|
EPİK SATİR
Aslan Asker Şvayk'ın Maceraları
28 Ocak 1927 - 12 Nisan 1928

Erwin Piscator
|
|
Jaroslav
HASEK
Genç yaşında sefalet içinde ölen Hasek bütün yaşamı boyunca tam anlamı
ile sempatik bir serseri olmuştur. Savaş sonrasına kadar, bu başa
çıkılmaz serseri genç Çekoslovak Cumhuriyeti aydınlarının yüzünü kızarttı
durdu.
I. Dünya Savaşı patladığında Hasek on altı hikâye kitabı basılmış,
otuz yaşında bir yazardı. Savaşta esir düşerek birkaç yılını Rus esir
kamplarında geçirdi. “Chveik”ı kamp dönüşü yazmaya başlamış, kitap
fasikül fasikül satışı çıkarılmıştı. Hasek “Chveik”ın serüvenlerini
altı kitapta bitirmeyi kuruyordu. Fakat 1923’de otuz dokuz yaşında
öldüğü zaman ancak dördüncü kitabı bitirebilmişti. Sonradan bir arkadaşı
beşinci cildi tamamlamıştır.
HASEK
VE CHVEİK
Hasek romanında Chveik’in 1. Dünya Harbi’ndeki serüvenlerini anlatır.
Avusturya Macaristan İmparatorluğu’nun buyruğu altındaki Çekoslovakya’nın
başkenti Prag’da başlayan, Rus cephesine hareket eden Avusturya ordusunda
gelişen bir destandır bu. Avusturyalı François-Joseph ile Prusya’lı
II. Wilhelm’in, Rus Çarına karşı giriştikleri amansız savaştan paçasını
kurtarabilen bir askerin destanıdır.
Savaş patlayınca doğuştan hergele ve mantıklı bir biçimde ihtiyatlı
ayrıca bir süreden beri romatizma ve budalalıktan malûl olarak Chveik
bütün hesaplardan sıyrılabileceğini sanmaktadır. Oysa ki Avusturya-Macaristan
İmparatorluğu’nun da en az Fransız Cumhuriyeti ya da Rus Çarlığı kadar
adama ihtiyacı vardır. Bütün sakat, salak ve işe yaramazları askere
alırlarken Chveik’i unutmayacakları tabiidir. Chveik da askere alınır
ve büyük serüven başlar.
Hasek, romanına yazdığı ön sözde bakın ne diyor:
“Tanınmamış kahramanlar vardır. Napolyon’un zaferleri gibi önemli
başarılar yoktur hayatlarında. Ama kişiliklerini incelerseniz Büyük
İskender’in bile yanlarında küçüldüğünü görürsünüz. Bir gün Prag sokaklarında
dolaşırken belki bunlardan biri ile karşılaşacaksınız. Devrinin tarihindeki
yerinden haberi olmayan bir adamdır bu. Alçak gönüllüdür. Kimseye
aldırmadan işini görür, kimseyi rahatsız etmez, kimseden rahatsız
olmaz. Adını sorarsanız size şöyle cevap verecektir: Benim adım Chveik’tır.
Evet, bu sakin, kendi halinde, pejmürde giyinmiş adam aslında o meşhur
Aslan Asker’den başkası değildir. Ben çok seviyorum Aslan Asker Chveik’ı.
1. Dünya Savaşın’daki serüvenlerini sunarken sizlerin de adsız kahramanı
benim kadar seveceğinize inanıyorum. O hiç olmazsa adı gazetelere
ya da okul kitaplarına geçsin diye, budala Herostratus gibi Efes’teki
Tanrıçanın tapınağını yakmamıştır.”
Romanın Piscator ve Brecht tarafından ilk sahneye uygulanışı 1929
Almanya’sında büyük başarı kazandı. Dünyanın her yerinde oynandı,
birçok kereler filme alındı. Daha sonra Brecht “Chveik II. Dünya Savaşı’nda”
adlı oyunu ile kahramanımızın serüvenlerine Hasek’in bıraktığı yerden
devam etti. Son olarak İsviçreli Charles Apotheloz bu oyunu çıkardı
Hasek’in romanından. |
Erwin
PISCATOR (1893 Ulm-1966 Starnberg)
Alman tiyatro adamı: tiyatro yönetmeni, tiyatro yöneticisi, tiyatro
kuramcısı. 1914’te Hoftheater’de oyuncu olarak tiyatro yaşamına atıldı,
savaşa katıldı, Königsberg’de Trubunat’ın (1919-20), Berlin’de Proletarisches
Theater’in (1920-21), Central Theater’in (1923-24), yöneticisi, Volksbühne’nin
başyönetmeni oldu (fotoprojeksiyonu gerçekleştirdiği Fahnen, 1924,
Paquet; belgesel film sahneleri olan Sturmflut, 1926, Paquet; arka
planda devrim, enflasyon ve işsizliğin yer aldığı Ayaktakımı Arasında,
1926, Gorki; siyasal-belgesel uygulamalı Haydutlar, 1926, Schiller;
Ekim Devrimi’nden film projeksiyonun kullanıldığı Gewitter über Gottland,
1927, Welk); siyasal nedenlerle Volskbühne’den ayrılarak, Piscator
Bühne’yi kurdu (basamaklı sahneyi ve film projeksiyonunu kullanan
Hoppla, wir leben, 1927, Toller; yerküreyi simgeleştiren küre sahne
uygulaması olan Rasputin, 1927, a. Tolstoy; G. Grosz’dan projeksiyonlar
içeren Aslan Asker Şvayk, 1928, Hasek); Piscator Bühne’nin kapanmasından
(1928) sonra, değişik yerlerde sahneleme çalışmaları yaptı (yaralı,
bitkin askerlerin yürüyen kayış üstünden geçtikleri savaş karşıtı
