|
"SİVİL TOPLUM"UN
YARARLARI VE ZARARLARI

Ellen Meiksins
Wood
Socialist Register, 1990
|
|
Garip bir zamanda
yaşıyoruz. Tam da Batılı sol aydınların, gerçekten dünya-tarihsel olmasa
da yararlı birşey yapmak için ender bir fırsatları olduğu sırada, onlar
-ya da onların büyük bölümü- tam bir ricat halindeler. Tam da Sovyetler
Birliği ve Doğu Avrupa’daki reformcular ekonomik ve siyasal başarı örnekleri
için Batı kapitalizmine baktıkları sırada, pek- çoğumuz, Batı solunun
kapitalizmin eleştirmeni olarak geleneksel rolünden vazgeçer görünüyoruz.
Tam da kapitalist sistemin iç yapısını açığa çıkarmak için bir Karl Marks’a
ya da”temeldeki” çirkin gerçekliklerini göstermek için bir Friedrich Engels’e
her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyduğumuz bir sırada, karşımızda duran,
temel işlevlerinden biri açıkça kapitalizm sorununun önemsizliğini kavramlaştırmak
olan bir post-marksistler ordusudur.
“Post-modern” dünya, deniyor bize, parçaların ve “farklılığın” bir pastişidir.
Kapitalizmin sistemik birliği, nesnel yapısı ve bütünleyici zorunlulukları
(varsa tabii) çok yönlü toplumsal gerçekliklerin bir brikolajına, analitik
bir inşayla yeniden düzenlenebilecek kadar çeşitli ve esnek, çoğulcu bir
yapıya yol açmıştır. Geleneksel kapitalist ekonominin yerini, her parçası
özgürlük mücadeleleri için ayrı bir alan açan “post-fordist” bir parçalaşma
(fragmentation) almıştır. Kapitalizmi oluşturan sınıf ilişkileri artık
tarihsel merkeziyeti tarafından “ayrıcalıklı” olmayan, başka birçoğu arasında
yalnızca bir kişisel “kimliği” temsil etmektedir, vs.
Solda şimdiki teorik eğilimleri ve onların kapitalizmi kavramsal olarak
çözümleme biçimlerinin çeşitliliğine rağmen çoğunlukla özellikle kullanışlı
bir kavramı paylaşırlar: “sivil toplum”. Uzun ve dolambaçlı bir tarihin
ardından Hegel, Marks ve Gramsci’nin eserlerindeki bir dizi aşamalardan
sonra ve çok yönlü fikir, geniş bir dizi özgürlük özlemleri ile birlikte
-söylemek gerekir ki- siyasal ricat içinde bir dizi mazereti kapsayan,
sol için her işe yarar bir slogan haline gelmiştir. Devlet baskısına karşı
insan özgürlüklerinin savunulmasında ya da “eski” Marksist sol tarafından
ihmal edilen bir toplumsal pratikler, kurumlar ve ilişkiler alanını saptamadaki
yararları ne olursa olsun, “sivil toplum” şimdi kapitalizm için bir suçsuzluk
kanıtı haline gelme tehlikesi taşımaktadır.
Sivil Toplum Fikri: Kısa Bir Tarihsel Taslak
“Sivil toplum”un şimdiki kullanımı ya da “devlet” ve “sivil toplum”un
kavramsal karşıtlığı kopmaz bir biçimde kapitalizmin gelişimine bağlı
olmuştur. Elbette Batı’da klasik antikiteye dek bile uzanan, siyasal topluluktan
(body politic) ayrı ve devlet otoritesinden bağımsız ve bazen ona da karşı,
ahlaki iddiaları olan bir “toplum” kavramı, insan birliğinin bir alanını
çeşitli biçimlerde tanımlamış olan uzun bir entellektüel gelenek vardır.
Böyle kavramları üretmede başka ne türden etkenler olursa olsun, bunların
evrimi başından itibaren toplumsal iktidarın ayrı ve özerk bir alanı (locus)
olarak özel mülkiyetin gelişimine bağlı olmuştur. Örneğin, Helenler gibi,
eski Romalılar da hâlâ devleti yurttaşlar topluluğuyla, “Roma halkı”yla
özdeşleştirmelerine rağmen, devlet ve “toplum”un kavramsal ayrımında,
özellikle de kamusal ve özel alanları ayıran ve özel mülkiyete daha önce
hiçbir zaman sahip olmadığı hukuksal bir statü ve açıklık kazandıran Roma
Hukuku’nda gerçekten büyük ilerlemeler kaydettiler. (1) Bu anlamda, modern
“sivil toplum” kavramı, onun kapitalizmin özgül mülkiyet ilişkileriyle
bağlantısı eski bir tema üzerinde bir varyasyondur. Aynı zamanda, bu “sivil
toplum”un özgüllüğünü sulandırmaya, daha öncesi “toplum” kavrayışlarıyla
farkını bulanıklaştırmaya yönelik her girişim, kendi karakteristik toplumsal
ilişkileri, kendi mülk edinme ve sömürü tarzları, kendi yeniden üretim
kuralları, kendi sistemik zorunlulukları olan ayrı bir toplumsal biçim
olarak kapitalizmin kendisinin özgüllüğünü gizleme riskini taşır. (2)
Özel modern “sivil toplum” kavrayışının kendisi -sistematik olarak ilk
kez onsekizinci yüzyılda ortaya çıkan bir kavrayış- daha önceki “toplum”
kavramlarından oldukça ayrı birşeydir: sivil toplum, devletten farklı
fakat ne kamusal ne özel, ya da belki de ikisi birden olan, yalnızca ailenin
özel alanından ve devletin kamu alanından ayrı bir dizi toplumsal etkileşimi
kapsamakla kalmayan, fakat daha özgül olarak ayırdedici bir ekonomik ilişkiler
ağını, pazar alanını, üretim, dağıtım ve değişim alanını da içeren ayrı
bir insan ilişkileri ve etkinlik alanını temsil eder. Sivil toplumun bu
kavranışı için gerekli fakat yeterli olmayan bir önkoşul, Avrupa’da mutlakiyetçiliğin
yükselişiyle birlikte evrimleşen, kendi topluluk (corporate) kimliği olan
soyut bir varlık olarak modern devlet fikri idi; fakat “sivil toplum”un
tam kavramsal ayrımı, hâlâ mutlakiyetçi devleti karakterize eden “siyasal”
ve “ekonomik”in birliğinden ayrılmış özerk bir “ekonomi”nin ortaya çıkmasını
gerektirdi.
Paradoksal olarak -ya da belki de o kadar paradoksal değil- kapitalizmin
doğum yerinde, erken modern İngiltere’de “sivil toplum” teriminin ilk
kullanımları, sivil toplum ve devlet arasında bir karşıtlık kurmak bir
yana bu ikisini birbirinin varyantı olarak birleştirdi. Onaltıncı :ve
onyedinci yüzyıl İngiliz siyasal düşüncesinde, “sivil toplum” tipik olarak
“topluluk” (commonwealth) ya da “siyasal toplum” ile eşanlamlı idi. Devlet
ve “toplum”un bu karışması devletin siyasal ulusu oluşturan özel mülkiyet
sahipleri topluluğuna (hem monarka hem de kalabalıklara karşı olarak)
tâbi kılınmasını temsil etti. Bu benzersiz’ bir siyasal idareyi yansıtıyordu,
egemen sınıf zenginlik ve iktidarı için, özel mülk edinmenin başlıca araçları
olarak feodal rant toplama ya da mutlakiyetçi vergiler gibi siyasal ve
askeri yollarla doğrudan zora dayanan “ekonomi dışı” birikim tarzları
yerine, gittikçe daha fazla tamamen “ekonomik” mülk edinme tarzlarına
dayanıyordu.
Fakat İngiliz kullanımı devlet ve sivil toplum arasındaki ayrımı bulanıklaştırma
eğiliminde idiyse, bu ikisi arasındaki modern kavramsal karşıtlığı mümkün
kılan İngiltere koşulları idi -aynı (günümüz.-çev.) mülkiyet ilişkileri
ve kapitalist mülk edinme sistemi, fakat şimdi daha ileri ve daha gelişkin
bir pazar mekanizmasına sahip. Hegel kavramsal dikotomisini oluşturduğu
zaman, “modern” devlet için esin kaynağı Napoleon idi; fakat, Smith ve
Steuart gibi klasik siyasal iktisatçılar aracılığıyla, -ve birtakım Hegelci
düzeltme ve iyileştirmelerle birlikte- “sivil toplum” modelini sunan İngiltere’nin
kapitalist ekonomisi idi esas olarak. Hegel’in “sivil” toplumu “burjuva”
toplumla özdeşleştirmesi Alman dilinin bir rastlantısından fazla birşeydir.
Onun Bürgerliche Gesellschaft terimi ile tanımladığı fenomen, tarihsel
olarak özgül bir toplumsal biçimdi. Bu “sivil toplum” yalnızca saf “ekonomik”
kurumlara gönderme yapmasa da (Örneğin Hegel’in ortaçağ topluluk ilkeleri
modern uyarlaması ile tamamlanıyordu) onun esas koşulu modern “ekonomi”
idi. Hegel’e göre, önceki toplumların yaptığı gibi birini ötekine tabi
kılma yerine hem bireysel özgürlüğü hem de devletin “evrenselliğini” koruma
olanağı, yeni bir sınıfın ve tüm bir yeni toplumsal varlık alanının ortaya
çıkmasına dayanıyordu: Ayrı ve özerk bir “ekonomi”. Bu yeni alandadır
ki özel ve kamusal, bireysel ve evrensel olan özel çıkarların etkileşimi
yoluyla, ne aile ne de devlet olmayan fakat bu ikisinin arasında bir yerde
birleşebildi.
Marks elbette Hegel’in devlet ve sivil toplum arasındaki ayrımını devletin
evrenselliğini yadsıyarak ve devletin “sivil toplum”un ve onun sınıf ilişkilerinin
özelliklerini ifade ettiğinde ısrar ederek dönüştürdü, bu buluş onun hayatının
eserini, siyasal iktisatın bir eleştirisi biçiminde “sivil toplum”un anatomisini
keşfetmeye adamaya zorladı. Böylece devlet ve sivil toplumun kavramsal
ayrımı Marks’ın kapitalizm çözümlemesinin bir önkoşulu idi, fakat bu çözümlemenin
etkisi Hegelci ayrımı rasyonalinden yoksun kılmak oldu. Devlet-sivil toplum
düalizmi öyle ya da böyle siyasal söylemin gündeminden kayboldu.
Sivil toplum kavramının sosyalist teorinin merkezi örgütleyici bir ilkesi
olarak tekrar canlanması için Gramsci’nin yeniden formülasyonu gerekti.
Bu yeni formülasyonun amacı hem daha açıkça zora dayanan otokrasilere
karşıt olarak Batı’nın parlamenter ya da anayasal devletlerinde siyasal
iktidarın karmaşıklığını hem de sınıfsal iktidarın devlette hiçbir açıkça
görülür bir yoğunlaşma noktasının olmadığı fakat toplum ve onun kültürel
pratiklerine dağılmış olan bir sınıf egemenliği sisteminin devrilmesinin
zorluğunu kabul etmek idi. Gramsci böylece sivil toplum kavramını, kapitalizme
karşı mücadeleyi yalnızca onun ekonomik temellerine değil fakat onun günlük
yaşamdaki kültürel ve ideolojik köklerine yöneltecek yeni türde bir mücadele
alanını tanımlamak için kullandı.
