"İnsanlık
tarihinde hümanizm; insanın eğitilme ve gelişme yeteneğine olan inanca,
kişiliğine ve onuruna duyulan saygıya dayanan; onun yaratıcı güç ve yeteneklerinin
tüm yanlarıyla gelişmesine, özgürce çalışıp serpilmesine ve insan toplumunun
daha üst düzeydeki aşamalara genişleyen özgürlüklere sahip olmasına yönelik
düşünce ve çabaların tümüdür.(1). Bu alıntıda "hümanizm", hem
dar hem de geniş anlamda tarif edilmektedir. Dar anlamda hümanizm, Ortaçağ
skolastiğine ve Katolik Kilisesi'ne tepki sonra ve ondan daha radikal
biçimde - ilk kez kendi varlığı üzerinde düşünmeğe başlamış ve dünyanın
yorumlanmasında merkezi bir rol üstlenmiştir. Bunun yanısıra, hümanizm,
Ortaçağ skolastiğine ve katolik kilisesi'ne tepki olduğundan, burjuva
ideolojisinin ilk aşaması sayılır. Burjuvazinin ve halk kitlelerinin,
özellikle 18. yüzyılda feodalizme karşı verdikleri sınıf mücadeleleri,
hümanist düşüncenin gelişmesini sağlamıştır. Beş yüzyıldır tarih sahnesinde
olan hümanizm olgusu, ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmenin sağladığı
bireysel ve toplumsal bilinçlenme ile her zaman yeniden yorumlanmış ve
çağına uygun yeni değerler kazanmıştır. Böylece Boccaccio'dan, Erasmus'tan,
Thomas Münzer'den başlayıp, Rousseau, Voltaire, Lessing ve Goethe ile
süren, Hegel, Fuerbach ve Marx'da doruk noktasına ulaşan bir gelişim çizgisi
ortaya çıkmaktadır. Hümanist geleneğin çizgisi bugün de geçerliliğini
sürdürüyor. İki dünya savaşı, faşizm, sosyalizm, atom bombası, uzay yolculuğu
ve bilgisayar deneyimlerini edinmiş insanlık, 21. yüzyıla adım atarken,
bugüne kadar elde ettiği kazanımlarla yetinecek bilinç düzeyini çoktan
aşmıştır. Doğa ve toplum bilimlerindeki gelişmeler sonucu ulaşılan bugünkü
bilgi birikimi ile geçmişin yorumlanması daha sağlıklı yapılabildiği gibi,
eldeki kazanımların toplumsal ve bireysel hayatta etkin kılınması uğruna
verilen mücadeleler, geleceğin doğru olarak kavranılmasına da yardım etmektedir.
Böylece hümanizm, 15. ya da 18. yüzyılla sınırlandırılabilecek bir eğitim
hareketi olmaktan çıkmış ve geniş bir anlama kavuşmuştur. Çağımızın talepleri
açısından artık iyice anlaşılmıştır ki, ne Rönesans sadece Leonardo Da
Vinci'nin üstün yapıtları demektir, ne de Martin Luther'in tezleri tak
başına Reform hareketinin nedenini oluşturur. "Özgürlük-eşitlik-kardeşlik",
slogan olarak ilk ortaya atıldığı yıllarda bile mutlak ve kalıcı olmamıştır.
Shakespeare'le sanatın, Kant ve Hegel'le felsefenin, Enstein'le bilimin
bütün kaleleri fethedilmiş değildir. Marx ve Engels'in yazdıkları kitap
sayfaları arasında kalmamıştır. "Burjuva-eleştirici gerçekçilik"
üzerinde yoğunlaşan şüpheler, sanat faaliyetinin hayat gerçeğinin anlam
kazanmasında daha yetkin düzeye gelebileceğini ispatlama yolunda ilk adımlar
olmuştur. Hümanist
geleneğin ayakta tutulmasında ve geliştirilmesinde, insanlığın kültürel
alanda elde ettiği başarılar birer temel taşı işlevine sahiptir. Çünkü,
geniş anlamıyla kültür, doğanın ve toplumsal hayatın insan tarafından
işlenmesi ve geliştirilmesi olduğundan, yine insanın, doğa güçlerine ve
kendi toplumsal birlikteliğinin getirdiği sorunlara karşı verdiği mücadele
onun kültürel gelişimini yansıtır. Birey faaliyet ve üretim alanı olarak
bu mücadele sırasında önemli görevler üstlenen bilim ve sanat, insan yaratıcılığının
geçmişi ve bugünü sonuçlandırmakla kalmayıp geleceği de içeren özelliğine
en somut iki örnektir. "Bilimsel yaratıcı özne, kural olarak bilimsel
araştırmanın sonuçlarında belirir; sanat eserinde ise, sanatçının kendine
özgü, orijinal ve tekrarlanamayan kişiliği görece olarak dolaysız biçimde
ortaya çıkar."(2). "Sanat yaratımı" ise, "büyük ölçüde
sanatçı kişiliğin bütün yanlarını zorlayan ve bu kişiliğin hayal gücünü
harekete getiren bir heyecana dayanmaktadır; bu heyecan, alışılmışın dışında,
bir nesnenin, bir fikrin, bir amacın neden olduğu sarsıntıdır."(3).