bir uygulama olan Rivalen, 1929, Andersen; savaşa karşı sert bir polemik
olan Tai Yang erwacht, 1931, Wolf); Sovyetler Birliği’nde filmler
çevirdi (1931; Sovyetler Birliği’nde (1931-36), Paris’te (1936-39),
New York Dramatic Workshop’ta (1939-51) çalışmalarını sürdürdü; 1951’de
Almanya’ya döndü, çeşitli tiyatrolarda konuk yönetmenlik yaptı (Haydutlar,
1957, Schiller; Savaş ve Barış, 1957, Tolstoy; Ölüm Dansı, 1958, Strindberg;
Gas, 1958, Toller; 1913, 1960, Sternheim; Balkon, 1962, Genet); 1962’den
sonra Berlin Freien Volkbühne’nin yöneticisi oldu (Atriden-Trilogie,
1962, Haputmann; Der Stellvertreter, 1963, Hochhuth; Oppenheimer Olayı,
1964, Kipphardt; Die Ermittlung, 1965, Weiss). Politika tiyatrosunun
olduğu kadar, uyarma ve propaganda tiyatrosunun, devrimci tiyatronun,
belgesel tiyatronun, siyasal revü tiyatrosunun, politik-sosyolojik
dramaturjinin ve kolektiv yaratıcı tiyatronun da önderlerinden olan
Piscator, natüralist tiyatro ile dışavurumcu tiyatronun ilerici öğelerinden
yararlanarak politikayı tiyatronun merkezine koyan, sahneyi siyasal
olayların bir yansıması ve yeniden yaratılması olarak almış, tiyatroyu
toplumcu devrimi gerçekleştirmenin sanatsal bir aracı olarak görmüştür.
Brecht, Gasbarra, Mehring, Toller, T. Müller, Heartfiled, Grozs gibi
yazar ve plastik sahne sanatçılarıyla işbirliği yapmış olan Piscator,
sahneleme çalışmalarında (kendi deyişiyle) “çıplak gerçek”i yakalamayı
amaçlamış; bunun için de tiyatro yapısını, sahne dekoru, ışıklama
ve donatımı bütünlükle bir oyuncunun toplumsal - ekonomik ve siyasal
izdüşümü, siyasal dramaturjik bir öğe olarak değerlendirmiş, “epik
Beni”; ortaya çıkaracak gestus’u kullanmış; siyasal simgeleştirme
yoluyla izleyiciyi bilmeye, açıklamaya, eleştirmeye ve yargılamaya
götürecek eğitsel ve öğretisel bir sahneleme ve oyunculuk yöntemini
geliştirmiş; oyun ile izleyicinin bütüncüllüğünü sağlamak, izleyicinin
duygusallığını artırmak ve oyunun etkinlik ve işlevselliğini en üstü
düzeye çıkarma amacına uygun düşen bir sahne tekniği ve düzeni uygulamak
istemiş; dramaturjinin toplumsal-siyasal ve tarihsel önemini ortaya
koyabilmek için sahneye koyucunun tarihsel bir bakışaçısı doğrultusunda
oyunun içeriğini sergilemesi gerektiği üstünde durmuştur. Tiyatroda
tezlilik ve yantutma ilkesinden yana olan Piscator, siyasal dramaturjiyi
gerçekleştirebilmek için kabare ve siyasal revüden, projeksiyon ve
film tekniklerinden yararlanmış; bütün bu (yukarda da sayılan) özellikleriyle
de Brecht’in epik tiyatrosunu hazırlamıştır. Piscator’un kendi tiyatro
anlayışını dile getiren kuramsal çalışmaları da vardır: Das Politische
Theater (1929, Politika Tiyatrosu), Schriften zur Theater (2 cilt,
1968, Tiyatro Yazıları). |
Son on yılın edebiyatında
savaşın taşıdığı önem, Avrupa’nın toplumsal ve entellektüel gelişimindeki
iç gerilimi açıkça yansıtır. Jaroslav Hasek’in romanı şu anlamda dikkate
değer: Diğer yazarlar kendilerini bilinçli olarak bir yere oturtup, savaşa
karşı o noktadan bir tavır geliştirmeye çalışırken, Hasek’in romanında
savaş, kendi kendini geçersiz kılar. Sıradan adamın bakış açısından ele
alınmıştır. Şvayk, sağduyunun ataerkil kiliseye karşı zaferidir. Hasek
ve kahramanı Şvayk, geleneğin ve kabullenilmiş düşüncelerin sınırları
dışında yer alır, hiçbir önyargıya uymazlar; böylece biz, sıradan insanla
doğaya karşı işlenen ortak suçlar olan kitle katliamı ve militarizmi öyle
bir düzeyde karşı karşıya görürüz ki, artık anlam anlamsızlığa, kahramanlık
maskaralığa, varoluşun tanrısal düzeyi ise grotesk bir tımarhaneye dönüşür.
Daha önceki bölümlerde ele aldığımız Hoppala, Yaşıyoruz’da Almanya tarihindeki
onyıllık bir yaşamın taslağını sunmuş, Rasputin’de ise Sovyet Devrimi’nin
köklerini ve ardında yatan güçleri ortaya dökmüştük; şimdi Şvayk’la satir
projektörünü savaşın tüm karmaşıklığına çevirip, mizahın devrimci gücünü
göstermek istedik. Bir diğer çekici yön de, büyük karakter oyuncusu Max
Pallenberg’e, uzun yıllar boyunca sürdürdüğü tip-oyunculuğundan sonra,
sanatının tüm boyutlarını sergileyebileceği bir rol verme olanağıydı.