Yeni Sivil Toplum Kültü
Gramsci’nin “sivil toplum” kavrayışı açıkça kapitalizme karşı bir silah
olarak düşünülmüştü, onunla bir uyum sağlama olarak değil. “Yeni revizyonizm”in
bir demirbaşı haline gelen onun otoritesine başvurma’ya rağmen, kavram
bugünkü kullanımıyla artık bu açıkça anti-kapitalist içeriğine sahip değildir.
Şimdi tüm bir dizi yeni anlamlar ve sonuçlar edinmiştir, bazıları solun
özgürlük projeleri için çok olumlu, ötekiler ise hiç böyle değil. İki
karşıt güdü şu biçimde özetlenebilir: Yeni “sivil toplum” kavramı solun
devlet baskısının tehlikeleri üzerine liberalizmin dersini öğrenmiş olduğunu
gösteriyor, fakat bir zamanlar sosyalist gelenekten öğrendiğimiz sivil
toplumun baskıları üzerine dersleri unutuyor görünüyoruz. Bir yandan sivil
toplum savunucuları, devlet iktidarına karşı devlet dışı kurumları ve
ilişkileri savunumuzu güçlendiriyorlar, öte yandan kapitalizmin zorlamalarına
karşı direncimizi zayıflatıyorlar.
“Sivil toplum” kavramı o kadar çok çeşitli amaç için kullanılıyor ki onunla
ilgili olarak tek bir düşünce okulu belirlemek olanaksızdır, fakat bazı
ortak baskın temalar belirmiştir. “Sivil toplum” genellikle devletin dışında
(en azından potansiyel olarak) bir özgürlük alanı, Batı’da gelişen türden
“formel demokrasi” tarafından garanti edilen, özerklik, gönüllü birlik
ve çoğulculuk hatta çatışma için bir alan tanımlamak için kullanılır.
Kavram aynı zamanda kapitalist sistemi (ya da “ekonomi”yi) modern toplumun
çoğulcu ve heterojen karmaşıklığındaki birçok alandan birine indirgeme
amacıyla da kullanılmaktadır. “Sivil toplum” kavramı bu etkiyi başlıca
iki yoldan biriyle gerçekleştirebilir. Hem devlet hem de kapitalist ekonominin
zorlamalarına karşı olarak bu çoğulluğun (çok yönlülüğün - çev.) kendisini
ifade edebilir ya da daha çok olduğu gibi, çok yönlü devlet dışı kurumlar
ve ilişkilerin daha geniş alanı içinde “ekonomi”yi içerebilir.(3) Her
durumda vurgu, kapitalist ekonominin, aralarında, onlardan biri olarak
yerini aldığı toplumsal ilişkiler ve pratiklerin çoğulluğu üzerinedir.
Günümüzdeki başlıca kullanımlar -bunlar bu tartışmanın esas odak noktası
olacak- sivil toplum ve devlet arasındaki ayrımdan hareket ediyor. “Sivil
toplum”, bu ayrımın savunucuları tarafından birkaç basit karşıtlık temelinde
tanımlanır: Örneğin “devlet (ve onun askeri, polisiye, hukuksal, idari,
üretimsel ve kültürel organları) ve sivil toplumun devlet dışı (pazarın
düzenlediği, özel kontrollü ya da gönüllü olarak örgütlenmiş) dünyası”;
(4) ya da “siyasal”a karşılık “toplumsal” iktidar, “kamu” ya karşılık
“özel” hukuk, “devletten onaylı (dez)enformasyon ve propaganda”ya karşılık
“serbestçe yayılan fikirler”. (5) Bu tanımda “sivil toplum”, ailelerden,
sendikalardan, gönüllü birliklerden, hastanelerden, kiliselerden, pazara,
kapitalist işletmelere, gerçekte tüm kapitalist ekonomiye kadar çok geniş
bir dizi kurum ve ilişkiyi içerir. Önemli antitezler devlet ve devlet-olmayandır
ya da belki de siyasal ve toplumsal.
Bu dikotomi, devlette cisimleşmiş olarak zorlama ile, -pratikte olmasa
bile ilkesel olarak- sivil topluma ait olan özgürlük ya da gönüllü eylem
arasındaki karşıtlığa denk düşer. Sivil toplum değişik biçimlerde ve derecelerde
devlet tarafından gölgelenmiş ya da batırılmış olabilir ve farklı siyasal
sistemler ya da “tarihsel bölgeler”in bütünü, devlet-dışı olana tanıdıkları
“özerkliğin” derecesine göre değişebilir. Örneğin, devlet ve toplumun
benzersiz bir gelişkin ayrımına ve dolayısıyla siyasal özgürlüğün özellikle
ileri bir biçimine yol açmış olması Batı’nın özel bir karakteristiğidir.
Bu devlet-sivil toplum ayrımının savunucuları genellikle ona iki temel
yarar atfederler. Birincisi, dikkatimizi devlet baskısının tehlikelerine
ve devlet eylemleri üzerinde, toplumda ona karşı olan baskıları örgütlemek
ve güçlendirmek yoluyla uygun sınırlar belirleme ihtiyacına çeker. Başka
deyişle, siyasal iktidarın sınırlandırılması ve meşrulaştırılması ve özellikle
de Sol’un teori ve pratikte çoğu zaman ihmal ettiği, bu iktidarın toplumda
biraraya gelme özgürlüğü ve özerk örgütlenme yoluyla kontrol edilmesine
ilişkin liberal kaygıları yeniden canlandırır. İkincisi, sivil toplum
kavramı farklılık ve çeşitliliği tanır ve kutlar. Savunucuları çoğulculuğu
başlıca nokta yaparlar, buna karşılık, marksizm, derler, esas olarak monist,
indirgemeci ve ekonomisttir. (6) Bu yeni çoğulculuk bizi, geleneksel sosyalizmin
ekonomi ve sınıflarla uğraşısı içinde ihmal ettiği tüm bir dizi kurumlar
ve ilişkileri değerlendirmeye davet ediyor.
Bu kavramsal dikotominin yeniden canlanmasını sağlayan itki birkaç yönden
geldi. En güçlü itki kuşkusuz şimdi devlet baskısına karşı muhalefet güçlerinin
ideolojik cephanesinde “sivil toplum”un önemli bir silah haline geldiği
Doğu Avrupa’dan geliyor. Burada mesele oldukça açıktır: Devlet -siyasal
ve ekonomik egemenlik aygıtları da dahil olmak üzere- az çok açık bir
biçimde devletin dışında (potansiyel) bir serbest alanın karşısına konabilir.
Sivil toplum/devlet antitezinin, örneğin, Dayanışma’nın Parti ve Devlet’e
karşı muhalefetine tam olarak uyduğu söylenebilir.(7)
Komünist devletlerin bunalımı da, söylemeye gerek yok ki, başka etkilerle
birleşerek Batı solu üzerinde derin bir etki bıraktı: Toplumsal gelişmenin
aracı olarak devlete olan sınırsız inancı ile sosyal demokrasinin sınırları,
aynı zamanda sınıf temelinde olmayan, toplumsal hareketlerin, geleneksel
sosyalist solun çoğunlukla ihmal ettiği insan deneyiminin boyutlarına
bir duyarlılık ile birlikte, özgürlük mücadelelerinin ortaya çıkması.
Devletin getirdiği tehlikelere ve insan deneyiminin karmaşıklıklarına
karşı artan bu duyarlılıklar geniş bir dizi eylemlilikle bağlantılıdır,
feminizmden, çevre ve barıştan, anayasal reforma dek her şeyi içine almaktadır.
Bu projelerin herbiri çoğu zaman sivil toplum kavramından yararlanmıştır.
Hiçbir sosyalist bu yeni duyarlılıkların değerinden kuşku duyamaz, fakat
dikkatlerimizi onlara çevirmenin bu özel yöntemi hakkında ciddi kaygılar
olmalıdır. Bizden herşeyi içeren bu “sivil toplum” kavramı için ağır bir
fiyat ödememiz isteniyor. Ailelerden ve gönüllü birliklerden kapitalizmin
ekonomik sistemine dek herşeyi ayrım gözetmeksizin bir araya yığan bu
kavramsal portmanto, açığa çıkardığı kadar gizliyor ve katıp karıştırıyor.
Doğu Avrupa’da siyasal hakların ve kültürel özgürlüklerin savunulmasından
post-kapitalist ekonomilerin pazarlaştırılmasına hatta kapitalizmin restorasyonuna
kadar herşeyi içine alabiliyor. “Sivil toplum” kapitalizme bir kod adı
ya da örtü (maske - çev.) olarak hizmet edebilir ve pazar, siyasal ve
entellektüel özgürlükler gibi açıkça arzulanan bir hedef olarak onların
arasına karışabilir.
Fakat bu kavramsal strateji ve pazarı “sivil toplum”un serbest alanına
yerleştirmenin tehlikeleri Doğu,’da Stalinist baskının büyüklüğü karşısında
sönük kalıyorsa, kapitalizmin zaten var olduğu ve devlet baskısının öteki
tüm toplumsal kötülüklerden önce gelen acil ve büyük boyutlu bir kötülük
(sorun - çev.) olmadığı Batı’da tamamen farklı bir türde sorunlar ortaya
çıkar. Bu durumda “sivil toplum”, post-kapitalist toplumlarda var olmayan
tüm bir toplumsal gerçeklik katmanını içerdiğine göre, onun kullanımının
anlamları bazı önemli açılardan daha da sorunludur.
Burada tehlike, kapitalizmin tüm toplumsal sisteminin aileler ya da gönüllü
birliklerle kavramsal olarak eşit bir düzlemde ve başka birçokları arasında
bir dizi kurum ve ilişkiye indirgendiği zaman, kapitalizmin bütünleyici
(totalizing) mantığı ve zorlayıcı gücünün görünmez hale gelmesi olgusunda
yatar. Böyle bir indirgeme, gerçekten “sivil toplum”un yeniden doğumundaki
başlıca ayırdedici özelliğidir. Bunun sonucu, hiçbir kapsayıcı iktidar
yapısı, hiçbir bütünleyici birlik, hiçbir sistemik zorlama -başka bir
deyişle, yayılmacı itkisi ve toplumsal yaşamın her yanına nüfuz etme kapasitesi
ile kapitalist sistem- olmaksızın toplumu parçalamak yoluyla kapitalizmin
sorununun yok olacak biçimde kavramlaştırılmasıdır.
“Sivil toplum” argümanının tipik bir stratejisi -gerçekte onun raison
d’être, [varoluş nedeni]- marksist “indirgemeciliğe” ya da “ekonomizm”e
saldırmaktır. Marksizm denir, sivil toplumu “üretim tarzı”na, kapitalist
ekonomiye indirger. “Sivil toplumun başka kurumlarının -aileler, kiliseler,
bilimsel ve edebi kurumlar, hapishaneler ve hastaneler- önemini azaltır.”