Gerçeğin estetik olarak kavranması ve bir imaja dönüştürülmesi için zorunlu
olan heyecan, akılcı süreçle içiçe gelişir. Çünkü, yaşanılanın çelişkilerini
algılamakla kalmayıp onları dış dünyaya aktarmak, belli bir bilinç düzeyinin
varlığı ile mümkündür. Bilinçsiz heyecanın, bilinç düzeyine erişerek akılcı
bir biçim ve içerik kazanması (veya tersi), insanın doğayı ve kendisini
değiştirme ve geliştirme çabası içinde önemli bir atılımdır. İnsan nesnel
doğayı değiştirirken yalnız ellerinle faal olmayıp, ihtiyaçları, heyecanları,
duyguları ve düşünceleriyle de faaldir. Estetik faaliyet nesnel gerçeği
yansıtmakla kalmaz, aynı zamanda kendi gerçeğini de ortaya koymak zorunluluğunu
içerir. Bu durumda, sanatçıya özgü yaratıcılık; değerlendirme, yeniden
kavrama, biçim verme, elle tutulur duruma getirme ve çeşitli görünümlerin,
zıtların birliğini gösterme çalışmasıdır (4). Hayatın böylesine içinde
olan sanatsal yaratıcılık, tek başına bireysel bir yeteneğin ifadesi değildir.
bu gerçeği ortaya çıkarmak, çok yönlü, karmaşık bir sürecin ürünü olan
sanat eserini yorumlamak, gelişigüzel bir yaklaşım yerine belli bir sistem
içinde hareket eden ve belli kurallara dayanan bir yöntem ister. Bu yöntem,
bir bilim olarak estetik kavrayışa dayalı bilimsel eleştiri yöntemidir.
Bu özelliği ile eleştiri, bilim ve sanatın örtüştüğü alandır. "Doğa..
öncelikle, zayıfın her durumda korunması ve elinden tutulması gerektiğini
söyleyen insanlık (Humanitaet) kavramını tanımamaktadır. Bu dünyayı biz
insanlar yaratmadı; bizler, bu gezegende küçücük bakteriler veya basilleriz"
(7). Bu sözler, Naziler'in sanat ve sanat eleştirisi konusunda temel çıkış
noktaları olmuştur. Nasyonal sosyalist (ya da milliyetçi toplumcu) sanat
teorisi iki tür sanatın varlığından söz eder. böyle bir ayırımın başladığı
nokta -onlara göre-, Nazilerin iktidarı ele geçirdiği tarihtir. Çünkü,
1933'te Alman halkı için "yepyeni bir devir" başlamıştır; "yeni"nin
hızla kendisini göstererek "eski"nin yerini alması ve böylece
"sağlıklı", yani "Germen" ve "gerçekten Alman"
olanın yolunun açılması zorunludur. "Öyleyse yeni sanatın unsurlarının
da geçmişte olması lâzımdır. Bunların ortaya çıkmasına yardım etmek, milliyetçi
toplumcu hareketin kültür politikası alanındaki görevidir."(8). Bir
yandan, o güne kadar "egemen" olan sanat ve edebiyat anlayışını
yıkmak, öte yandan, "yeni"sini kurarken geçmişte kullanılabilecek
ne varsa sahip "eski" Alman sanatının politik ve ideolojik temelini
vurgulamak Nazi sanat teorisinin temel ilkesidir. Nazilerin toplum teorilerini
sınıf anlayışı yerine soyut bir "halk" kavramı üzerine kurdukları
bilinmektedir. Onlar için, "halk"ın oluşmasında dilin ve bunun
"en yüce ifadesi" olan edebiyatın önemi büyüktür. "Dil
gerçekte topluluğu (altını ben çizdim - S,Ş.) içerden 'dışarıya' kurmaktadır;
OrtaDoğu töresel cümlelerinde, ritminde, ataların tarihini ve bilgeliğini
vermede.. halkların hayatını da biçimlendirir..." (9). "Halk"ın
birliği bir tür kader birliğidir; bu da, ortak bir "geçmiş"i
gerekli kılar. Bir insan "topluluğu" ancak tarihi "geçmiş"i
ve bu "geçmiş"le kurulan sıkı bağ sayesinde "halk"
olabilir. Dil, işte bu bağı kuracak olan unsurdur. Bu anlamda dil, "halkın
ruhu"nu yansıtmaktadır ve dilin yasaları "halkın yasaları"dır.