Başından beri Şvayk’ın oyunlaştırılmasının en azından romana sadık kalarak
yorumlanması gerektiği açıktı; bu yüzden sorun, alabildiğince çok çarpıcı
episodu, Hasek’in romanının bütünlüğünde ortaya çıkan dünya görüşünü yeniden-yaratacak
biçimde biraraya getirmekten ibaret kaldı. Ayrıca Hasek’in episodlarda
kullandığı satirik yorumları sahne üstünde uygun bir biçimde ele almak
için yeni bir yol bulunmalıydı. Düşüncelerimiz oyunlaştırmanın doğurduğu
sorun ve ilkeler üzerinde yoğunlaşmışken, metin incelenmek üzere elimize
geçti. Bu, yayın haklarını ellerinde tutan Max Brod ve Hans Reimann tarafından
başka bir nedenle hazırlanmış bir metindi. Ve korktuğumuz başımıza geldi:
Hasek’le değil, bir subayın özel emir erinin sözde-gülünç farsıyla karşılaştık.
Uygun “güldürü” öğeleri kullanarak, “iyi kurulu oyun” oluşturulmaya çalışılırken,
Hasek’in satirinden iz kalmamıştı.
Ne yapılabilirdi? Bu uyarlamayı uyarlamak ümitsiz gözüküyordu, çünkü Brod
ve Reimann bizim tüm yaklaşımımıza ters düşen varsayımlarla yola çıkmışlardı
ve onların düzeyiyle bizimki arasına bir köprü kurmak olası değildi. Ancak
yayın hakları Brod ve Reimann’da olduğu için elimiz kolumuz bağlıydı.
Uzun görüşmelerle zaman yitiriliyor ve hiçbir sonuç alınamıyordu; sonunda
ben, Brecht, Gasbarra ve Lania’nın işbirliğiyle kendi uyarlamamı yapmaya
karar verdim; Brod ve Reimann’ın böyle bir oldu bitti ile karşı karşıya
kalınca, benim yaklaşımımın doğru olduğunu kabul edeceklerini ve asıl
metni bozmaya ilişkin en ufak bir kuşkuya yer bırakmayacak şekilde hazırladığım
metnimi onaylayacaklarını umuyordum.
Elimde önemli bir tasarı bulunduğunda her zaman yaptığım gibi, Berlin
dışına çıkarak karargahı Neubabelsberg(1) yakınlarındaki küçük bir otel
ve restoranda kurdum. Oyunlaştırmaya temel olacak ana ilkeleri oluşturur
oluşturmaz, sözünü ettiğim ekip harekete geçti. Bu ekibe sık sık Max
Brod, Hans Reimann, tasarımcımız Traugott Müller, sahne amirimiz Otta
Richter ve Otto Katz katılırdı. Kendisini “entellektüel teknik ressam”
olarak adlandırmaktan hoşlanan ve o kendine özgü içten nesnel coşkusuyla
hemen düşüncelerimi geliştirmeye başlayan George Grosz’la saatler süren
görüşmeler yaptım. Brecht de zaman zaman, bize büyük şaşkınlık veren o
ilk arabasıyla gelirdi, aramızda böyle bir araca sahip olan tek kişi oydu;
arabasının ateşleme sisteminin nasıl sık sık teklediğini ve biz onu bir
yokuştan aşağı iterken ağzında koca pürosu, bir el sallayışla nasıl keyifle
yuvarlanıp gittiğini hatırlamak beni hep eğlendirmiştir. Başka çılgınlıklarımız
da eksik değildi. Ben tabancamı alıp genellikle ağaçlar altındaki kahvede
-otel sahibinin dehşetine karşın- nişancılığımı denerdim. Dallara bir
kum torbası asıp, bana karşı çıkanlara duyduğum düşmanlığı dökerdim. Aynı
zamanda kadromdakileri formda tutmak istediğim için, Stüdyomuzda eğitimci
olarak çalışan Fritz Sommer’in haftada iki kez gelip, özellikle Lania’nın
pek fazla ter döktüğü sık bir eğitim çalışması yaptırmasını sağlardım.
Brecht, tüm bunları bir köşeden, açık bir pencerenin içine oturup, o gizemli
gülümseyişiyle gülerek seyrederdi. Öte yandan Grosz bu çalışmalara katılmaktan
hoşlanırdı ve özellikle temiz mavi eşofmanıyla ormanda çeyrek saat koşmayı
pek severdi. Etraftaki piknikçilerin çoğu, kaçan bir mahkum sürüsü gördüğünü
sanmış olmalı! Akşamları yemek odasının rahat ortamında toplanır ve tartışmalarımızın
kızıştığı büyük masanın çevresinde otururduk. Usta espri anlayışı çok
iyi bilinen Hans Reimann, maskaraca farsını savunmak için -ki bunu sık
sık denedi- epey zorlu anlar yaşadı. Bunun dışında iş oldukça iyi yürüdü
ve Brecht “sürüklenme” ile ilgili uzun konferanslarla kendi özel katkısını
yaptı. Bu sözcük bizi uzun bir süre şaşırttıktan sonra, sonunda belirtmek
istediğinin Şvayk’ın Budweis’a yürüyüşü olduğunu anladık. Brecht, insan
daha tam olarak neyin tartışıldığını anlamadan, şeylere isimler yakıştırmaya
bayılırdı. Dört hafta kadar sonra, sahnelemenin temelini oluşturan bir
metinle Berlin’e döndük.