(8)
Marksistler geleneksel olarak bu “başka” kurumlara çok az dikkat etmiş
olsun ya da olmasın, bu yanyana koymanın (kapitalist ekonomi ve hastaneler
gibi “başka kurumlar”?) zayıflığı doğrudan görünür olmalıdır. Hatta marksist
olmayanlar için bile, örneğin, Batı’da hastanelerin, sağlık hizmetlerinin
örgütlenmesini ve tıbbi kurumların doğasını derinden etkilemiş olan kapitalist
bir ekonomi içinde konumlandığı basit gerçeğini kabul etmek herhalde mümkün
olmalıdır. Fakat hastanelerin kapitalizm üzerindeki etkileri hakkında
benzeri bir önermeyi düşünmek mümkün müdür? Keane’nin önermesi Marks’ın
ailelere ya da hastanelere değer vermediği anlamına mı geliyor yoksa o
mu onlara aynı tarihsel belirleyici gücü atfediyor? Bu çeşitli: “kurumlar”
arasında her türden nicel ve nitel temelde, büyüklük ve kapsamdan toplumsal
güç ve tarihsel etkililiğe dek ayrım yapmak için hiçbir temel yok mudur?
Burada John Keane’nin kabul ettiği kullanımda -ki bu atipik olmaktan uzaktır-
sivil toplum kavramı bunun gibi sorunlardan kaçar. Aynı zamanda “başka”
kurumların ahlaki iddialarını onların belirleyici güçleriyle karıştırma
ya da daha doğrusu, esas olarak ampirik olan, tarihsel ve toplumsal belirlenimler
sorununu hepten yok sayma sonucunu verir.
Bu argümanın, kapitalizmin sistemsel bütünlüğünden kaçmak yerine açıkça
onu yadsıyan başka bir versiyonu vardır. Sınıfsal ilişkilerden başka egemenlik
tarzlarının, sınıfsal eşitsizlikten başka sınıflandırma ilkelerinin, sınıf
mücadelesinden başka toplumsal mücadelelerin varlığının kendisi, oluşturucu
ilişkisi sınıfsal olan kapitalizmin bütünleyici bir sistem olmadığının
kanıtı olarak sunuluyor. Marksizmin öteki toplumsal ilişkiler ve kimlikler
pahasına “ekonomik” ilişkiler ve sınıflarla uğraşması, “tüm toplumu bir
alan açısından, ekonomi ya da üretim tarzı açısından bütünleştirme” girişiminin,
başka “alanların” kendiliğinden varlığı nedeniyle yanlış olduğunu gösterir.
(9)
Bu argüman döngüsel ve sorulara açıktır. Kapitalizmin bütünleyici mantığını
yadsımak için yalnızca toplumsal kimlikler ve ilişkilerin çoğulluğuna
işaret etmek yeterli değildir. Herşeyden önce kapitalizmi oluşturan sınıf
ilişkisi yalnızca kişisel bir kimlik değildir, hatta yalnızca bir “sınıflandırma”
ya da eşitsizlik ilkesi de değildir. O yalnızca özgül bir güç ilişkileri
sistemi değil, aynı zamanda belli bir toplumsal sürecin oluşturucu ilişkisi,
sermayenin birikim ve genişleme dinamiğidir. Elbette sınıfın “katmanlaşma”nın
tek ilkesi, eşitsizlik ve egemenliğin tek biçimi olmadığı kolayca -açıkça-
gösterilebilir. Fakat bu bize kapitalizmin bütünleyici mantığı hakkında
birşey söylemez. Bu mantığın yadsınmasını temellendirmek için, bu başka
“alanların”, kapitalizmin belirleyici gücü, toplumsal mülkiyet ilişkileri
sistemi, yayılma zorunlulukları, birikim itkisi, tüm toplumsal yaşamı
metalaştırması, bir zorunluluk olarak pazarı yaratması, kendini destekleyen
bir “büyüme”nin zorunlu mekanizması, vb. içine girmediği -ya da önemsiz
olduğu- inandırıcı bir biçimde kanıtlanmak gerekirdi. Fakat “sivil toplum”
argümanları (ya da gerçekte genelde “post-marksist” argümanlar) tipik
bir biçimde kapitalist ilişkilerin belirleyici etkilerini tarihsel ve
ampirik olarak çürütme biçimini almaz. Bunun yerine, (şu basit döngüsel
biçimi almadıkları zaman: Kapitalizm bütünleyici bir sistem değildir çünkü
başka alanlar vardır) soyut felsefi argümanlar olarak, Marksist teorinin
içerden (içsel) eleştirileri olarak ya da daha çok, insani deneyiminin
“başka” alanlarını değerlendirememenin tehlikeleri hakkında ahlaki reçeteler
olarak gelişme eğilimindedir.
Şu ya da bu biçimde, kapitalizm, “başka” tekil ve özgül kurumların boyuna
ve ağırlığına kadar küçültülür ve kavramsal bir gece karanlığında kaybolur.
Kapitalizmi toplumsal ilişkiler ve kurumların yapısız ve farklılaşmamış
bir çoğulluğu içinde eritme stratejisi, “sivil toplum”un hem analitik
hem de normatif gücünü, iktidarın sınırlanması ve meşruluğu ile uğraşma
kapasitesini ve aynı zamanda “yeni toplumsal hareketler”e kılavuzluk etmedeki
yararını zayıflatmaktan başka birşey yapamaz. Şimdiki teoriler, kapitalizme
özgü bir toplumsal biçim, içinde bütün “öteki” (başka - çev.) kurumların
konumlandığı ve bütün toplumsal güçlerin yolunu bulması gereken sistemsel
bir bütünlük, tamamen yeni meşrulaşma ve kontrol sorunları, ne geleneksel
devlet teorilerinin ne de çağdaş liberalizmin ele almadığı sorunları gündeme
getiren özgül ve görülmemiş bir toplumsal iktidar alanı olarak ayırdedici
anlamı ile “sivil toplum”un önünü tıkıyorlar.
Kapitalizm, “Formel Demokrasi” ve Batı’nın Özgüllüğü
“Sivil toplum”un savunucuları tarafından marksizme yöneltilen başlıca
suçlamalardan birisi, onun [marksizmin - çev.] Batılı “formel demokrasi”yi
-”sivil toplum” için serbest bir alanı garanti eden hukuksal ve siyasal
biçimler- kapitalizmle özdeşleştirmek suretiyle demokratik özgürlükleri
tehlikeye soktuğudur: “sivil” = “burjuva” toplum. Tehlike şudur ki diyorlar,
bebeği banyo suyuyla birlikte atmaya, liberal demokrasiyi kapitalizmle
birlikte reddetmeye eğilim duyabiliriz.(10) Bunun yerine diyorlar, kapitalizmin
bu ilkeleri ilerletmenin tek ya da en iyi yolu olduğunu reddetmek için
onları kapitalizmden ayırarak onun bireysel özgürlük ve eşitlik ilkelerini
genişletirken formel demokrasinin yararlarını kabul etmeliyiz.
Çağdaş Batı Marksizminin bu temellerde eleştirisinin 60’lardan beri, özellikle
de devlet teorisinin “Miliband - Poulantzas” tartışmasıyla yeniden canlandırılmasından
bu yana, varolan marksist siyaset teorisinin büyük bölümünü gözardı etmek
zorunda olduğu söylenmelidir. Kuşkusuz sivil özgürlükler hem bu tartışmanın
başlıca aktörlerinin hem de onların izini sürdüren başka birçoğunun başlıca
uğraşlarından biri idi. Hatta -Marks ya da Engels’in şahsında- “klasik”
marksizmin bile sivil özgürlüklere karşı çok kayıtsız kaldıkları tartışmaya
açıktır. Fakat bu tartışmayı “burjuva” özgürlükler karşısındaki marksist
(“klasik” ya da çağdaş) tavır konusunda salt kitabi bir tartışmaya indirgemeksizin,
marksist olsun olmasın, tüm sosyalistlerin sivil özgürlükleri (şimdi biraz
bulanık da olsa genellikle insan hakları deniyor), düşünce ve toplanma
özgürlüğü ilkelerini ve devletin müdahalelerine karşı “devlet dışı” bir
alanın korunmasını savunmaları gerektiğini kabul edelim. Demokrasinin,
“liberalizm”in formel güvenceleriyle özdeşleştirilmesini ya da onunla
sınırlanmasını kabul etmesek de, hatta “liberal” korumaların sosyalist
demokraside kapitalizmde olduğundan farklı bir kurumsal biçim alacağına
inansak da bu türden bazı kurumsal korumaların (güvencelerin - çev.) her
türden demokrasinin gerekli koşulları olduğunu kabul etmeliyiz. (11)
Ne var ki “sivil toplum” argümanı yine de zorluklar barındırıyor. “Formel
demokrasi”yi kapitalizmle birleştirmenin, birini ötekiyle reddetmeden
başka yolları da (gerçekte marksist teorinin başlıca yolları) vardır.
Sivil özgürlüklerin değerini yadsımaksızın tarihsel ve yapısal bağlantıları
tanıyabiliriz. Bu bağlantıların bir kavranışı ne bizi sivil özgürlükleri
değersizleştirmeye iter ne de kapitalizmin, bireysel özerkliği korumanın
tek ya da en iyi yolu olduğunu kabul etmeye zorlar, bu aynı zamanda bizi
kapitalizmin belli tarihsel koşullarda “forme1 demokrasi”ye katkısı olabilirken
kolayca onsuz da edebileceğini -yakın tarihte birden çok kez yaptığı gibi-
kabul etmekte de tamamen serbest bırakır.
Tersine, bağlantıları görememenin ya da onların karakterini yanlış anlamanın
gerçek tehlikeleri vardır. Batı demokrasisini, kapitalizmi doğuran tarihsel
süreçlerden bağımsız, özerk bir gelişme olarak açıklamanın gerçek tehlikeleri
vardır ve tehlikeler denklemin iki yanını da etkiler, hem demokrasiyi
hem de kapitalizmi kavrayışımızı sınırlar.
Formel demokrasi ve kapitalizm arasındaki tarihsel ve yapısal bağlantı
devletin sivil toplumdan ayrılması bağlamında formüle edilebilir. (12)
Bununla birlikte, birçok şey bu ayrımı ve onu meydana getiren tarihsel
süreci nasıl yorumladığımıza bağlıdır. Kapitalizmin evrimini yalnızca
ilerici birşey olarak gören bir tarih anlayışı ve buna uygun bir devlet-sivil
toplum ayrımı yorumu vardır. Bu, genel olarak liberalizm ya da “burjuva”
ideolojisiyle ilişkilendirilen fakat Sol’da gittikçe artan bir biçimde
demokrasi kavrayışlarını belirlediği görülen bir tarih anlayışıdır.
Önce geleneksel liberal versiyonun taslağını çıkaralım. Belli birkaç temel
karakteristik göze çarpar: 1) Genel olarak, komünal ya da “gens” kurumları
ve mülkiyet biçimlerinin gittikçe daha çok yerlerini daha bireyselleşmiş
mülk edinme ve bilinçlenme tarzlarına bırakmasıyla birlikte özel mülkiyetin
evrimiyle bağlantılı olarak, tarihe artan bir bireyleşme süreci olarak
bakma eğilimi; 2) Komünal ilkelerden bireysellik ve özel mülkiyete doğru
bu evrime bir karşılık (yanıt - çev.) olarak devlet anlayışı, bu da bu
bireyleşme derecesi ile başa çıkmak için yetersiz olan eski komünal biçimlerin
yerini alacak yeni, siyasal kurumlar gerektirir; 3) Tarihsel hareket ilkesini,
örneğin, sınıf çelişkileri ya da sömürü ilişkileri üzerinde yoğunlaşmanın
tersine birey ve devlet ya da belki de devlet ve sivil toplum -(çoğu zaman
birbiriyle uzlaşmaz olan) bir bireyler toplamı olarak- arasındaki çelişkide
bulan bir tarih anlayışı, ilerleme ve özgürlüğün evrimi bakışı; 4) Mülk
sahibi sınıfların yükselişindeki kilometre taşlarını tarihin temel aşamaları
olarak görme eğilimi: Magna Carta, 1688, amacı mülk sahibi sınıfların
konumunu hem monarşik iktidara hem de kalabalığa karşı güçlendirmek olan
anayasal ilkelerin konması. (13) Belli bir dönemeç noktasında bu gelişmeler
“demokratik” olarak adlandırılmaya başlar - böylece, örneğin, Amerika
ve Avrupa’da okul çocuklarına toprak aristokrasisindeki böyle ilerlemelere
demokrasinin evrimindeki anahtar işlevi gören momentler olarak bakmaları
öğretilir. Demokrasinin böyle bir tanımı, söz konusu tarihsel olayların
başlıca aktörlerinin aklına hiçbir zaman gelmezdi, onlar için toprak sahibi
sınıfların iktidarının sağlamlaştırılması, tanım gereği, iyi de olsa kötü
de olsa anti-demokratik idi.
