebnecht’i, barış umudunun sözcüsünü mezarına
gömdük. Ve Rosa Lüxemburg’u. Golgatha Caddesi, Unter den Linden, Marstall,
Chaussee Caddesi... Berlin caddeleri binlerce proleterin kanıyla kızıla
boyandı, bizlerse onların katillerinin, savaş boyunca kurtuluş umudumuzu
bağladığımız kişiler olduğu gerçeğiyle yüz yüze geldik: Sosyal Demokratlar.
Hep birlikte Spartakistler Birliği’ne katıldık.
Kendimi politik olarak bütünüyle yaptığım işe adamıştım, ancak şaşırtıcı
olan hâlâ tiyatroyu düzenli bir biçimde sürdürebileceğimi düşünmemdi.
Bu düşünce Kanehl’in -Rotter için oyunlar yönetiyordu(15)- her zaman öne
sürdüğü “politik görüşlerimle, işimi ayrı tutarım” düşüncesine benziyordu.
“Politik açıdan örgütlü işçiler bile kapitalist endüstri için kömür üretiyorlar”
diyordu Kanehl. Böyle bir tez savunulamazdı. Cesur politik görüşleri ve
açık, içten şiirleriyle her türlü ikili oynuyor kuşkusunu ortadan kaldıran
Kanehl’i bir türlü, sözlerin tuğlalar olmadığına, birer anlam taşıdığına
ve bu anlamın Koket Lizzie’de başka Hoppla, wir leben’de (Hoppala, Yaşıyoruz)
başka olduğuna inandıramadım.
Buna karşın, eğer nasıl yapılacağını bilseydim, sanatı politikanın hizmetine
sunacaktım. O ana dek grubumuz, keskin politik karikatürleriyle öncülük
yapmış olan Grosz dışında, burjuva çevrelerce gülünç karşılanan ve yadsınan
Dada gösterilerinden başka birşey üretmemişti. Sanatın Dadacılar tarafından
yıkılması “Sanat boktur” sloganıyla başladı. Sanat-aşığı “Kurfürstendamm
topluluğuna” oyuncak tabancalar, tuvalet kağıtları, takma sakallar ile
Goethe ve Rudolf Presber’in (16) şiirlerinin kullanıldığı, kavranması
çok zor, şiir gösterileriyle saldırdık.
Ancak bu aşırılıkların başka bir anlamı daha vardı. Bu putkırıcılar ortalığı
temizlediler, anlayışı değiştirdiler ve içinde büyüdükleri burjuva kültüründen
yola çıkarak proleteryanın da sanata yaklaşma noktası olan o başlangıca
döndüler.
1918/19’un duygusal yaklaşımı çöktükçe, keskin politik beklentiler ortaya
çıktıkça ve Dadacılar kendi paylarına sanattan duyguyu yalıttıkça ya da
-günün moda değişiyle- “dondurdukça”, O-Mensch tiyatrocularından yeni
bir duygu akını geldi.(17)
Bu tiyatro anlayışı kuşkusuz bir “devrim”di ama bireyciliğin devrimi.
İnsan, bir birey olarak kadere karşı çıkıyordu. Çevresindekilere “kardeşler”
olarak bakıyordu. Herkesin herkesi “sevme”sini ve tüm insanların birbirine
anlayış göstermesini istiyordu. Bu tiyatro lirikti, yani dramatik değildi.
Oyunlaştırılmış lirik şiirlerdi. Savaşın sefaletinde, ki gerçekte makinaların
insanlara karşı verdiği bir savaştı bu, olumsuzlama yoluyla insanın “ruhuna”
ulaşabilecek bir yolun arayışıydı. Bu yüzden, bu oyunlar güçlü biçimde
tepkiciydi, savaşa karşı bir tepki, aynı zamanda savaşın ortaklaşacılığına
da karşı, yeniden ortaya atılan ego kavramı ve savaş öncesi kültürünün
bazı belirgin öğelerinin yanında bir tepki. Ernst Toller’in Wandlung (Değişim)
adlı oyunu bu akımın en tipik ve aynı zamanda en başarılı örneğidir.(18)
Oyun, kişisel deneyimin (lirik), kaderin (dramatik) ve politikanın (epik)
bir karışımı idi. Olgular yerine yargıları, değer ölçülerini ve ahlaki
soyutlamaları ortaya koyan Toller’in güçlü “şair” kişiliği ve tüm bu şiirsellik;
bu oyunun neden, ne güçlü bir çağrı, ne kendi dönemini irdeleyen çağdaş
bir oyun, ne de “saf sanat” anlamında “ölümsüz bir değer” olamayışını
açıklar.