Yazarın görevi, -görüldüğü gibi- aslında politiktir. Çünkü "Politika
da bir sanattır, belki de var olan en yüce ve en kapsamlı sanat, Modern
Alman politikasını yapan bizler, bu noktada kendimizi, üstlerine kitlenin
ham maddesinden sağlam ve biçimli bir halk oluşturma görevi yüklenmiş
sanatçı insanlar olarak görüyoruz." (10). Nazilerin propagandayla
görevli bakanı Goebbels, bu sözleriyle Schiller'in bambaşka bir bağlam
içinde söylenmiş ve sanatın ilerici olan toplumsal işlevini sergileyen
sözlerini tahrif etmektedir: "Güzel sanatlarla uğraşan sanatçı, elini
aynı (biçim almamış - S.Ş.) kitleye attığında, yine zor kullanmaktan çekinmez,
ancak bunu göstermekten kaçınır." (11). Faşizmin genel özelliği içinde
olmak üzere, milliyetçi toplumcu yazarlar da belli mitlerle çalışmaya
özen göstermişlerdir. Bunun nedeni, tarih anlayışlarını zaman ve mekân
kavramlarının dışında oluşturmaya kalkmalarıdır. Nitekim Nazilerin baş
ideologu Alfred Rosenberg, tarihi, gerçeklerin araştırılması olarak değil
de, bir mitos olarak görür (12). Yukarıda ana hatları kısaca verilen görüşlerin
Almanya'da milyonlarca insan üzerinde ne derece etkili olabildiği tarihi
deneyimlerle sabittir. Bunun nedenini araştırırken, Alman toplumunun "tarihi
geri kalmışlığı"nın yanısıra, Nazilerin "estetik hayatın politikleştirilmesi"
ve "politik hayatın estetikleştirilmesi" ilkelerini, tarihi
olabildiği kadar basitleştirerek ve kendi istedikleri gibi yazarak hayata
geçirebildiklerini de hesaba katmak gerekir. "Daha 1936'da Walter
Benjamin, Alman faşizminin asıl estetik ve sanatla ilgili aşama ve başarılarının,
onun politikasında aranması gerektiğine işaret etmiştir." (13). Kapitalist
üretim ilişkilerinde bir anlamda ekonomik ve ideolojik çöküşün sonucu
olan faşizm, politik açıdan, burjuva demokratik toplum sisteminin yürürlükten
kalkmasıdır. Bir başka deyişle, faşizm, içinde yeşerdiği ortamın ekonomik
işleyişine dokunmasa bile, üst yapıda bazı köklü önlemler almak zorunluluğunu
duyar. Bu durumuyla kendi kendisini yadsıyan bir yanı vardır. belli bir
güçlülüğü de içeren bu zayıflığını örtmesi ve kendi sözde bütünselliğini
koruyabilmesi için elindeki tek silah "demagoji"dir. Bunu, toplumda
yer etmiş geleneklere sarılarak yapar. Umutsuzluk ve kötümserlikle mistik
bir havaya sürüklenmiş geniş kitlelerdeki özdeşlik krizini, kendi yapay
özdeşliğini yaratarak örtmeye çalışır. Toplumların (hele Alman toplumunun)
derin çelişkilerle dolu tarihi kendisi için zengin bir malzeme deposudur.
Naziler, Alman kültür tarihine ve sanat geleneğine el atarlarken özellikle
Ortaçağ ile Klasik ve Romantik devirlerden yararlanabilmişlerdir. Bazı
yazar ve akımları işlerine geldiği gibi yorumlarken, bazılarını tamamen
benimsemişler ve bazılarını da yadsımışlar, "düşman" ilan etmişlerdir.