Marks’ın kendisi liberal tarih anlayışını, klasik siyasal iktisada uyguladığı
aynı kapsamlı eleştiriye tabi tutmadı.(14) Fakat başından itibaren, kendi
ayırdedici eserinin merkezinde farklı bir tarih anlayışı vardı: Sömürü
ilişkilerinin gelişimi ve üreticilerin emek koşullarından gitgide ayrılması
olarak tarih, yabancılaşma olarak mülkiyet, kapitalizm ve onun hareket
yasalarının özgüllüğü- kısaca, siyasal iktisadın eleştirisinin ortaya
koyduğu herşey. Şimdi tanık oluyor göründüğümüz şey de eski liberal tarihin
bu öteki yanı olmayan bir yeni sol versiyonudur.
“Sivil toplum” savunusunun temelinde yatan tarihsel varsayımlar pek nadiren
açıkça telaffuz edilir. Ancak, bir Macar araştırmacının geçenlerde yayınlanan
ve “sivil toplum”u (Doğuda ve Batıda) yeniden canlandırmaya ayrılmış bir
kitabı bu söz konusu tarihsel yorumun bir modeli olarak görülebilir.
Üç farklı “tarihsel Avrupa bölgesi”ni -Batı ve Doğu Avrupa ve bunların
ortası bir yer- karakterize etmeye yönelik bir denemesinde Jeno Szücs
(Istvan Bibo’yu izleyerek), “toplumu örgütlemenin demokratik bir yolunun
en derin köklerinin arayışı içinde”, aşağıdaki açıklamayı sunar. (15)
Batı’nın en belirgin “karakteristiği” ‘toplum’un ‘devlet’ten yapısal -ve
teorik- ayrımıdır, (16) bu Batı demokrasisinin merkezinde yatan benzersiz
bir gelişmedir, buna karşılık onun Doğu’daki yokluğu otokrasiden totaliterizme
bir evrimi açıklar. Bu gelişmenin kökleri, Szücs’e göre, Batı feodalizminde
yatar.
Batı tarihinin benzersizliği, bu argümana göre, “uygarlıkların yükselişindeki
tamamen alışılmadık bir “havalanma”’ [take-off] da yatıyordu. Bu havalanma
(yükselme - çev.) birleşme yerine parçalanma ve inişe geçen uygarlık,
yeniden tarımsallaşma ve artan siyasal anarşi ortasında gerçekleşti. (17)
Bu parçalanma ve bölünme, “toplum” ve “devlet”in ayrılmasının önkoşulları
idi. Böyle bir ayrımın olmadığı Doğu’nun yüksek uygarlıklarında siyasal
fonksiyon “yukardan aşağı” uygulanmaya devam etti.
Batı’da feodal “parçalanma” sürecinde, devletlerin ve tebaanın eski siyasal
ilişkilerinin yerini lordlar ve vassallar arasında, sözleşme türünde,
yeni toplumsal bağlar aldı: Siyasal ilişkiler yerine bu toplumsal-sözleşme(ye
dayalı) ilişkilerin konmasının başlıca sonuçları arasında yeni bir insana
saygı, özgürlük ve bireyin “onur”u ilkesi geliyordu. Her biri kendi geleneksel
yasalarına sahip olan küçük birimler biçiminde toprakların bölünmesi,
“inişe geçen” iktidar mekanizmalarına direnebilecek bir hukuksal desantralizasyon
üretti. (18) Sonradan egemenlik Batılı monarşiler tarafından yeniden kurulduğunda
yeni devlet esas olarak “aşağıdan yukarı” oluşturuldu. (19) “Özgürlükleri”
Batı toplumsal yapısının “iç örgütlenme ilkeleri” yapan bir “çoğullukta
birlik” idi. Bu da “ortaçağ Batısı” ile başka birçok uygarlık arasındaki
ayrımı çok keskin bir biçimde çizen birşeye yol açtı: Özerk bir varlık
olarak “toplum”un doğuşu.”(20)
Bu argümanda gerçekten aydınlatıcı pek çok şey vardır ancak aynı şekilde
dikkati çeken şey bakış açısındaki yanlılıktır. Gerçekte liberal tarihin
bütün demirbaşları buradadır: Bireysel “özgürlük” ve “saygınlık”ın açık
bir yükselişi olarak (en azından Batı’da) uygarlığın ilerleyişi (Szücs’ün
açıklaması ile geleneksel liberal görüş arasında kritik bir fark varsa
bu ikincisinin bireyselliğin özel mülkiyet ile özdeşleştirilmesi konusunda
daha açıksözlü olmasıdır); başlıca ilgi odağı tarihin itici gücü olarak
birey ya da “toplum” ile devlet arasındaki gerilim; hatta -belki de özellikle-
uygarlığın ve bizzat demokrasinin ilerleyişini mülk sahibi sınıfların
yükselişindeki kilometretaşlarıyla birleştirme eğilimi. Ortaçağ Batı’sında
hiçbir demokratik yan olmasa da, Szücs, demokrasinin “en derin kökleri”nin
bulunacağı yerin burası olduğunu kabul ediyor. Sanki modern demokrasinin
“oluşturucu fikri” lordluk imiş gibi.
Aynı “fragmentasyon”, siyasal ilişkilerin yerine aynı biçimde toplumsal
ve sözleşmeden doğan bağların konması, egemenliğin aynı “parsellenmesi”,
aynı “toplumun özerkliği”; Batı’nın gelişme çizgisindeki benzersizlikleri
ve önemleri kabul edilse bile, “sivil topum” ve Batı demokrasisinin gelişimini
değerlendirmemizde oldukça farklı sonuçlar veren farklı bir ışık altında
görülebilir.
Aynı olaylar dizisine farklı bir açıdan baktığımızı varsayalım. “Batı”nın
“Doğulu” devlet oluşumu paterninden uzaklaşması, elbette ortaçağ feodalizminden
çok önce başladı. Bu uzaklaşmanın tarihi Grek antikitesinin başlangıcına
kadar götürülebilir fakat konumuz açısından önemli bir dönüm noktası eski
Roma”da bulunabilir.(21) Şurası vurgulanmalıdır ki, bu uzaklaşma yalnızca
siyasal biçimlerle değil fakat herşeyden önce mülk edinme biçimleriyle
ilgiliydi -ve burada Roma özel mülkiyet sistemindeki gelişmeler belirleyici
idi (Szücs’ün argümanının ilginç fakat “semptomatik” bir özelliği, Avrupa’nın
üç tarihsel bölgesini ayırdederken mülk edinme ve sömürü tarzlarının merkezi
bir rol oynamamasıdır- bu aynı zamanda onun antikite ve feodalizm arasında
radikal bir kopuş üzerindeki ısrarını da açıklayabilir. En azından, Roma
mülkiyet rejiminin özlü simgesi olan Roma hukukunun yaşaması, Szücs’e,
Batılı Sivil toplumun “özerkliği” ile Roma mülk edinme sistemi arasında
temel bir sürekliliğin olduğunu işaret etmeliydi.)
Roma, büyük ölçekli zenginliğe ulaşmanın, başkalarının büyük ölçekte artık
emeğine sahip olmanın tipik olarak devlet aracılığıyla gerçekleştirildiği
-ilkçağda ve yüzyıllar sonra da- öteki “yüksek” uygarlıklarla çarpıcı
bir karşıtlığı temsil eder (örneğin, son imparatorluk döneminde Çin’de
çok gelişkin bir özel mülkiyet sistemi vardır fakat büyük zenginlik ve
iktidar devlete yani dayanağı saray ve imparatorluk memurları olan bürokratik
hiyerarşiye olduğu kadar toprağa da dayanmıyordu). Roma, özel mülkiyet
üzerindeki, mülk edinmenin bir aracı olarak büyük toprak işletmelerine
sahip olma üzerindeki vurgusu ile ayırdediliyordu. Roma aristokrasisinin
toprak için doymak bilmeyen bir iştahı vardı, bu da görülmemiş servet
birikimlerini ve yalnızca haraç değil fakat aynı zamanda toprağa da aç
olan, hiçbir başka ilkçağ imparatorluğunun rakip olamayacağı tehlikeli
bir emperyal güç yarattı. Roma özel mülkiyet rejimini geniş ve çeşitli
bir imparatorluğa yaydı, bu imparatorluk çok büyük bir bürokrasi olmadan
fakat bunun yerine yerel aristokrasilerin bir federasyonunu etkin bir
biçimde oluşturan “beledi” bir sistemle yönetiliyordu. Sonuç, güçlü emperyal
bir devlet ve ondan özerk, baskın bir mülk sahibi sınıfın çok özgül bir
karışımı, aynı zamanda, özel mülkiyetin özerk gelişimini engellemek yerine
destekleyen güçlü bir devlet idi. Kısaca, özel mülkiyeti devletten ayrı,
fakat onun tarafından desteklenen özerk bir toplumsal iktidar alanı olarak
sağlam ve bilinçli bir biçimde kurumlaştıran Roma idi.
Feodalizmin “fragmentasyon”unu bu ışık altında, Roma mülkiyet sistemi
ve imparatorluğun parçalı “beledi” yönetiminde içsel olarak var olan iktidarın
özelleşmesinde kökleşmiş olarak görmek gerekir. Roma emperyal devleti
ve özel mülkiyetin özerk iktidarı arasındaki gerilimler nihayet merkezi
devletin parçalanması ile çözüldüğü zaman, mülkiyetin özerk iktidarı devam
etti. Hükümdarlar ve tebaları arasındaki eski siyasal ilişkiler yavaş
yavaş lordlar ve vassallar ve daha özel olarak lordlar ve köylüler arasındaki
“toplumsal” ilişkilere dönüştü. Lordluk kurumunda, siyasal ve ekonomik
güçler, devletin özel zenginliğin başlıca kaynağı olduğu eski biçimlerde
olduğu gibi, birleşmişti fakat bu kez bu birlik parçalı ve özelleşmiş
bir biçimde var oldu.