Teatral Biçim
İlk iyi ya da kötü olsun, en azından konuşma örgüsü, sahneleme ve bir
anlamda teatral biçiminden emin olduğumuz bir oyunla değil, bir romanla
karşı karşıyaydık. Dahası bu, kahramanının edilgenliğine karşın sürekli
devinim içeren bir romandı; Şvayk hapse gönderiliyor, hapisten çıkartılıyor,
Şvayk ayin sırasında vaizi izliyor, Şvayk bir törene tekerlikli sandalyeyle
katılıyor, Şvayk bir trende cepheye sevkediliyor, kıtasını arayarak günlerce
dolaşıyor- kısacası onun çevresindeki şeyler sürekli hareket ediyor, sürekli
akış halinde. Metnin sürekli kayışının, savaşın huzursuz kararsızlığını
ortaya koyuşu çok etkileyiciydi.
Şvayk’ta
kullanıldığı biçimiyle sahne hareketlerinden örnekler:
II. 2 (Ordunun kıyıdan içeriye ilerleyişi):
1. bant sağdan sola:
Şvayk uygun adım yürüyor. Soldan sağa. Şarkı söylüyor.
1. bantın üzerinde (sağdan sola):
İhtiyar bayan ayakta taşınıyor.
Karşılaşma
1. bant durur:
diyalog “...alay acele ediyor”a kadar.
1. bant sağdan sola:
Şvayk uygun adım yürümeye devam ediyor.
İhtiyar bayan ayakta durarak dışarı taşınır.
1. bant köşetaşları, ağaçlar, işaret levhaları taşır: Malçin köyü.
2. bant sağdan sola:
Bir bar hareket eder.
1. ve 2. bantlar durur:
Sahne “en kısa yolla alaya” kadar.
1. ve 2. bantlar sağdan sola:
Bar dışarıya çıkar.
Şvayk uygun adım yürür.
Sahnede hareket eden 2. bantın üzerinde:
Saman yığını (horlama, 8 saniye).
Sahne “...eğer terketmiş olmasalardı’ ya kadar.
1. bant işler (1/2 dakika).
2. bant birlikte soldan sağa hareket eder. |
 |
Romanı ilk okuduğumda,
onu sahneye koymayı düşünmezden çok önce bile, aklımda olayların birbirini
sürekli, engellenemeyen bir akışla izlediklerine ilişkin bir imge kaldı.
Bu romanı sahneye uyarlama sorunuyla yüz yüze gelince aklımdaki bu izlenim,
“yürüyen bant” biçiminde somutlandı.
İşte burada da sahne tekniği, oyunun konusundan ya da en azından benim
konu malzemesinin sanatsal toplamı diye adlandırmayı sevdiğim şeyden,
hazır durumda ortaya çıktı. Bu tekniğin, toplumun bir aşamasını (toplumsal
düzenin çözülüş ve çöküşünü) “simgelediği” olgusu, ikincil ve rastlantısaldı.
Buna karşılık sahne tekniği de oyunun metinsel biçimini önbelirledi.
“P., bizim daha önce benzerine hiç rastlamadığımız bir teknik imgeleme
sahip, sahnenin tüm gücünü salıveriyor, tüm gizlerini ustalıkla öğreniyor;
yürüyen bantı süsten öte birşey; P. zaman, mekan ve uzayın klasik birliğini
çözmüştür ve birçok çağdaş, teknik aygıtı kullanma esini sayesinde, tiyatroya
hayret verici, büyülü boyutunu geri getirmiştir.”
Die Welt am Abend, 24
Ocak
1928 (Kurt Kersten)
Yürüyen Bantın Teatral İlkeleri
Daha önceki bütün roman sahneleme çalışmaları esas olarak başarısızlığa
uğramıştır. Pek çok durumda, bunu deneyenler bir kahraman figüründen başka
birşey elde edememişler, bu kahramanı da yeni bir konu içine yerleştirerek
karakteristik atmosferinden çalıp çıkarttıkları için bir tip olarak inandırıcılığını
yok etmişlerdir.
Jaroslav Hasek’in romanını oyunlaştırmaksa, iki kat zor bir işti. Çünkü
bu roman özgünce çatılmış bir bütün değil, hiçbir uygun sonuç vermeyen
bir dizi küçük öykü ve serüvenin kocaman yığınıdır. Şvayk’ın kişiliği
başlangıçta verilmiş ve roman boyunca hiç geliştirilmemiştir. Her zaman
edilgendi, hiçbir zaman etkin bir rolde gözükmüyordu ve kendi sonuyla
karşılaştığı o durum dışında her türden durumda düşünülebilirdi. Romanın
etkinliği yalnızca 1914’ten Büyük Savaş’ın ortasına kadar geçen olaylarla
belirleniyordu. Öyle ki kitabın epik genişliği bir yana, tüm diğer öğeleri
oyunlaştırmaya karşı çıkmak için elbirliği yapıyordu!
Denediğimiz ilk yöntem yukarıda sözettiğim geleneksel yolla oyunlaştırmaktı.