1919/20 kışında Königsberg’de bana ait Tribunal tiyatrosunu kurduğumda,
Değişim’in Berlin’dekinden daha değişik bir sahnelenmesini tasarlamıştım.
Ayrım, dekorların alabildiğine gerçekçi ele alınmasından geliyordu (tüm
çıplaklığıyla içinde yaşadığım savaşın gerçekliği). Hatta, Toller’e yazım
biçimini o lirik dışavurumculuktan nasıl kurtarabileceğini önermek üzere
oyun dili üzerinde de çalışmıştım. (Affetsin beni! Bu kötü düşüncemi hiçbir
zaman öğrenmedi). Dışavurumculuğun benim üzerimde hiçbir etkisi olmadı.
Çoktan politize olmuştum. Strindberg, Wedekind ve Sternheim’dan oyunlar
sahneledik. Toller’in oyununu da hazırlıyorduk. Ancak yaptığımız çalışmalar
-aslında tiyatronun kendisi- burjuva ve öğrenci kesiminde geniş karşıtlık
yarattı, ayrıca program broşüründe bir eleştirmene karşı yazdığım yazı
basında ve söz konusu çevrelerde öylesine büyük bir tepkiyle karşılandı
ki, tiyatroyu kapatmak zorunda kaldım.
Berlin’e döndüğümde olaylar daha net biçimde ortaya çıkmıştı. Dada daha
da saldırganlaşmıştı. Orta-sınıf maddeciliğine karşı eski anarşik tutum,
sanata, diğer kültürel kurumlara karşı başkaldırı keskinleşmiş ve gerçekten,
nerdeyse politik bir mücadele biçimini almıştı. Jedermann sein eigener
Fussball dergisi épater le bourgeois’ya güçlü bir saldırıydı. Grosz ve
Heartfield’in yayımladığı Die Pleite (Züğürt)(19) demirden eldivenini
burjuvazinin suratına çarpmıştı. Resimler, karikatürler ve şiirler artık
sanatsal ölçütlerle değil, politik etkinliklerine göre değerlendiriliyordu.
İçerik biçimi belirliyordu. Ya da daha iyi bir deyişle kendi başına hiçbir
anlamı olmayan biçimler, belirli bir amaca yönelen içerikle dolduruluyor,
bu da biçimin daha net ve keskin olmasını sağlıyordu.
Ben de sanatın ne ölçüde amaca hizmet eden araç olabileceği üzerinde net
bir görüşe ulaşmıştım. Politik bir araç. Propagandaya yönelik bir araç.
Eğitici bir araç. Yalnızca Dadacılar’ın anladığı anlamda değil, her türlü
olay için bu geçerliydi: Son verin sanata! (Bu sloganı ilke edinen sanatçıların
ve sıradan kişilerin yetenekleri üzerinde tartışmayacağız.) Berlin’de
bu düşünceleri tiyatroya uygulayan kişiler de vardı: Karlheinz Martin,
Rudolf Leonhard ve eski bir dinbilim öğrencisi, Proleter Tiyatrosu’nun
kurucusu(20) Hermann Schüller.
Ben de bir üyesi olarak, daha sonra Birleşik Komünist Partisi (VKP) olan
Spartakistler Birliği’nin desteğini istedim. Yeni bir tiyatro böylece
doğdu.
Leonard grubundan daha köktenci bir programımız vardı. Daha az sanat,
daha çok politika. Proleter kültürü ve ajitasyon, proleteryanın tüm öğelerinin
içinde kök salmıştı. Şimdi, on yıl sonra, bir grup ortaya çıkıyor ve bu
çözümü yeniden keşfediyor -ve Allah bilir ne kadar köktenci davrandığını
düşünüyor: Geçmişte, bizler krizin tam ortasındaydık, şimdi olaylar (göreceli
olarak) durağan. Gerekli olan sistemli çalışma. Artık mücadelemize olan
ilgiyi canlı tutmak her zamankinden daha zor.