Bu perspektiften bakıldığında, Batı’nın gelişimi sadece bireysellik, hukukun
üstünlüğü, özgürlüğün ilerleyişi ya da “aşağıdan” iktidar olarak pek görülemez
ve “sivil toplum”un özerkliği farklı bir anlam kazanır. Bu bakımdan Szücs’ün
tanımladığı gelişmelerin kendisi aynı zamanda şunları işaret eder: yeni
sömürü ve egemenlik biçimlerinin evrimi (“aşağıdan [yukarı-çev.] iktidar”
ne de olsa lordluğun iktidarıdır), yeni kişisel bağımlılık ve bağlılık
ilişkileri, artığa el konulmasının özelleştirilmesi ve eski baskıları
devletten “toplum”a transferi -yani güç ilişkileri ve egemenliğin devletten
özel mülkiyete bir transferi. Devlet ve “toplum” arasındaki bu yeni işbölümü
aynı zamanda özel mülk edinmenin kamu (devlet - çev.) sorumluluklarından
gittikçe ayrılmasının temelini de attı ve bu kapitalizmde başarıldı.
Dolayısıyla kapitalizm, uzun bir gelişimin doruğa ulaşmasını temsil eder,
fakat aynı zamanda nitel bir kopuşu oluşturur (bu kopuş yalnızca İngiltere’nin
özgün tarihsel koşullarında “kendiliğinden” meydana geldi). Kapitalizm
yalnızca toplumsal iktidarın bir dönüşümüyle, devlet ve özel mülkiyet
ya da sınıf arasında yeni bir işbölümüyle karakterize olmakla kalmaz,
fakat aynı zamanda tamamen yeni bir zorlama biçiminin yaratılmasına da
işaret eder, pazar -yalnızca bir fırsat, özgürlük ve tercih alanı olarak
değil fakat tüm insan faaliyetlerini ve ilişkilerini kendi gereksinimlerine
tabi kılabilen bir zorlama, bir zorunluluk, bir toplumsal disiplin olarak
pazar.
“Sivil Toplum” ve Demokrasinin Değersizleşmesi
Demek ki demokrasinin, “formel demokrasi” ilkelerini kapitalizmle herhangi
bir bağlantıdan koparmak yoluyla genişletilebileceğini söylemek yeterli
değildir. Kapitalist demokrasinin eksik olduğunu, sosyalizm tarafından
mükemmelleştirilmesi ve “formel demokrasi”nin sınırlarının ötesinde geliştirilmesi
gereken, açıkça ilerici bir gelişme içinde bir aşama olduğunu söylemek
de yeterli değildir. Sorun daha ziyade kapitalizmin “formel demokrasi”
ile birleşmesinin (association) ilerleme ve gerilemenin çelişkili bir
birliğini, demokrasinin hem iyileştirilmesi hem de değersizleştirilmesini
temsil etmesidir.(22) Kısaca, kapitalizm siyasal malların, yurttaşlık
hakları ve özgürlüklerinin görü1memiş bir dağıtımını hoşgörebilmiştir,
çünkü aynı zamanda ilk kez, toplumsal iktidarın dağılımından soyutlanabilecek
bir yurttaşlık biçimini, sivil özgürlükler ve hakları olanaklı kılmıştır.
Bu bakımdan, demokrasinin demos’un iktidarı olarak özgün Grek kavranışının
ifade ettiği sınıfsal iktidarın derin dönüşümüne tamamen zıttır, bu kavrayış
Aristo’nun demokrasiyi yoksulların iktidarı olarak tanımlamasında özetlenen
özgül bir sınıfsal iktidar dağılımını temsil ediyordu. Artığa el koymanın
“ekonomi dışı” yollarla meydana geldiği ve ekonomik sömürünün gücünün
hukuksal ve siyasal statü ve ayrıcalıklardan ayrılmaz olduğu toplumlarda
siyasal hakların kazanılması, mülksüzleştirilmiş doğrudan üreticileri
ve hukuksal ya da siyasal konuma doğrudan bağımlı olmayan bir mülk edinme
biçimi ile kapitalizmde olduğundan çok farklı bir anlama sahiptir. Başka
bir deyişle, yurttaşlığın sömürü ilişkilerinde kritik bir belirleyici
olduğu Atina’da saf “formel” siyasal haklar ya da saf “formel” eşitlik
gibi birşey olamazdı. İlk kez saf “formel” bir siyasal alanı, saf “siyasal”
haklar ve özgürlüklerle birlikte mümkün kılan kapitalizm idi.
Bu tarihsel dönüşüm, “demokrasi” sözcüğünün yeniden bir tanımı için temeli
attı. Kapitalizm bu yeniden kavramlaştırmayı mümkün kıldıysa, bu anlamda
siyasal gelişmeler bunu gerekli hale getirdi. Egemen sınıflar için basitçe
demokrasiyi reddetmek zorlaştıkça, “yığınlar”ın siyaset sahnesine girmesiyle
birlikte, demokrasi kavramı, esas olarak prodesdürel ya da “formel” ölçütler
lehine, toplumsal (yan) anlamlarını yitirmeye başladı. Kavram, başka bir
deyişle evcilleştirildi, artık kendi egemenliklerini ciddi bir biçimde
tehlikeye atmaksızın “demokratik” ilkelere bağlılığını iddia edebilecek
olan egemen sınıflar için kabul edilebilir hale getirildi. Şimdi liberalizmin
saf “formel” ilkeleri demokrasi ile özdeşleştirilir hale geldi. Başka
bir deyişle bu formel ilkeler yalnızca kendi içinde iyi birşey olarak
değil, ya da halkın iktidarı olarak sözcük anlamı içinde demokrasinin
gerekli koşulları olarak bile değil, fakat onunla eşanlamlı olarak ya
da onun dış sınırı olarak değerlendirilirler. Daha da ötesi, demokratik
olmayan pratikleri -Thatcher ya da Reagan tarafından sendikal hakların
kısıtlanması gibi- demokratik olarak nitelerken, “parlamento dışı” halk
politikasını “demokratik değil” diye reddetmek bile şimdi mümkün hale
gelmiştir. “Formel demokrasi”, kısaca, sivil özgürlükler hukukun üstünlüğü
ve temsil ilkesinden yoksun siyasal biçimlere göre elbette bir ilerlemeyi
temsil eder. Fakat bu aynı zamanda, eşit biçimde, demokratik fikrin özünün
bir eksilmesidir de ve bu da tarihsel ve yapısal olarak kapitalizmle bağlantılıdır.(23)
“Sivil toplum” argümanı, insanın özgürleşmesi kavrayışımızın, “formel
demokrasi”nin kapitalizmle özdeşleştirilmesi ile kısıtlanmasına izin vermememiz
gerektiğinde ısrar eder. Fakat ironi şudur ki bu argümanın kendisi bağlantıları
bulanıklaştırmak yoluyla kapitalizmin demokrasi kavrayışımızı sınırlandırmasına
izin verme sonucunu verebilir. İnsanın özgürleşmesini de liberal demokrasinin
bir uzantısından biraz fazla birşey olarak düşünürsek, sonunda her şeye
rağmen kapitalizmin onun en emin garantisi olduğuna inanmaya başlayabiliriz.
Batı’da devlet ve sivil toplumun ayrımı elbette yeni özgürlük ve eşitlik
biçimlerine yol açmıştır fakat aynı zamanda yeni egemenlik ve zorlama
tarzları da yaratmıştır. “Sivil toplum”un modern dünyaya özgü belli bir
toplumsal biçim olarak özgüllüğünü -devlet ve sivil toplum arasındaki
modern ayrımı mümkün kılan özel tarihsel koşulları- karakterize etmenin
bir yolu, daha önce devlete ait olan birçok zorlama işlevinin, “özel”
alana, özel mülkiyete, sınıfsal sömürüye ve pazarın gereklerine devredildiği
yeni bir toplumsal iktidar biçimi oluşturduğunu söylemektir. Tarihsel
olarak yeni olan “sivil toplum” alemini yaratmış olan, bir anlamda, kamu
iktidarının bu “özelleşmesi”dir. “Sivil toplum” yalnızca “kamu” ve “özel”
arasında tamamen yeni bir ilişkiyi oluşturmakla kalmaz, fakat daha doğru
olarak belirgin bir “kamu”nun varlığı ve kendi baskıları, benzersiz bir
iktidar ve egemenlik yapısı ve acımasız bir sistemsel mantığı ile birlikte
tamamen yeni bir “özel” alem (dünya - çev.) oluşturur. Basitçe devletin
zorlayıcı, “polislik” ve “idari” işlevlerine muhalefet etmeyen fakat bu
işlevlerin yeniden bir yerleştirilmesini, devletin “kamu” alanı ve mülk
edinme, sömürü ve egemenliğin kamu otoritesi ve toplumsal sorumluluktan
ayrıldığı, kapitalist mülkiyet ve pazarın gereklerinin “özel” alanı arasındaki
yeni bir işbölümünü temsil eden özel bir toplumsal ilişkiler ağını temsil
eder.
“Sivil toplum” özel mülkiyet ve sahiplerine, insanlar ve günlük yaşamları
üzerinde bir egemenlik, birçok eski tiranın kıskanacağı, hiç kimseye hesap
vermeyen bir iktidar vermiştir.(24) Kapitalist işletmenin doğrudan komuta
yapısının dışına ya da sermayenin siyasal iktidarının dışına düşen etkinlikler
ve deneyimler pazarın gerekleri, rekabet ve kârlılık zorunlulukları tarafından
düzenlenir. Gelişmiş kapitalist toplumlarda genellikle olduğu gibi, pazarın
yalnızca dev holdingler ve çokuluslu şirketler için bir iktidar aracı
olmadığı durumlarda bile, o hâlâ tüm insan etkinliklerini, değerlerini
ve ilişkilerini kendi gereklerine tabi kılabilecek, zorlayıcı bir güçtür.
Hiçbir eski despot, tebasının kişisel yaşamlarına -seçimlerine, tercihlerine
ve ilişkilerine- bu kadar kapsamlı ve ayrıntılı bir biçimde, yalnızca
işyerinde değil fakat yaşamlarının her köşesinde, nüfuz edebilmeyi umamazdı.
Başka bir deyişle, zorlama, “sivil toplum”un sadece bir bozukluğu değil
fakat onun oluşturucu ilkelerinden biridir.
Bu tarihsel gerçeklik, bizden sivil toplumu en azından ilkesel olarak,
özgürlük ve gönüllü eylem alanı, içsel olarak devlete ait olan zorlama
ilkesinin antitezi olarak görmemizi isteyen şimdiki teorilerin gerektirdiği
net ayrımları zayıflatma eğilimindedir. Bu teoriler, elbette sivil toplumun
tam bir özgürlük ya da demokrasi alemi olmadığını kabul ediyor. Sivil
toplum, örneğin ailedeki, cinsel ilişkilerdeki, işyerindeki baskıdan,
ırkçı tavırlar, homofobi, vb.’den dolayı yaralıdır. Fakat bu baskılar
sivil toplumdaki yanlış işlevler (dysfunctions) olarak görülür. İlkesel
olarak zorlama devlete aitken sivil toplum özgürlüğün kök saldığı yerdir
ve insanın özgürleşmesi (kurtuluşu - çev.) bu argümanlara göre sivil toplumun
özerkliği, genişlemesi ve zenginleşmesi, devletten kurtulması ve formel
demokrasi tarafından korunmasından ibarettir. Burada gözden kaçan yine,
yabancı ve düzeltilebilir bir bozukluk olarak değil fakat onun özü olarak
sivil toplumu oluşturan sömürü ve egemenlik ilişkileri, sistemli bir bütünlük
olarak kapitalizme özgü, özel egemenlik ve zorlama yapısıdır.