Adı geçen çağ ve devirlerin (Alman edebiyatı açısından) kendilerine özgü
(ilerici ve gerici durumundaki) ikili görünümleriyle, Luther, Goethe,
Schiller ve Hölderlin gibi adların çelişkili yanları, Nazilere çalışmalarında
bazı kolaylıklar sağlamıştır. Buna karşılık, Schopenhauer ve Nietzsche'yi
benimsemekte hiç zorluk çekmemişlerdir. Öte yandan Antik Çağ'ı hiçbir
zaman ihmal etmezlerken Börne ve Heine'yi kitaplardan tamamen çıkarmışlar,
Beethowen, Wagner ve Büchner'den de yararlanmanın yollarını aramışlardır.
Tabii ki, Naziler kendi yorumlarını mümkün kılan eleştiri yöntemlerini
de geliştirmek istemişlerdir. Goebbels'in 27.11.1936 tarihli emri, bu
yöntemin çerçevesini çizmektedir: "1936 yılı da sanat eleştirisine
doyurucu bir iyileştirme getirmediği için, bugünden (27.11.1936) itibaren
şimdiki biçimi ile sanat eleştirisi yapılmasını yasaklıyorum. 'Eleştiri'
kavramının, Yahudi sanat yabancılaştırması zamanında tamamen saptırılarak
sanat yargılaması haline getirilen şimdiye kadar ki sanat eleştirisinin
yerini artık sanat raporu, (abç - S.Ş.) alacaktır; eleştirmenin yerine
de sanat redaktörü (abç - S.Ş.) geçecektir. Sanat raporu, değerlendirmeden
çok, ortaya koyma ve bu haliyle beğenip değer verme olmalıdır. Bu rapor,
halka kendi yargısını oluşturma imkânı verdiği gibi, onu, kendi görüş
noktası ve duyumundan hareket ederek sanat eserleri hakkında bir görüş
sahibi olma yolunda da teşvik etmelidir."(14). Bunca sözün içinde
bile kolayca anlaşılıyor ki, istenen eleştiri yöntemi, analizi bir yana
bırakıp kelime ve cümle kombinasyonlarıyla belli bir duygu ortamı yaratmayı
amaçlıyordu. "Şairâne" olması gereken yorumların, ispatlayıcı
yönünden çok, ifade gücü önem taşıyordu. "Sormak", "öğrenmek"
yasaklanıyor, onların yerine "inanmak" zorunlu hale getiriliyordu.
Sonuçta, Goethe'nin en radikal olduğu "Sturm und Drang" dönemi,
"doğanın egemenliğini kanıtlaması" olarak alkışlanırken, yazarın
kendisi "liberalizm düşmanı" ilân edildi. Schiller'in sanat-politika
ilişkisi hakkındaki görüşleri, Nazi sanat politikasının doğrulanması olarak
değerlendirildi. Hölderlin, "Eski Yunan hayranı" ve "Germen
özleminin sembolü" oldu. Wagner, "Götterdaemmerung"u ile
Hitler'e ilham verdi. Büchner'in umutsuzluğu, "devrim düşmanlığı"
olarak gösterildi. 18. yüzyıl sonunda Alman toplumunda burjuva devrimci
eğilimlerinin zayıflığı ve dolayısıyla ulusal birikimin yetersizliği,
Goethe ve Schiller gibi büyük yazarları güncel konuları kendi yaşantılarıyla
işlemeye zorunlu kılmıştı. Faşizmin "eski ve gerçek Alman edebiyatı
diye sarıldığı işte bu "yaşantı edebiyatı" oldu. 1789 Fransız
Devrimi'nin istedikleri gibi gelişmemesi ve burjuvazinin tavır değiştirmesi,
Hölderlin ve Büchner gibi yazarlarda olumsuz etkiler yapmıştı. Hölderlin'de
görülen ve burjuva devrimci anlamda bir çıkış yolu bulamamanın neden olduğu
mistik hava ile bir antifeodal düzene duyulan özlem, Nazi propagandacılarının
işine yaradı. "Danto'nun Ölümü"nde dile getirilen aynı hayal
kırıklığı ve şüphecilik, Naziler tarafından yine bilinçli olarak saptırıldı
ve Büchner, "milliyetçi toplumcu devrim"in öncüsü sayıldı. Görüldüğü
gibi, Nazilerin geçmişi ele geçirme ve geçmişte, dünyanın bilinebilirliğini
yadsıyan ne varsa sahip çıkma yöntemleri, aynı amaca yönelik olduğundan
büyük benzerlik taşımaktadır. İnsanlığın
ikibin yıldan fazla olan düşünce tarihi içinde sağlam kalan kazanımlar
uzun mücadeleler ve çatışmalar sonucu elde edilmiştir. Bu nedenle, onların
korunması kuşaktan kuşağa, çağdan çağa devredilen belli bir sorumluluk
anlayışı ile mümkündür. İlerici düşüncelerin, güzel değerlerin ve yararlı
bilgilerin yok olması ya da tersyüz edilmesi tehlikesi karşısında, herşeyden
önce, böyle bir tehlikenin varlığından haberdar olmak gerekir. Bu, ele
aldığım konu açısından, somut olarak "faşizm" denen olguyu yakından
tanımak demektir. İkinci olarak, eski kültüre (hümanist kültür birikimine)
gerçek anlamda sahip çıkıp onu yanlış yorumlardan uzak tutarak insanlığın
hizmetine sunmak güncelliğini kaybetmeyen bir görevdir. Bu görev, engin
bir tarih bilgisi ve eleştirici bir kavrayış olmadan yerine getirilemez.