Şvayk figürünü romandan çıkarttık ve onu kendi yarattığımız bir aksiyona
yerleştirdik. Anlaşılabileceği gibi, bu çaba kullanılabilir bir sonuç
getirmedi. Özgün metindeki tüm iyi episodları kullanmamıza karşın, yine
de Şvayk’ı gereksindiği atmosferden yoksun bırakmıştık. Öyküleri ve şakaları
pek ani oluyordu. Bunların Hasek’in biçemiyle kotarılmış bir destekleme
gerektirdiği açıktı; oyunlaştırma ise yalnızca olayları daraltıp ortadan
kaldırmaya yarıyordu. Şvayk’a yüklediğimiz konu (bir aşk hikayesi) Hasek’in
yapıtını politik-kuramsal boyutundan yalıttı. Hasek’in dönemi ve onun
işlemesini sağlayan insanları kararlı olmaktan çıktılar ve yerlerine,
kendi önemsiz figürlerini üreten komedinin mekanik gereklilikleri geçti.
Hasek’in Monarşi’ye (Habsburg), Bürokrasi’ye, Ordu’ya ve Kilise’ye saldırıları
böylece güçlerinden yalıtıldı. Herşeyi o kadar ciddiye aldığı için gülünç
olan, emirlere öylesine harfiyen uyduğu için bunları sabotaja dönüştüren,
desteklediği her şeyi batıran Şvayk’ı, albayı için giriştiği akılsız çabaları
sonunda hep tatlıya bağlanan bir aptala çevirdik.
Bu çabanın başarısızlığı -ve uyarlayanlar oynanabilir bir oyun üretecek
kadar ileri gitmişlerdi- sahneye bu biçimde roman uyarlama yönteminin
yanlışlığının bir başka kanıtıydı. Böylece kahramanı “oyunlaştırmak”tan
vazgeçtik ve Şvayk figürü çevresinde bir oyun üretmek yerine, romanın
ardarda gelen olaylarını sahnelemeye kadar verdik.
Bu tasarıya bir tek güçlük karşı koyuyordu: O günkü sahnenin biçimi. Romanın
epik hareketini geleneksel tiyatro teknikleriyle yakalamak olanaksız görünüyordu.
Sabit bir sahneyle Hasek’in metninin akışı tek tek sahnelere indirgenmek
durumundaydı; bu da romanın akıcı niteliğine ters düşecekti. Piscator
bu sorunu, sabit sahne tabanını hareketli bir tabana çevirerek çözdü;
bu bir tek becerikli dokunuşla romanın epik gelişimi için uygun sahnelemeyi
buldu: Yürüyen Bant.
Bu buluş teknik sorunların yanı sıra metne ilişkin sorunları da çözümledi.
Uyarlamacılar artık özgün öyküden başka bir çerçeve gereksinmiyorlardı;
kendilerini romanın en etkili sahnelerini seçmek ve bunları oynanabilir
metinler durumuna getirmekle sınırlayabilirlerdi. Aksiyonun gruplanması
Hasek’in özgün metnini yakından izleyebilirdi ve kalan tek sorun, Şvayk
üzerinde belirleyici bir etkisi olan çevreyi uygun bir biçimde sahnelemekti.
Ve her zaman olduğu gibi Piscator bu sorunu filmle çözdü, ancak bu kez
farklı olarak çizgi film hazırlattı. Hasek’in teması üzerine doğrudan
genel yorumlar yaptığı her bölümün başına Piscator, George Grosz’un çizdiği
çizgi filmleri yerleştirdi. Bu şekilde Şvayk’a karşı çıkan güçleri, etkin
bir biçimde özetleyebiliyordu.
(Burada Piscator’un bir süre Şvayk’ı sahnede yer alacak tek figür yapmak
ve diğer figürlerin hepsini çizgi filmle simgeleme düşüncesiyle oyalandığını
belirtmek gerekiyor.)
Şvayk’ın yanındaki figürler, eğer aksiyonda etkin rolleri yoksa, bebekler
ya da kuklalarla temsil edildiler. Aslında bunlar figürlerin çeşitli sınıf
ideolojilerine göre çok daha katı olarak sınıflanmışlardı.
Dekor ve sahneleme üzerinde bir kez karar verildikten sonra, artık yazarlar
yalnızca romanın özünü -ki okuması aşağı-yukarı 24 saat sürüyordu- özgün
biçemi yitirmeden 2,5 saate sıkıştırmakla yükümlüydüler. (Ne yazık ki,
Piscator’un bir ara önerdiği Şvayk’ı beş geceye yaymak olanaksızdı.) Oynanabilir
bir duruma gelmesi için orijinal metnin mantıklı bir biçiminde kısaltılması,
yoğunlaştırılması ve kimi yerlerde tümüyle yeniden biçimlendirilmesi gerekiyordu.
Öte yandan Hasek’in özgün metni dışında bir malzeme kullanmaktan kesinlikle
kaçındık.
Final, sonunda hiç bir zaman tümüyle çözülemeyen güç bir durum oluşturuyordu.
Hasek romanı yazarken ölmüştü ve olası bir finale ilişkin hiçbir ipucu
bırakmamıştı. Bizim kurgulayacağımız herhangi bir final, özgün metne ihanet
etmek olacaktı; doğal bir son ise teatrel açıdan etkin olmuyordu. Gerçekte
Hasek’in kendi pasajlarından, “Askeri Okul öğrencisi Bieger’in Düşü”nden
alınan çekişmeli cennet sahnesi, tüm yapının bozularak yeniden inşasını
gerektiriyordu; çünkü roman istediğimiz malzemenin hepsini sağlamıyordu
bize. Böylece iyi ya da kötü, sonunda hem tiyatro için yeterince etkin,
hem de Şvaykvari olan bir uzlaşmayı benimsemek zorunda kaldık.