Yeni Çoğulculuk ve “Kimlik” Politikası
Sivil toplumun yeniden canlanmasındaki liberalizmin yeniden keşfinin böylece
iki yanı vardır. Sosyalistleri sivil özgürlüklere ve devlet baskısının
tehlikelerine karşı daha duyarlı kılma niyetinden dolayı hayranlık duyulabilir.
Fakat sivil toplum kültü aynı zamanda sivil toplumun zorlamalarını gizlemek
ve devlet baskısının kendisinin sivil toplumun sömürücü ve zorlayıcı ilişkilerinde
nasıl kök saldığını bulanıklaştırmak yoluyla liberalizmin mistifikasyonlarını
yeniden üretme eğilimindedir. Çoğulculuğa bağlılığı nedir öyleyse? Sivil
toplum kavramı toplumsal ilişkiler ve “kimlikler”in çeşitliliği ile uğraşmada
ne derece işe yarar?
Sivil toplum kültünün, onun sivil toplumu farklılık ve çeşitlilik alanı
olarak temsilinin yeni yeni sola egemen olan uğraş alanları ile en doğrudan
ilgili olduğu nokta burasıdır. Çeşitli “yeni revizyonizmler”i birleştiren
birşey varsa -en muğlak “post-marksist” ve “post-modernist” teorilerden
“yeni toplumsal hareketler”in aktivizmlerine kadar- o da çeşitlilik, “farklılık”,
ve çoğulculuk üzerinde bir vurgudur. Yeni çoğulculuk, geleneksel liberal(izmin)
farklı çıkarların tanı(n)ması ve farklı görüşlerin (ilkesel olarak) hoşgörülmesinden
başlıca üç yönden daha da ileri gider: 1) Yeni çoğulculuğun çeşitlilik
(farklılık - çev.) kavrayışı dıştaki “çıkar”lardan öteye “öznellik” ya
da “kimliğin” ruhsal derinliklerine iner ve siyasal “davranış” ya da “görüş”ün
ötesinde, “yaşam tarzları”nın bütünlüğüne dek uzanır; 2) bazı evrensel
ve farklılaşmamış hak ilkelerinin tüm farklı kimlikler ve yaşam tarzlarını
uyuşturabileceğini artık kabul etmemektedir (örneğin kadınlar, özgür ve
eşit olmak için erkeklerden farklı haklar talep ediyorlar); 3) yeni çoğulculuk,
çağdaş, dünyanın -ya da daha özelde çağdaş kapitalist dünyanın- temel
karakteristiği, tarihsel differentia specifica’sının [özgül fark] kapitalizmin
bütünleyici, homojenize edici itkisi değil fakat “post-modern’ toplumun
benzersiz heterojenliği, yeni, daha kompleks çoğulcu ilkeleri gerektiren,
görülmemiş çeşitlilik hatta parçalılık (fragmentasyon - çev.) derecesi
olduğu görüşüne dayanır.
Argümanlar aşağı yukarı şöyledir: Çağdaş toplum artan bir fragmentasyon,
toplumsal ilişkiler ve deneyimlerin bir çeşitlileşmesi, yaşam tarzlarının
çoğulluğu ve kişisel kimliklerin katlanması (fazlalaşması - çev.) ile
karakterize olur. Başka bir deyişle, “post-modern” bir dünyada, çeşitlilik
ve farklılığın bütün eski kesinlikleri ve bütün eski evrensellikleri çözdüğü
bir dünyada yaşıyoruz. (Burada bazı post-marksist teoriler, artık toplumdan
söz etmenin mümkün olmadığı, çünkü bu kavramın kapalı ve birleşik bir
bütünlüğü anlattığı üzerinde ısrar ederek sivil toplum kavramına bir alternatif
sunar.) (25) Eski dayanışmalar -bu, elbette, özellikle sınıf dayanışmaları
anlamına geliyor- bozulmuştur ve başka kimliklere dayanan ve başka baskılara
karşı olan toplumsal hareketler -cinsiyet, ırk, etniklik, cinsellik vb.
ile ilgili- çoğalmıştır. Aynı zamanda, bu gelişmeler, tüketim paternleri
ve yaşam tarzlarında bireysel seçim alanını çok büyük ölçüde genişletmiştir.
Bu, bazılarının “sivil toplumun” muazzam. bir genişlemesi dedikleri şeydir.(26)
Solun, argüman devam ediyor, bu gelişmeleri tanımaya ve onların üzerinden
yürümeye (inşa etmeye - çev.) ihtiyacı vardır. Solun bu çeşitlilik ve
farklılığa dayalı bir politika kurmaya ihtiyacı var. Hem farklılığı onaylaması
hem de baskıların ya da egemenlik biçimlerinin çoğulluğunu, özgürleşme
mücadelelerinin çeşitliliğini tanıması gerekiyor. Solun, toplumsal ilişkilerin
bu çok katlılığına, insanların farklı gereksinimlerini ve deneyimlerini
tanıyan kompleks eşitlik kavramlarıyla yanıt vermesi gerekiyor.(27)
Bu noktalar üzerinde varyasyonlar vardır fakat ana hatlarıyla bu solda
önemli bir akım haline gelen şeyin adil bir özetidir. Bu akımın bizi itelediği
genel yönelim de sosyalizm fikrinden vazgeçmek ve onun yerine, daha kapsamlı
olduğu varsayılan bir kategoriyi, demokrasiyi, geleneksel sosyalizmin
yaptığı gibi sınıfa “ayrıcalık” tanımayan fakat bütün baskılara eşit muamele
yapan bir kavramı koymak, ya da en azından onun içinde eritmektir.
Şimdi çok genel bir ilkesel önerme olarak burada bazı hayranlık verici
şeyler vardır. Hiçbir sosyalist, çeşitliliğin öneminden ya da kaldırılması
gereken baskıların çokluğundan kuşku duyamaz. Demokrasi de sosyalizmin
ardında olduğu -ya da olması gereken- birşeydir. Fakat bir özgürleşme
teorisi genel ilkeler ve iyi niyetlerin bir ifadesinden fazla birşey-
dir. Aynı zamanda varolduğu şekliyle dünyaya eleştirel bir bakışı, aşılacak
engelleri kavrayışımızı yönlendiren mevcut alanın haritasını ve mücadelenin
koşullarının bilgisini de içerir. Ve bir özgürleşme teorisi, mevcut egemenlikleri
ve baskıları destekleyen sınırlayıcı ve gizemleştirici ideolojik kategorilerin
ötesine götürür bizi.
Sivil toplum kültü, mevcut şekliyle dünya hakkında bize ne söyler öyleyse?
Mevcut baskıların ideolojik sınırlarının ne kadar ötesine götürür bizi?
Oluşturucu ilkesinin anlamlarını keşfederek yeni çoğulculuğun sınırlarını
deneyebiliriz. Aradığımız şey, cinsiyetten sınıfa, etniklik ya da ırktan
cinsel tercihlere herşeyi -eşit biçimde ve önyargı ya da ayrıcalık olmadan-
içerebilen genel bir kavramdır. Daha iyi bir sözcük bulunmadığı için buna
şimdi moda olan adıyla seslenelim: “Kimlik”
Bu herşeyi kapsayan kavramın (ya da herhangi bir benzerinin) değerini,
kısaca, bir düşünce deneyi ile ölçebiliriz. Her türden farklılığı, cinsiyet,
kültür, cinsellik farkını kabul eden, bu farklılıkları onaylayan ve teşvik
eden fakat onların egemenlik ve baskı ilişkileri haline gelmesine izin
vermeyen demokratik bir topluluk düşünün. Bu çeşitli insanların, hepsi
özgür ve eşit olarak, farklılıklarını bastırmaksızın ya da özel gereksinimlerini
yadsımaksızın demokratik bir toplulukta birleştiğini düşünün. Şimdi sınıfsal
farklılıkları da aynı çerçevede düşünmeye çalışın. Sömürü ve egemenlik
olmaksızın sınıf farklılıklarını düşünmek mümkün mü? Hayali demokratik
toplumumuz, yaşam tarzları, kültür ya da cinsel tercihlerin çeşitliliğini
olduğu gibi sınıfsal farklılığı da onaylar mı? Cinsiyet farklılıklarını
olduğu gibi sınıfsal olanları da uyumlulaştıran bir özgürlük ya da eşitlik
kavrayışı inşa edebilir miyiz? Sınıf farklılıklarını uyumlu kılabilen
bir özgürlük ya da eşitlik anlayışı demokratik bir toplum için öngördüğümüz
koşulları yerine getirir mi?
Bu toplumsal ilişkilerden herhangi birine uygulandığında, kimlik kavramının
ciddi sorunları vardır fakat sınıf(lar) örneğinde özel bir sorun vardır.
Bu düşünce deneyini tamamladığım zaman, sınıf için aldığım sonuçlar, başka
“kimlik”ler için aldıklarımdan çok farklı oluyor. Cinsiyet ya da etniklik
çeşitliliği olan bir demokratik toplumu anlayabiliyorum fakat sınıf farklılıkları
ile bir demokrasi bana terminolojik bir çelişki olarak görünüyor. Bu da,
sınıf, cinsiyet ya da etniklik gibi çok çeşitli toplumsal ilişkileri kapsadığı
düşünülen “kimlik” gibi herşeye uygun bir kategoride bazı önemli farklılıkların
gizlendiğini düşündürüyor.
Fakat şimdi kimlik kavramı ile eşitlik fikri arasındaki bağlantıya devam
edelim ve çeşitlilik ve farklılığı uyumlulaştırmak isteyen, “kompleks”
ya da çoğulcu bir eşitlik kavramını ele alalım. Eşitlik kavramını çeşitli
farklı egemenlik biçimlerine uygulamaya çalıştığımız zaman ne olur? Açıktır
ki sınıfsal eşitlik farklı birşey demektir ve cinsel ya da ırksal eşitlikten
farklı koşullar gerektirir. Özelde, sınıfsal eşitsizliğin kaldırılması
tanımı gereği kapitalizmin sonu anlamına gelirdi. Fakat aynı şey, cinsel
ya da ırksal eşitsizliğin kaldırılması konusunda da zorunlu olarak geçerli
mi? Cinsel ve ırksal eşitlik ilkesel olarak kapitalizmle uyuşmaz değildir.
Öte yandan sınıfsal eşitsizliklerin ortadan kaybolması ise tanımı gereği
kapitalizmle uyuşmazdır. Aynı zamanda, cinsel ya da ırksal eşitsizliğin
tersine sınıfsal sömürü kapitalizmin oluşturucu öğesi iken, kapitalizm
bütün toplumsal ilişkileri gereksinimlerine tabi kılar. Kendi yaratmadığı
eşitsizlikleri ve baskıları onaylayabilir ve pekiştirebilir ve onları
sınıfsal sömürünün çıkarları için kullanabilir.(28)
Bu kompleks gerçekliliklerle teorik olarak nasıl uğraşmalıyız? Bir olasılık,
kapitalizm sorununu gündeme getirmeyen bir eşitlik kavramını muhafaza
etmektir -belki de eski liberal, formel, yasal ve siyasal eşitlik kavramını
ya da kapitalizm ve onun sınıf ilişkileri sistemine hiçbir önemli tehdit
içermeyen, “fırsat eşitliği” denen şeye ilişkin bir kavram. Bu eşitlik
kavramı sınıflara ayrıcalıklı bir statü vermez. Hatta cinsiyet ya da ırk
için radikal anlamları bile olabilir, çünkü bu farklılıklar açısından
hiçbir kapitalist toplum henüz kapitalizmin izin verdiği türden sınırlı
eşitliğin bile sınırlarına ulaşmamıştır. Fakat formel eşitliğin kapitalist
bir toplumdaki sınıf farklılıkları için aynı radikal anlamları olamaz.