Kültür ve sanat ürünleri, ancak gerçek sahiplerinin ellerinde hakettikleri
değerlere kavuşacaklardır. Yakın geçmiş göstermiştir ki, (örneğin edebiyatta)
hümanist geleneğin -bir anlamda- önemsenmemesi, toplumların kendi tarihlerine
yabancı kalmasına yol açmıştır. Hümanist gelenek, ancak bilimsel eleştiri
ile, yâni tarihi ve diyalektik materyalist yaklaşımla anlaşılır, geçerliliğini
korur ve zenginleşir. 1933-1945
yılları arasında Almanya'da edebiyat sanatının, imha kampları kuranların
emrine girmesi birden olmamıştır. Örneğin, Hölderlin daha Wilhelm Almanya'sında
olduğundan başka tanıtılmıştır. Birinci ve İkinci Dünya Savaşı'nda, Hölderlin'in
yazdıkları cephedeki Alman askerlerine, onların savaş gücünü yükseltmek
amacıyla dağıtılmıştı. Alman dilinin büyük ustasının "Vatan İçin
Ölmek" adlı odu, özellikle bu amaç için kullanıldı (15). Oysa Hitler
askerlerinin uğruna öldükleri vatan, Hölderlin'in vatanı değildi. Sanat,
somut-tarihî olanla bireysel olan arasındaki diyalektik ilişki içinde
oluşur. Hölderlin'in sanatında insanla ilgili genel özellikler, şairin
yaşadığı tarihi dönemin koşulları tarafından belirlenmiştir. Onda mantıklı
bir dünya kurulması çabasına rastlamak zordur. Görüşleri mitler arasında
dolaşır, bu nedenle eserlerinde ağır basan, kavramlar yerine duygulardır.
Örneğin Hegel, kavramın diyalektiğini geliştirmeye çalışırken Hölderlin
duygunun diyalektiğine eğilmiştir. İçinde yaşadığı mitos dünyası, şairi
kozmik güçlerle ilgilenmeye itmiştir (16). Buna rağmen, anılan zayıflıkları
Hölderlin'in devrimci Jakoben özünü değiştirmez. Ve gerçek Hölderlin budur.
Biz bu gerçeği, değişen ve gelişen bilinç düzeyimizle her defasında yeniden
yorumlamak durumundayız. Bu durum, Goethe için de geçerlidir. "Gelecek
çağlar... Goethe'de bizim şimdi göremediğimiz daha birçok şey bulacaklardır.
Düşün eserleri sonsuza kadar kalacaktır, ancak eleştiri değişen bir şeydir.
Çağın görüşlerinden kaynaklanmaktadır ve sadece bu görüşler açısından
anlam taşır. Eleştirinin kendisi... bir sanat değeri taşımadığı sürece,
çağı ile birlikte tarihe karışacaktır. Yeni görüşler kazandığı sürece,
her çağın yeni gözleri olacaktır ve eski düşün eserlerinde birçok yeni
şey görecektir."(17). Heinrich Heine'nin, Goethe'ye ve eleştirici
anlayışına bu diyalektik yaklaşımı, savunduğum görüşü özetlemesi bakımından
tipik bir örnektir. Goethe'nin eserlerinin doğru yorumu, aynı zamanda
gerçekçi hümanizm anlayışını da ispatlayabilir. Naziler, Goethe'nin görüşlerini
kullanırken onu sadece bir dil ustası olarak ele almaya özel gayret göstermişlerdir.