Burada izlenen yol, gelecek için olağanüstü ufuklar açıyordu. Çevremizde
süregiden entellektüel devrim, yalnızca teknik malzemeyi köktenci bir
biçimde değiştirmeyi gerektirmiyor, yeni konular ve biçimler de yaratıyordu.
Tiyatro, bugün bir zamanlar belli toplumsal ve teknolojik koşullar dizisiyle
üretilen dramatik biçime, artık bu koşulların temel bazı değişimler geçirdiği
bir zamanda, kısıtlı kalamaz. Yeni bir oyun biçimi evrimleşiyor, kusurlu
ve geçiş dönemine özgü olan, ancak sonsuz olanakların zenginliğini taşıyan
bir biçim bu. Burjuva sanat tarihçileri, kendi sanat biçimlerinin “saflığını”
yükselen sınıfların “barbarlığından” koruyan estetik ilkeler koyabilirler.
Piscator, devrimci romanı sahne için yakalamıştır; buysa bütün estetize
eden gevezeliklerden çok daha değerli bir başarı.”
Gasbarra (Welt am Abend,
Ocak 1928)
Yürüyen Bant
Oyunculuk tekniğinde de yeni sorunlarla karşı karşıyaydık. İlk kez bir
oyuncu tüm rolünü, oraya buraya taşınırken, yürürken ya da koşarken oynamak
zorunda kalıyordu. Bu, bantların sessiz çalışmasını zorunlu kılıyordu.
İlk konuşmamızda imalatçı bu temel koşulu kabul etmişti. Ancak bantların
çalışmasını ilk duyduğumuzda -8 Ocak 1928’de- tam istim giden bir yük
lokomotifi gibi sesler çıkartıyordu. Bantlar bütün binayı sarsacak şekilde
titriyor, tıslıyor ve homurdanıyor. Avaz avaz bağırsan bile sesini duyuramıyordun.
Bu hiddetli canavarların üstünde bir konuşma yürütülebileceğini düşünmek
bile olanaksızdı. Ön koltuklara yığıldığımızı ve sinirden gülme krizi
geçirdiğimizi hatırlar gibiyim. Açılış gecesine 12 gün kalmıştı. Teknisyenler
gürültüyü azaltacaklarına söz verdiler; ama daha önce konuştuğumuz sessiz
çalışmanın sözü bile geçmiyordu artık. Bu iş çok uzun süreceğe ve oyunu
tehlikeye düşüreceğe benziyordu. Her zamanki gibi düşüncemin yalnızca
bir bölümünün uygulanabileceğini görmek durumunda kalmıştım. Bu durumdaysa
sorun daha büyüktü, çünkü Pallanberg inanılmaz ölçüde iyi niyetli, yardım
etmek için her şeyi feda edebilecek bir oyuncu olmasına karşın, aynı zamanda
sinirli bir sanatçıydı ve olağandışı aygıtlardan, hele doğru dürüst çalışmayacaklarsa,
doğal olarak epey endişelenirdi. Uzun ve zor bant düzeltme işlemi başladı;
çalışmalar için sahneyi kullandığım zamanlar dışındaki her dakikayı aldı.
Korkunç ölçüde grafit, sabun ve yağla, sahne tabanı ağır desteklerle güçlendirilerek,
yeni rulmanlar koyarak, zincirleri kadifeyle kaplayarak ve tüm makinanın
altına kadife bir döşeme koyarak gürültü, metni tamamen boğmayacak bir
düzeye indirildi. Yine de oyuncular seslerini duyurmak için bağırmak zorundaydılar.
Bunun dışında dekor oldukça basitti. Yürüyen bantlardan başka sahnedeki
tek şey, biri diğerinin ardında duran, kenarlardan bitiştirilen iki çerçeve
ile arkadaki kumaş perdeydi. Sahne donatımlarından bazıları, yürüyen bantla
sahneye taşınıyordu, diğerleri ise askılarda asılıydı; böylece herşey
çabucak içeri getirilebiliyor ve dışarıya taşınabiliyordu. Şimdiye dek
tasarladığım en temiz, basit ve kullanışlı dekordu. Herşey tıpkı bir saat
gibi tıkır tıkır işledi.
Bana bu aletin kendine özgü bir niteliği varmış gibi geliyordu: Doğası
gereği komikti. Makinanın her uygulaması insana gülme isteği veriyordu.
Konuyla mekanizma arasında mutlak bir uyum vardı sanki. Ve bütün olay
için aklımda Chaplin ya da vodvilleri çağrıştıran bir “Knockabout” biçemi
vardı.
Şvayk Uyarlamamızın
Finali
Finalimiz başarılı olmadığı için basın tarafından fazlaca eleştirildik.
Belirtilmeyen şuydu ki biz, gelişme, dramatik bir tırmanış ve arınma içeren
bir oyun değil, Hasek’in Aslan Asher Şvayk’ın Maceraları yapıtını sahnelemek
istemiştik. Hasek yapıtını tamamlayamadan ölmüştü ve yayımcısı Vanek de
bir final bulmakta başarısız kalmıştı. Gerçekte bu tür bir konu, ancak
kahramanın ölümüyle sonlanabilir. Böylece bir ikilemle karşı karşıya kalmıştık
ve bunun farkındaydık. Final için bitmez tükenmez öneriler vardı.
Şvayk İçin Final Önerileri
Brod/ Reimann versiyonundaki özgün final:
Teğmen Lukacs ve Stelka’nın nişanı. Şvayk saygılı bir tavırla ileride
doğacak çocuğun isim babası olmak istediğini söyler.
Grosz bir final öneriyor:
Gerçek “knock-about” sahnesi: “Herşey mahvolmuş.”