Gerçekten, böyle radikal anlamları olmaksızın özel bir tür evrensel eşitlik
yaratmış olması kapitalizmin özgül bir yanıdır- yani tam olarak, ‘toplumsal
ya da sınıfsal iktidarın kullanımından ziyade siyasal ve yasal ilkeler
ve prosedürlerle ilgili bir formel eşitlik. Bu anlamda formel eşitlik,
mülk edinme ve sömürünün ayrılmaz bir biçimde hukuksal, siyasal ve askeri
iktidar ile bağlı olduğu prekapitalist toplumlarda olanaksız olurdu.
Liberal-demokratik formel eşitlik anlayışı tatmin edici görünmüyorsa,
kapitalist bir toplumda, sınıfa “ayrıcalık” tanımaksızın çeşitli eşitsizliklerle
uğraşmanın bir yolu olarak “kompleks” ya da “çoğulcu” anlayışlara ne dersiniz?
Bunlar liberal-demokratik fikirden farklı olarak, (sınıf dahil) tüm bir
dizi toplumsal eşitsizliklere yöneltilmiştir, fakat aynı zamanda farklı
durumlar ve ilişkilere farklı eşitlik ölçütleri uygulayarak toplumsal
gerçekliğin kompleksliğini kabul ederler. Bu bakımdan, bu türden çoğulcu
kavramların, böyle evrensel standartların bazı yararlarını yitirebilirlerse
de daha evrensel ilkelere göre bazı avantajları vardır.(29) Sorun şu ki
bu “kompleks” ya da “çoğulcu” anlayışlar kapitalizm sorunundan kaçamaz,
çünkü bunlar kapitalizmin, sınıfsal sömürü tarafından oluşturulan fakat
tüm toplumsal ilişkilerimizi biçimlendiren toplumsal bir sistem olarak
kapsayıcı bütünlüğünü göremezler.
Başka bir olasılık daha vardır: Çeşitli eşitsizlik ve baskı türleri arasında
yeni çoğulculuğun izin verdiğinden bile daha az değil fakat çok daha radikal
bir biçimde ayrım yapmak. Bütün baskıların eşit ahlâki iddiaları olabilse
de sınıfsal sömürünün farklı bir tarihsel statüsünün, kapitalizmin merkezinde
daha stratejik bir konumunun olduğunu ve sınıf mücadelesinin daha evrensel
bir kapsamının, yalnızca sınıfsal kurtuluş için değil fakat öteki kurtuluş
(özgürleşme - çev.) mücadeleleri için de daha büyük bir potansiyelinin
olabileceğini kabul edebiliriz. Fakat bu tam da yeni çoğulculuğun izin
vermeyeceği türden bir ayrımdır, çünkü bu sınıfların bir şekilde ayrıcalıklı
olduğunu öne sürer. Dolayısıyla sınıfa herhangi türden ayrıcalıklı bir
tarihsel statü vermekten kaçınmak istiyorsak, bu şekilde farklı eşitsizlikler
arasında ayrım yapmaktan kaçınmak istiyorsak, kendimizi kapitalizme uydurmak
zorunda kalacağız ve aynı zamanda özgürlük (kurtuluş) projemizi de çok
büyük ölçüde sınırlandırmak zorunda kalacağız. Gerçekten istediğimiz bu
mudur?
Yeni çoğulculuğun, öteki “yeni revizyonizmler” gibi, en azından elde edebileceğimiz
en iyi toplumsal düzen olarak kapitalizmi kabul etmeye yönelmesi mümkündür.
Post-kapitalist devletlerin bunalımı kuşkusuz bu görüşün yayılması için
başka herşeyden daha çok şey yapmıştır. En azından, kapitalizm ne kadar
yayılmacı olsa da eski katı yapıları az çok çözülmüştür ya da öylesine
delinebilir hale gelmiş, o kadar çok geniş alanlar açmıştır ki insanlar
görülmemiş bir tarzda kendi toplumsal gerçekliklerini kurmakta özgür olduğu
şeklindeki bir argümanı savunmak gittikçe daha yaygınlaşmıştır. Bu tam
da bazı insanların modern (“post-Fordist”?) kapitalizmde sivil toplumun
muazzam genişlemesinden bahsederken kastettikleri şeydir. (30)
Fakat açıkça kapitalizmi kucaklamadan önce dursak bile, basitçe sorundan
kaçabiliriz. Şimdiki kullanım biçimleriyle “kimlik” ya da “sivil toplum”
gibi çok amaçlı kavramların etkisi budur. Kapitalist sistem, onun bütünleyici
birliği, gevşek sivil toplum anlayışlarını benimsemek suretiyle ya da
sınıf kavramını “kimlik” gibi her işe yarayan kategoriler içinde eritmek
ve toplumsal dünyayı özel ve ayrı gerçekliklere parçalamak suretiyle kaybolacak
biçimde kavramlaştırılır. Kapitalizmin toplumsal ilişkileri, kimlikler
ve farklılıkların yapısız ve parçalı bir çoğulluğu içinde eritilebilir.
Tarihsel nedensellik ya da siyasal etkinliğe ilişkin sorular bir kenara
itilebilir ve çeşitli kimliklerin mevcut toplumsal yapı içinde nasıl konumlandığını
sormaya gerek yoktur çünkü toplumsal yapının varlığı tümden yadsınabilir.
Bir anlamda “kimlik” kavramı, sadece amacı kapitalist demokrasilerde sınıfın
önemini yadsımak olan geleneksel siyaset bilimindeki çoğulcu teorilerin
“çıkar grupları”nın yerini almıştır. Hem yeni hem de eski çoğulculuğa
göre, “çıkar grupları” ya da “kimlikler” ayrı fakat eşit ya da en azından
eşdeğer, farklı olmaktan ziyade çoğuldurlar. Demokrasimiz de bu çıkarlar
ya da kimliklerin, gevşek ittifaklar ya da siyasal partilerde bir araya
gelebilse de, karşı karşıya geldiği ve rekabet ettiği bir tür pazar yeridir.
İki çoğulculuk da elbette kapitalizmin sistemsel birliğini ya da toplumsal
bir sistem olarak bizzat varlığını yadsır ve ikisi de kapitalist toplumun
gittikçe artan global homojenize etme gücünü gözden kaçırırken onun heterojenliği
üzerinde ısrar eder.
İroni şudur ki yeni çoğulculuk, baskıların çok yönlülüğünü kabul eden,
kompleks özgürlük ve eşitlik fikirlerine olan talebiyle, sonunda bu farklılıkları
homojenize etmeye yönelir. Elde ettiğimiz farklılık yerine çoğulluktur.
Hatta burada daha ilginç bir paradoks vardır. Yeni toplumsal hareketlerin
ayırdedici özelliklerinden birini, onların iktidar üzerinde yoğunlaşmaları,
tüm çeşitli biçimleri içindeki tüm güç ilişkilerine bir karşıtlık olduğu
varsayılır. Fakat burada başlıca iddialarından biri yeni toplumsal hareketler
adına konuşma yeteneği olan bu teorilerde, tıpkı eski çoğulculuk gibi
kapitalizmi oluşturan iktidar ilişkilerini, özel ve kamusal, yaşamlarımızın
her köşesine dek ulaşan egemen zorlama yapısını görünmez kılma sonucunu
veren bir kavramsal çerçeve buluruz.
Son ironi, kapitalizmin sistemsel ve bütünleyici mantığının bu son inkârının
bazı bakımlardan bizzat yadsımaya çalıştığı şeyin bir yansıması olmasıdır.
Şimdilerde “post-modern” çeşitlilik ve parçalılığa olan ilgi kuşkusuz
çağdaş kapitalizmdeki bir gerçekliği ifade ediyor, fakat bu, ideolojinin
çarpıtıcı merceğinden görülen bir gerçekliktir. Bu nihai olarak “meta
fetişizmi”ni, “tüketim toplumu”nun zaferini temsil etmektedir. Bu toplumda,
basitçe metaların miktarı ve değişik tüketim paternleri ile ölçülen “yaşam
tarzları”nın çeşitliliği, temeldeki sistemsel birliği, aynı zamanda daha
derin ve daha global bir homojenliği empoze ederken bizzat bu çeşitliliği
yaratan zorunlulukları gizler.
Bu teorik gelişmelerle ilgili olarak kaygı verici olan şey elbette, bunların
sınıfın ayrıcalıklı statüsüne ilişkin bazı doktriner marksist önyargıları
ihlal etmeleri değildir. Tüm bunların amacı sınıfı önemsizleştirmek, ona
hiçbir ayrıcalıklı statü ya da hiçbir siyasal önem vermeyen herşeyi kapsayan
kategoriler içinde eritmektir. Fakat gerçek sorun bu değildir. Sorun,
çeşitli toplumsal kurumlar ve “kimlikler” arasında ayrım yapmayan -ve
evet, bu nedensel ya da açıklayıcı öncelikler atfetmek demekse, “ayrıcalık”
tanımayan- teorilerin kapitalizme eleştirel olarak hiç bakamayacağıdır.
Bu prosedürlerin sonucu tüm sorunu bir kenara atmaktır. Kapitalizm nereye
giderse sosyalist düşünce de oraya. Sosyalizm kapitalizmin özgül alternatifidir.
Kapitalizm yoksa sosyalizme ihtiyacımız yoktur; özgül olarak herhangi
bir tanımlanabilir toplumsal ilişkiler sistemine karşı olmayan, gerçekte
böyle bir sistemi bile tanımayan, çok gevşek ve belirsiz demokrasi kavramlarıyla
idare edebiliriz. Geriye kalan şey o zaman baskıların parçalı bir çoğulluğu
ve özgürlük mücadelelerinin parçalı bir çoğulluğudur. Burada başka bir
ironi daha var: Geleneksel sosyalizmden daha evrensel bir proje olduğunu
iddia eden şey aslında daha az öyledir. Sosyalizmin evrenselci projesi
ve sınıfsal sömürüye karşı mücadelenin bütünsel politikası yerine, esas
olarak bağlantısız özel mücadelelerin bir çoğulluğunu elde ederiz.
Bu ciddi bir sorundur. Kapitalizm sınıf sömürüsünden oluşur, fakat kapitalizm
bir sınıfsal baskı sisteminden fazla birşeydir. Yaşamlarımızı düşünülebilecek
her yönden ve yalnızca kapitalist Kuzey’in göreli bolluğunda değil, heryerde
biçimlendiren acımasız, bütünleyici bir süreçtir. Başka şeylerle birlikte,
hatta sermayenin açık gücünü bile bir yana bırakalım, kapitalizm, yaşamın
her yönden metalaştırılması yoluyla tüm toplumsal yaşamı pazarın soyut
gereksinimlerine tabi kılar. Bu, özerklik, seçme özgürlüğü ve demokratik
özyönetime ilişkin tüm özlemlerimizle alay eder. Sosyalistler için, bu
sistemi görünmez yapan ya da tam da sistemin daha yayılmacı, her zamankinden
daha global olduğu bir sırada onu birçok parçalı gerçeklikten birine indirgeyen
bir kavramsal çerçeveyi öne sürmek ahlaksal ve siyasal olarak kabul edilemez
birşeydir.