Bundan sonraki bölümlerde, tüm iyi niyetime karşın, bu işin benim için
ne denli güç olduğunu ve amaçlarımı pratiğe dökmekte, başarımın ne ölçüde
olduğunu göreceksiniz. Ama tüm suç bende miydi? Ciddi eleştiriden hiçbir
zaman kaçınmadım. Ancak yaptıklarımın yorumlanması, etkisinin de bir bölümünü
oluşturuyordu. Bir yargı herşeyi yoluna koyabilir, bir önyargı tüm etkinin
yitirilmesine neden olabilirdi. Hele bu, sınırlı süresiyle bir tiyatro
gösterisinin etkisinin yargılanması ise. Hatta bu durum gösteriyi, eleştirmenlerin
kişisel yargılarının önünden kaldırıp başka bir düzleme yerleştirdiğimizde
bile söz konusuydu.
Maximilian Harden bir kez, etkilerimi tiyatronun kendisinden değil, çevresel
alanlardan elde ettiğimi yazmıştı. Politikacı Harden, bu sözlerle politikayı
kastediyordu.
Bu durum benim için, hem bir avantaj hem de dezavantajdı.
1919/20 Tribunal, Königsberg.
1920/21 Proleterya Tiyatrosu, Berlin.
1923/24 Merkez Tiyatrosu, Berlin.
1924/27 Volksbühne, Berlin.
1927/28 Piscator-Bühne, Berlin.
1929 Piscator-Bühne, Berlin (İkinci açılışı).
NOTLAR
(1) 3 Mart 1892’de sansür G. Hauptmann’ın Silezyalı dokumacılar arasında
gelişen ayaklanmayı konu alan Dokumacılar (1892) oyununun sahnelenmesini,
oyunda değirmen sahibi Dreissiger tipinin “sınıf nefretini doğuracak şekilde”
çizilmiş olduğu gerekçesiyle yasakladı. Oyun ancak 1894’te serbest bırakıldı;
ancak bu arada 26 Şubat 1893’te (sansür yargısı dışında) Freie Bühne’de
bir klüp gösterisi yapıldı. Bu gösteriyi gerçekleştiren L’Arronge’nin
savunusu, Dokumacılar’ın tarihsel bir oyun olduğu gerçeğine dayanıyordu.
Koltuk fiyatları ayrı bir tartışma konusuydu.
(2) Die Familie Selicke (1890) (Selicke Ailesi) Arno Holz ve Johannes
Schlaf’ın yazdığı ciddi bir tarihsel oyundu. Hanna Jagert (1893) Otto
Erich Hartleben’in sınıf ayrımını konu alan bir komedisidir.
(3) Franz Mehring (1846-1919), sosyalist yazar ve eleştirmen, Spartakistler
Birliği’nin üyesi ve Alman Komünist Partisi’nin kurucularındandır. Yapıtları
Demokratik Alman Cumhuriyeti’nde sosyalist edebi eleştirinin klasiği olarak
yeniden basılmıştır.
(4) Yetkililerde yaratılan etki üzerine: “Bugünkü gibi bir zamanda, böyle
bir oyunun metrapolitan izleyicinin büyük bir bölümü üzerinde kışkırtıcı
etkisi olacağını söylemeye bile gerek yok. İzleyici oyundaki koşullarla
bugünkünü, bir ayaklanmayı haklı çıkartmak üzere karşılaştıracak ve birçok
benzerlik bulacaktır. 1844’teki Devlet yapısı ve toplum düzeni hala geçerlidir;
Sosyal Demokrat ajitasyonu toplumun sözde kapitalist düzeninin çalışan
sınıfların sömürülmesini içerdiği inancını yaymaya çalışmaktadırlar. Daha
şimdiden Sosyal Demokrat basın bu oyunun güçlü bir ajitasyon malzemesi
olduğunu yazmıştır... Toplumun en a1t kesimlerinin sahnedeki aksiyondan,
hergün Sosyal Demokratların ardarda dizdiği sloganlarla birlikte etkileneceği
ve varolan düzene karşı ayaklanacaklarından korkulmalıdır.” (Dokumacılar’ın
yasaklanmasına karşı 4 Şubat 1893’te verilen öneriye Polis Şefi von Richtofen’in
verdiği yanıt.) Proleterya üzerindeki etkisi üzerine: “...dördüncü sahne
sırasında (Dokumacılar) tıpkı sahnedeki gibi, izleyiciler arasında da
büyük bir kaynaşma oldu. İnsanlar hoşnutsuzluklarını, yazarın uyandırdığı
yakınlığı zor saklayabiliyorlardı. Oyunun ortasında gürültülü bir isyan
yükseldi ve oyunu birkaç dakika için etkisine aldı, binanın içinde insanlığın
sefaletine karşı bir intikam çığlığı gibi dolaştı.” (Bir gazete haberinden)
[E.P.]