Ya da:
Kahramanlar kuru kafa maskeleriyle iskeletler olarak otururlar.
Birbirlerinin sağlığına kadeh kaldırırlar.
Lania öneriyor:
Şvayk bir barda oturup Voditchka’yı bekler. Dünya Savaşı bitmiştir. Ancak
Voditchka yerine Brettschneider gelir. Konuşma. Şvayk yine tutuklanır.
(Eski Avusturya İmparatorluğu ile karşılaştırıldığında aslında hiçbir
şey değişmemiştir. Şvayk hala toplumdışı adam, dinamit, her toplumsal
düzende yıkıcı olandır.)
Herşey gözönüne alındığında, sonuç için en iyi öneri: Bir çözüme varılıncaya
kadar Cennet’teki finali kullanmaktı.
Bu finallerin hiçbiri bizi gerçekten doyurmadı. En son finali romanda
buldum. Ne yazık ki bunu vurgulamak zorundayım, çünkü oynamadığımız söz
konusu sahne, sonradan Brod’un düşüncesi olarak görülmeye başlandı, ve
ben de bu heyecan verici ve şiirsel sahneyi olası politik etkisinden korkarak
kesmekle suçlandım.
“Şvayk Cennette” sahnesi, Hasek’in kendi uyarlamasından harp okulu öğrencisi
Biegler’in düşü olarak düşünülmüştü. Tasarlanan, Şvayk’ın olası her türlü
otoriteyle savaştıktan sonra insanüstü bir otoriteyle karşı karşıya kalmasıydı;
bu otorite de Şvayk’la yüzyüze geldiğinde hayali ve asılsız olarak gösterilecekti.
Bu düşünceyi Brod’a götürdük, coşkuyla karşıladı; olayı sahneleme tekniği
açısından değerlendiren Gasbarra ile uzun boylu tartıştıktan sonra herkesi
hoşnut eden bir metin yazdı. İnsanlar daha sonra benim bu sahneyi oynatmadığımı,
çünkü etkisinin fazla köktenci olacağından korktuğumu söylediler. Oysa
aslında provalarda ortaya çıktığı gibi Tanrı’nın önünde resmigeçit yapan
sakatların dehşeti, oyunun sonunda kaldırabileceğinden daha ağır bir tabloydu.
Son
Sahne İçin Oyunculuk Notları
Tanrının önünde sakatlar.
Bacaksız dilencileri kaydet.
Figüran olarak 20 insan-boyutunda manken.
5-6 gerçek sakat.
Bir tanesi sürekli kendi barsaklarına takılarak yürüyor.
Biri bacağını omuzuna almış.
Birisinin kafası koltuğunun altında.
Sırt çantalarından sarkan kollar ve bacaklar, kan ve çamura bulanmış,
İki küçük kız, elele, yüzleri kanlı. |
 |
Bu sahneyi Volksbühne’nin
Özel Bölümü’nün üyelerine özel klüp gösterisinde sunduk. Her iki bacağı
da vurulmuş, ama diğer uzuvlarıyla uygun adım yürümeye çalışan bir adamın
önderliğinde kanlı, sakatlanmış askerler bandosu, sahne boyunca yürüyen
bandın üzerinde Radetzky Marşı’nın melodisiyle uygun adım geçti. Tanrı,
bu sahnedeki karşıt güçtü ve Grosz onu, Şvayk’la konuşurken gözle görülür
ölçüde küçülen korkunç bir grotesk olarak çizmişti.
Gösteri sırasında bu işin yürümediğini gördük. Bir kere Brod’un metni
bu sahne için fazla uzundu ancak çalışacak on günümüz daha olsaydı kullanılabilirdi.
Oysa o sırada sahneyi gerektiği gibi uygulayacak zamanımız yoktu.
İşte bu nedenle basın gecesine hiçbir final sahnemiz olmaksızın geldik.
Böylece oyunu Şvayk ve Voditchka’nın randevulaşmasıyla bitirdik: “Büyük
Savaş’tan sonra, saat 6’da.” Bu çözümle hoşnut olduğumuzdan değil... Ancak
konu, hiçbir sonuca izin vermiyordu; bu nedenle de en iyisinin aniden
bitirmek, olayı Hasek’in yaptığı gibi yarım bırakmak olduğunu düşündük.
Şvayk’ın almış olduğu biçim, kuşkusuz ne idealdi, ne de son biçimdi. Rasputin’de
olduğu gibi, daha sonraki kuşakların yazarları hedeflenerek hazırlanmış,
tohum halinde bir teatral biçimdi. Eğer zamanımız olsaydı, pek çoğu daha
kesin, daha öz ve etkili kılınabilirdi.
Tiyatromuzun yeni toprakları hangi koşullar altında kazandığı unutulmamalıdır.
Eğer iki özgün uyarlayıcıyla tartışarak harcadığımız o günleri ve haftaları,
oyun üzerine olumlu çalışmalarda kullanabilseydik, kuşkusuz pek çok şey
farklı olurdu; ancak romanın en güzel bölümlerinin atlanmış olduğu ya
da bunların etkisizce bir araya getirildiği suçlamaları, bana haksız geliyor.