Sosyalizmin yerini belirsiz bir demokrasi kavramının alması ya da çeşitli
ve farklı toplumsal ilişkilerin, “kimlik” ya da “farklılık” gibi herşeyi
kapsayan kategoriler yada gevşek “sivil toplum” anlayışları içinde sulandırılması
kapitalizme ve onun ideolojik mistifikasyonlarına karşı bir teslimiyeti
temsil eder. İstediğimiz kadar çeşitlilik, farklılık ve çoğulculuğa sahip
olalım, fakat bu türden ayrımsız ve yapısız çoğulculuğa değil. İhtiyacımız
olan şey gerçekten çeşitlilik ve farklılığı tanıyan bir çoğulculuktur
-ve bu yalnızca çoğulluk ya da çokluk demek değildir. Bu, tarihsel gerçeklikleri
de tanıyan, kapitalizmin sistemsel birliğini yadsımayan, kapitalizmin
oluşturucu ilişkileri ile kapitalizmle farklı ilişkileri, kapitalizm sistemsel
mantığında farklı bir yeri ve dolayısıyla ona karşı mücadelemizde farklı
bir rolü olan, başka eşitsizlikler ve baskılar arasındaki farkı söyleyebilen
bir çoğulculuk demektir Sosyalist proje, yeni toplumsal hareketlerin kaynakları
ve görüşleri ile zenginleşmelidir, kapitalizme karşı mücadeleyi çözmenin
bir bahanesi olarak onlara başvurarak yoksullaştırılmamalıdır. İnsan deneyiminin
ve toplumsal mücadelelerin çoğulluğuna saygı ile tarihsel nedenselliğin
tümden bir çözülüşünü karıştırmamalıyız, burada çeşitlilik, farklılık
ve olumsallıktan başka birşey yoktur, hiçbir birleştirici yapı, hiçbir
süreç mantığı, hiçbir kapitalizm ve dolayısıyla onun yadsınması, İnsanın
kurtuluşu için hiçbir evrensel proje yoktur.
Notlar
1. Romalıların, özellikle Çiçero’nın şahsında, bir “toplum” kavramına
sahip oldukları argümanı için, bkz. Neal Wood, Cicero’s Social and Political
Thought Berkeley and Los Angeles 1988, pp. 136-42.
2. John Keane’nin Democracy and Civil Society’deki (Londra 1988) argümanının
büyük bir bölümü, örneğin, marksizmin “sivil toplum”u kapitalizmle özdeşleştirmesinin
bir eleştirisine dayanır, Keane buna Batı’daki uzun “toplum” anlayışları
geleneğini canlandırarak karşı çıkıyor.
3. Birinci anlayışa (kavrayış - çev.) benzer birşey, örneğin, Jean L.
Cohen’in Class and Civil Society: The Limits of Marxian Critical Theory’sinden
(Amherst 1982) çıkarılabilir. İkinci görüş John Keane tarafından Democracy
and Civil Society’de geliştirılir (Onun Cohen’in anlayışını eleştirisi
için bkz. s. 86 vd.)
4. Yay. John Keane, Civil Society and The State, Londra 1988, p. 1
5. Keane, Civil Society and The State, p. 2.
6. Norman Geras bu ciltte [Socialist Register, 1990 - çev.) marksizm hakkındaki
bu türden mitleri yıkıyor.
7. “Sivil toplum”un Polonya’daki olaylara uygulaması için, bkz. Andrew
Arato “Civil Society Against The State: Poland 1980-81” Telos 47 1981
ve “Empire Versus Civil Society: Poland 1981-82”, Telos 50, 1982. .
8. Keane, Democracy and Civil Society, p. 32
9. Cohen, p. 192.
10. Örneğin bkz. Cohen p. 49; Keane, Democracy and Civil Society, p. 59
Agnes Heller “On Formal Democracy”, yay. Keane, Civil Society and The
State, p. 132.
11. Bu noktaları daha geniş olarak benim Sınıftan Kaçış: Yeni “Hakiki”
Sosyalizm’imde (Londra 1986, bölüm 10) tartıştım. [Çev. notu: Sınıftan
Kaçış Akış Yay. tarafından yayınlanacak).
12. Bu bölümün geri kalanı büyük ölçüde, Yugoslavya’da Cavtat’ta Ekim
1988’deki “Dünyada Sosyalizm” konulu yapılan konuşmadan alınmıştır.
13. Aristokratik “anayasacı” ilkeleri demokrasi ile birleştirme eğilimi
çok yaygındır ve İngiliz diliyle sınırlı değildir. Bir başka kayda değer
örnek, Huguenot direnişi risalelerinin, özellikle Vindiciae Contra Tyrannos’un
demokratik siyasal düşüncenin klasikleri olarak kutsallaştırılmasıdır,
oysa bunlar gerçekte özellikle daha küçük feodal soyluların -sarayın nimetlerinden
ve devlet memurluğundan en az yararlananların- yayılmacı bir monarşiye
karşı feodal haklarının savunulmasını temsil eder. “Anayasacılık” (meşrutiyetçilik
- çev.), güdülerinde gerçekte tarihsel olarak çoğu zaman aristokratik
hatta feodal olmuştur; bu onun “sınırlı” ve “sorumlu” hükümetin gelişimine
olan önemli katkısını ortadan kaldırmaz fakat onu “demokrasi” ile özdeşleştirme
girişimlerine dikkatle yaklaşmayı gerektirir.
14. Bu noktanın güçlü bir tartışması için, bkz. George Comninel, Rethinking
The French Revolution: Marxism and The Revisionist Challenge, Londra 1987,
3, 5 ve 6. bölümler
15. Jeno Szücs, ‘Three Historical Regions of Europe”, Keane, Civil Society
arıd The State içinde, p. 294.
16. Szücs, p. 295.
17. Szücs, p. 296.
18. Szücs, p. 302.
19. Szücs, p. 304.
20. Szücs, p. 306.
21. Yunanistan’ın özgüllüğünü Peasant-Citizen and Slave’de tartıştım (Londra
1988). Orada bu özgün formasyon ile köleliğin gelişimi arasındaki ilişkiyi
de inceledim.
22. Bu noktayı daha geniş olarak “Capitalism and Human Emancipation”,
New Left Review 167, Ocak / Şubat 1988’de özellikle pp. 8-14’te geliştirdim.
23. Formel demokrasinin savunmasına bazen açıkça “özsel” (substantive)
demokrasiye bir saldırı eşlik eder. Agnes Heller “On Formal Democracy”de
şöyle yazıyor: “Gerçekçi bir çözümleyici olan Aristo’nun, tüm demokrasilerin
çabucak anarşiye, bununda despotluğa dönüştüğü önermesi olgusal bir önerme
idi, bir anti-demokratın aristokratik karalaması değil. Roma Cumhuriyeti
bir an bile demokratik olmadı. Tüm bunlara şunu da eklemeliyim ki modern
demokrasilerin diktatörlüklere dönüşmesi bile olanak dışı değilken (Alman
ve İtalyan faşizminde buna tanık olduk), modern demokrasilerin dayanması
tamamen formel karakterleri sayesindedir.” (p. 130). Her cümleyi sırayla
ele alalım. Eski (ilkçağa ait - çev.) demokrasinin anarşi ve tiranlığın
kaçınılmaz öncüsü olarak reddedilmesi (bu arada bu Aristo’dan çok Platon
ya da Polybius’a özgüdür) tam da anti-demokratik bir karalamadır. Bir
kere, bunun nedensel ya da hatta kronolojik olarak gerçek tarihsel olaylar
dizisiyle bir ilişkisi yoktur. Atina demokrasisi tiranlık kurumuna bir
son verdi ve yaklaşık iki yüzyıl yaşamaya devam etti, ancak anarşi tarafından
değil fakat üstün bir askeri güç tarafından yenilgiye uğratıldı. Bu yüzyıllar
boyunca, elbette Atina yenilgiden sonra da yaşayan ve aynı zamanda Batı’da
yurttaşlık ve hukukun üstünlüğü anlayışlarının da temelini atan şaşılacak
ölçüde verimli ve etkili bir kültür üretti. Roma Cumhuriyeti gerçekten
“bir an bile demokratik olmadı” ve aristokratik rejiminin en önemli sonucu
Cumhuriyetin sonu ve yerini aristokratik imparatorluğun alması idi. (Bu
demokratik olmayan Cumhuriyet, bu arada, Heller’in modern demokrasinin
“kurucu” (oluşturucu - çev.) bir belgesi dediği ABD anayasasının temel
bir esin kaynağı idi). “Modern demokrasilerin diktatörlüklere dönüşmesi
olarak dışı değil” demek faşizme bir gönderme ile birlikte biraz utangaç
görünüyor -”formel demokrasi” rejimi ile ayrılmaz biçimde bağlı olan savaş
ve emperyalizmin tarihini bir yana bırakırsak. Dayanmaya gelince, herhalde
kaydetmeye değer ki henüz ömrü Atina demokrasisininkini geçmek şöyle dursun
ona eşit olan bir “formel demokrasi” yoktur. Heller’in ölçütlerine göre,
hiçbir Avrupa “demokrasi”si yüz yaşında bile değildir (Örneğin Britanya’da
çoğul oylama 1948’e dek sürdü); ve onun “formel demokrasi”nin “kurucu
fikri”ni atfettiği Amerikan Cumhuriyeti Atina’da kadınlar ve kölelerin
hariç tutulmasını uzun bir zamanda aşarken özgür, çalışkan erkekler -Atina
demokrasisinde tam yurttaşlar- ondokuzuncu yüzyılda son mülkiyet koşulları
kalkana dek “formel” yurttaşlığa bile tam adım atmış sayılmazlar (bugüne
dek tükenmemiş olan genelde yoksullar ve özelde silahların oy kullanmasını
önlemeye yönelik çeşitli stratejileri bir yana bırakırsak). Böylece en
iyi durumda (o da yalnızca beyaz erkekler için) modern “formel demokrasiler”in
bir buçuk yüzyıllık bir dayanma rekoru vardır belki.
24. Bu paragraf büyük ölçüde New Statesman and Society’deki (6 Ekim 1989)
sivil toplum üzerine olan makalemden alınmıştır.
25. Bu örneğin Ernesto Laclau ve Chantal Mouffe’nin Hegemony and Socialist
Strategy’deki (Londra, 1985) görünüşüdür.
26. Örneğin, bkz. Marxism Today’de (Ekim 1988) Stuart Hall.
27. Kompleks eşitlik kavramı esas olarak Michael Walzer’in eseridir, Spheres
of Justice: A Defence of Pluralism and Equality, London 1983. Ayrıca bkz.
Keane, Democracy and Civil Society, p. 12.
28. Bu noktalar benim New Left Review 167, Ocak / Şubat 1988’deki ‘Capitalism
and Human Emancipation” adlı makalemde geliştirilmiştir.
29. Walzer’in kompleks eşitlik anlayışının avantajları ve dezavantajlarının
bir tartışması için bkz. Michael Rustin, For a Pluralist Socialism, Londra
1985, pp. 76-95
30. Böyle bir kapitalizm çözümlemesi, örneğin, Britanya’da modern bir
komünist Parti için bir platform olmayı amaçlayan “New Times”ın Marxism
Today tarafından kavranışının özünü oluşturur. Bkz. özel sayı New Times,
Ekim 1988, ve A Manifesto for New Times, Haziran 1989.
Çeviri: Candan Badem
Dünya
Solu, Üç Aylık Sosyalist Çeviri Dergisi, Kış-Bahar’92, Sayı: 8
|