(5) Claire Waldoff (1884-1957), tiyatro oyuncusu ve kabare şarkıcısıydı,
bazı Berlin şarkılarını kısık sesli yorumlayışıyla tanınmıştır.
(6) Hoftheater (Kraliyet ve Ulusal Tiyatrosu), Bavyera Devlet Tiyatrosu
adını aldığı 1918 yılına kadar Münih’te resmi repertuvar tiyatrosuydu.
Piscator, 1914’te bu tiyatroyu modası geçmiş olarak niteler. (1880’lerde
Ernst von Wildenbruch’un tarihsel oyunları modaydı, sözü edilen Ludwig
Anzengruber’in Avusturya halk oyunları 1870’lerde yazılmıştı ve Ibsen’in
toplumsal içerikli oyunları 1880’lerde yaygındı) 1893’ten 1905’e kadar
bu tiyatronun yönetmeni Ernst von Possart’tı (1841-1921) Teknik yönetmen
Karl Lautenschlager’ın gellştirdiği döner sahne i1e klasik gösterileri
(Shakespeare, Schiller) üst düzeyde yanılsamaya dayanan bir sahne düzeni
ve iyi çalışılmış, çok sayıda figüran kullanan kalabalık sahnelerle gerçekleştirmişti.
Mathieu Lützenkirschen bu tiyatronun oyuncularından biriydi. (1863-1924)
Plscator bu aktörün elli yaşına geldiğinde bile hala romantik başrolleri
oynadığını anlatır. (Hamlet, Romeo, Goethe’nin Tasso’su ve Clavigo) Onunla
karşılaştırıldığında Albert Steinrück (1872-1929) ağır rollerdeki başarısı
(Lear, 0tello) Herbert Ihering gibi bilgili eleştirmenlerce de taktir
edilen sert görünüşlü bir aktördü. Steinrück Hoftheater’da 1908’den 1920’ye
kadar yer aldı.
(7) Kammerspiele (Oda Tiyatrosu) modern kısa oyunlara yer veren bir tiyatro
olmak üzere kurulmuştu.
(8) Schauspieler: Oyuncu
(9) Kurşun askerlerini hatırla Şimdi ağla ana, ağla şimdi / Oğlundu o
senin küçükken / Kurşun askerleriyle oynardı / Dolu tüfekler taşıyan /
Hepsi öldüler: hızla ve sessizce / Sonra çocuk büyüdü / Kendi asker oldu,
/ Cephede yerini aldı./
Şimdi ağla ana, ağla şimdi- / “Kahraman gibi öldüler” yazısını okuyunca.
/ Kurşun askerlerini hatırla... / Dolu tüfekler taşıyan... / Hepsi öldüler:
hızla ve sessizce...
(10) Savaş (Bir şiirden) Duyuyorum onu. / - Savaş! -?- / Kim der savaş?
/ Düşüncelerin paramparça akışı / Parçalanmış gözleri sayar, / Korkudan
kurumuş boğazlar / Kurşunla parçalanmış, kana bulanmış / Bedenler / Yüzyıllar
boyu sıkıştırılmış acıda, / Bir milyon kutsal aşk gecesinde! / Savaş?
/ İşte ve haykır: Savaş’a karşı savaş!
(11) Paul Lensch ve Georg Ledebour, Karl Liebknecht’in savaş karşıtı görünüşüne
katılan iki azınlık Sosyal Demokrattı.
(12) Franz Pfemfert (1879-1954) Aktion dergisinin kurucusu ve yayıncısıdır.