Oysa, Alman "Aydınlanması"nın ürünü olan Goethe, "...İnsan
gelişiminin yasası olarak ilerlemeye inanmıştı. OrtaDoğu insanın çok yanlı
yeteneklerinin rahatça gelişebilmesi amacıyla insan türünün eğitilmesini
savunuyordu. Goethe'nin hümanizmi, insandaki iyiye ve değişebilirliğe
olan inanca dayanır." (18). Onun, nesnel gerçeği bulmak üzere -sanat
faaliyetinin dışında-, doğada da bilimsel araştırmalar yaptığını biliyoruz.
Nitekim, bu deneyleri sonunda doğadaki diyalektik değişme ve gelişme konusunda
bilgi edinmiş ve bunu sanatında uygulamıştır ("Die Wahlverwandtschaften"),
"Werther"de Goethe, oluşmakta olan yeni toplumun ürünü yeni
insanı vurgularken, bireyin, kişiliğinin bütün yanlarıyla gelişip serpilmesinin
bir zorunluluk olduğunu savunmaktadır. Bu özelliği ile "Genç Werther'in
Izdırapları", Fransız Devrimi öncesi burjuva ideolojisinin devrimci
bildirilerinden biridir. Bunun yanısıra, Goethe, aynı eserinde burjuva
toplumunun baştan beri üstesinden gelemediği bir çelişki olan, kapitalist
üretim ilişkilerinin insanın kişiliğini yeni tür bağımlılıklara sürüklenmesini
de eleştirmektedir. Goethe, bir burjuva devrimcisi değildir. ancak, onun
Weihamar'daki saray çevresinden uzaklaşmak için çıktığı İtalya yolculuğu
da göstermektedir ki, Goethe, içinde bulunduğu toplumun geri kalmışlığından
rahatsızdır. Sanatında yer yer ortaya çıkan çelişkiler, bu geri kalmışlığın
Goethe üzerinde yaptığı olumsuz etkilerdir. Nazilerin, bu çok yönlü yaratıcılığı
gerçek özünden yabancılaştırma gayretlerinin ne kadar dayanıksız olduğunu,
çünkü, karşılarındaki insanın evrenselliği temsil ettiğini, Goethe'nin
Eckermann'la yaptığı bir konuşma sırasında söylediği şu sözlerde görüyoruz:
"Kişi sadece küçük öznel duyumlarını dile getirdiği sürece şair değildir;
ne zaman ki OrtaDoğu dünyayı kavramayı ve ifade etmeyi becerir, işte o
zaman o kişi gerçek bir şairdir." (19). Sanat eserlerini eleştirenlerin, edebiyat bilimcilerinin görevi aynı zamanda tarihidir. Onların araştırmalarına konu olan eserler, bilinç alanındaki her görünüm gibi, maddi dünya tarafından belirlenmişlerdir. Dolayısıyla sorun, ürününün varlığının nedeni olan maddeyi bulup ortaya çıkarmaktır. Bir başka deyişle, maddi ile onun ürünleri arasındaki diyalektik etkileşim gözden uzak tutulmamalıdır. Eseri doğuran nedenleri ve onun karakterini anlayarak maddenin (toplumsal gerçeğin) üstüne atılan örtünün kaldırılması da, ancak bilimsel eleştiri sayesinde mümkündür. Bu yaklaşımla sanatta gerçek, özne ile nesnenin birliği olarak kavranır. İşte bu nesne ile özne arasındaki birliği oluşturan bağları ortaya çıkarmak, bilimsel eleştirinin görevidir. Herhangi bir eserin incelenmesi ve açıklanması, insanın toplumsal gerçeği daha yakından tanıma ve değiştirme çabalarından ayrı düşünülemez. Bu nedenle bilimsel eleştiri, insanın gerçeği bilmesine ve değiştirmesine de katkıda bulunur. tersini düşünürsek, toplumsal gerçeği ve gelişmeyi yakından görmesi ve anlaması, insana kendi estetik faaliyetinde eriştiği düzeyin bilincine varması imkânını da verecektir (20). Bilimsel eleştiri konusunda, hümanist gelenek tükenmemiş bir kaynaktır. Bu alanda kazanılacak köklü bilgiler, kültür ve sanat değerlerinin gerçek anlamlarıyla ayakta kalmaları için en sağlam güvencedir. DİPNOTLAR Tarih Bilinci ve Edebiyat Bilimi, Sargut Şölçün, Dayanışma Yayınları: 9, Birinci Baskı:1982.
|
| Videolar | Wallpaper | © 1998 Halk Sahnesi Oyuncuları |
|---|