Bu dergi önce erken Dışavurumcu şiirler, sonra da savaş karşıtı şiirlerin
yayınlandığı bir politika, edebiyat ve sanat dergisiydi. Önceleri komünist
olan Pfemfert 1920’lerde aşırı Solun ayrılıkçı gruplarına katıldı, Piscator-Bühne’nin
oyunlarını burjuva ukalaları için modaya uyan, sahte proleter uygulamalar
olarak reddediyordu ve KPD’yi bu tiyatroyu desteklediği için oportünizmle
suçluyordu. 1961’de Piscator 50. yıldönümü için Aktion’un politik önemini
belirten bir radyo konuşması yaptı.
(13) Piscator’un birçok uygulaması özellikle de Ayak Takımı Arasında,
sık sık Reinhardt’ın sahnelemeleriyle karşılaştırılıyordu. Piscator’la
benzer sahneleme yöntemlerini kullanan Mayerhold’un uygulamalarını içeren
ilk yapıt J. Gregor ve R. Fullop’un Das Russische Theatre’ı ise, Almanya’da
ilk kez 1927’de yayınlandı.
(14) En çok satirik fotomontajlarıyla tanınan grafik sanatçısı Helmut
Herzfelde (John Heartfield, 1891-1968) I. Dünya Savaşı sırasında çevresinde
gördüğü bağnaz ulusçu İngiliz fobisine karşı bir tavır olarak adını İngilizceye
çevirmişti.
(15) Oskar Kanehl (1888-1929), Aktion çevresinden, savaş sonrası aşırı
Sol gruplarda etkin bir yazardı. Weimar Cumhuriyeti sırasında Alfred ve
Fritz Rotter, Rotter Konzern adında bir tiyatro imparatorluğu kurdular,
zamanla bu ad, kaba, kof, kâr amacıyla yapılan tiyatroyla eşanlamlı kullanıldı.
(16) Rudolf Presber (1868-1935) Die Iustigen Blatter (Eğlence Sayfaları)
adlı popüler derginin yayıncısıydı.
(17) O-Mensch, yani “Ah! insanlık”oyunları ana teması insanlığın ahlaksa1
gerilemesi olan lirik oyunlardı. Kaiser’in Die Burger von Calais’si Hasenclaver’in
Antigone’u, Unruh’un Das Gesehlecht’i ve Goering’in Seeschlacht’ı bu türden
oyunların örnekleridir.
(18) Die Wanglung genç bir adamın vatansever bir savaşçıyken insanların
Kardeşliği düşüncesinin idealist yandaşı olmaya varan dönüşümünden sözeder.
Toller’in Berlin’de başarıya ulaşan ilk gerçek Dışavurumcu yapıtıdır.
(30.9.1919. Yön. Karlheinz Martin, başrolde Fritz Kortner.)
(19) Jedermann sein eigenen Fussball, 1919’da Wieland Herzfelde tarafından
yönetilen satirik bir Dada dergisiydi. Tek bir sayı basılabildi ve polis
dağıtıma çıkar çıkmaz bunlara el koydu. Grosz ve Herzfelde’nin bundan
sonra çıkardıkları Die Pleite (1919-24) ise politik-satirik yönelişli
bir dergidir.
(20) Karlheinz Martin (1888-1948) Berlin’de Dışavurumcu bir yönetmendir
Max Reinhardt ile çalışmış, Grosses Schauspielhaus’da büyük yapımlarda
uzmanlaşmıştır. Volksbühne’de 1928-33 arası yöneticilik yapmıştır Rudolf
Leonhard (1899-1953) komünist bir yazardır. Martin’1e birlikte hem Tribüne’ün
hem de ilk Proleter Tiyatrosu’nun kurucusu ve dramaturgudur. Piscator
daha sonra onun tek başarılı oyunu olan Segel am Horizont’u sahneledi.
Hermann Schüller (1893-1948) yazar ve Proleter Tiyatrosu’nu destekleyen
Proleter Kültür Birliği’nin (Bund für proletarische Kultur) üyesidir.
Erwin Piscator, Politik
Tiyatro
Çeviri: Mustafa Ünlü, Suavi Güney
Metis Yayınları / 15
|