Şvayk ciltlerinin üstünden haftalarca tekrar tekrar geçtik; çalışmamıza
yazınsal bir ilgi gösteren tiyatromuzun birçok dostu da bize en iyi episodları
seçmekte yardımcı oldular. Başlangıçta hep beraber kabul ettiğimiz çerçeve
esas alındığında kullanılması gereken herhangi birşeyi atlamış olduğumuzu
sanmıyorum. Doğal olarak birçok sahneyi dışarıda bırakmak zorundaydık,
yoksa gösteri 3 saatin iki katına çıkardı. Bu sahneleri bir kenara koyarken,
gelecek mevsim ikinci bir Şvayk oluşturabilmeyi umuyorduk.(2)
Anlaşılmaz bir boşboğazlıkla bu tasarı dışarıya sızdı ve Max Brod hemen
hakkını almak için bize mektup yolladı. Bir ikinci bölümün aynı etkiyi
yapıp yapmayacağı kuşkuluydu. Belki de ikinci bölüm, kısa öykülerin toplamından
öte birşey olamazdı, çünkü aksiyon Şvayk’ı evden cepheye taşımış ve ilk
zamanlamanın gerektirdiği gezi olaylarını tüketmişti.
Sahne Düzeni ve Film
Şvayk’ta film ve kuklalarla sunduğum çevrenin rolü, figürlerin temelde
kendi adlarına konuştukları diğer oyunlara oranla çok daha güçlü olarak
ön plana çıktı.
Bu kuklalar, yalnızca benim “sanatsal düşüncem” değildi; savaş öncesi
Avusturya’da politik ve toplumsal yaşamı dolduran kemikleşmiş tipleri
temsil ediyorlardı. Bir dizi kategori arasında ayrım yaptık-yarı kuklalar,
kuklavari tipler ve yarı-insanlar. Şvayk da bu düşsel dünyanın karşısına
tek canlı insan olarak konmuştu. Bir süre için bu düşünceyi mantıksal
sonucuna dek vardırmayı ve Şvayk-Pallenberg’i sahnedeki tek oyuncu olarak
varetmeyi, tüm çevreleyen dünyayı ise film, kukla ve hoparlörlerle mekanize
etmeyi düşündüm.
Bu düşünceleri uygulamaya geçirmek için şunu tasarladım: Kuklalardan bazıları
gerçekten de korkunç derecede abartılmış duruş ve maskelerle cansız bebekler
olacaklardı (Dada döneminde Grosz, Heartfield ve Schilchter’in yaptığı
grotesk kuklalar gibi), öte yandan diğerleri ise aynı şekilde özel işlevlerini
abartılı bir biçimde belirtecek, maske takmış oyuncular olacaklardı (örn.
polis ajanlarının devasa kulakları ya da bir sopanın ucuna takılmış gözleri
olacaktı).
Kuklavari tiplerin ve yarı-insanların makyaj ve kostümleri abartılı olacaktı.
Böylece örneğin gardiyan, onu bir bakışta dikkat çekici kılan gazlı bez
ve pamuktan yapılmış bir yumrukla donatılacaktı. Herşey tipler arasındaki
ayrımı belirgin ve açık kılmak ve tek figürleri soytarılara özgü semboller
olacak biçimde abartmak için yapılıyordu.
Bu görev için aklımıza gelen tek kişi, eski dostum George Grosz oldu.
Bu çalışmadan büyük bir çizim koleksiyonu doğdu ve savcının dikkatini
çekti. Bunun sonucunda Grosz ve Malik Yayınevi, “Tanrı’ya Hakaret Davası’
na bulaşmak zorunda kaldılar.(3) Şvayk üzerine çalışmalar sonuçta üçyüz
ayrı çizim üretti.
Sahne donanımının da Şvayk’ın biçemine uygun olması gerekiyordu. Bunların
da komik bir işlevleri vardı; abartılacak ve karikatürize edileceklerdi.
Ancak ne yazık ki, burada da düşüncelerimiz hiçbir zaman tümüyle gerçekleşmedi.
Film kullanımı, Şvayk’ın çevresindeki dünyanın niteliğini anlatmakta temel
bir önem taşıyordu. Ancak bu kez konunun gerektirdiği biçem, doğal ya
da belgesel film malzemesinin kullanımını olanaksız kıldı. Filmin de,
tüm sahnelemenin satirik karikatür öğesine uyması gerekiyordu; böylece
önerilerimi izleyen Grosz, Ordu’nun, Kilise’nin ve Polis’in kukladan simgelerinin
acıklı, komik törenlerini oynadıkları politik- satirik çizgi filmi gerçekleştirdi.
Grosz’un bu filmdeki asıl başarısı yalnızca tipleri esinlenerek resmetmesi
değildi. Bu filmde Şvayk’ı, daha doğrusu Şvayk’ın dünyasını, tarihsel
döneminden çıkartıp günümüzle bağlantı kurmayı becerdi. Askeri doktorlar,
subaylar, savcılar bugün de Prusya/Almanya’da hala yaşayan tiplerdi. Böylece
oyun, mücadeleyi günümüzün politik düzeyinde sürdürdü.
Aynı Tema Üzerine
Marjinal Notlar
Bir Mayıs sabahı, saat 5’te Güneyyakası stüdyomda John Heartfield’le beraber
fotomontaj tekniğini keşfettiğimiz zaman, buluşumuzun sağladığı olanaklar
ya da ilerlemesinin dikenli ama başarılı yolu üzerine hiçbir fikrimiz
yoktu. Yaşamda çoğu kez olduğu gibi, farketmeksizin altın bulmuştuk. Birçok
genç serüvencinin Dada’nın bilinmeyen topraklarına doğru yola çıktıkları
bir zamandı-ve her zaman havada hazır buluşlar uçuşuyordu. O zamanlar
Erwin de bizlerden biriydi, ancak hala Flander kalesinde hizmet eden bir
askerdi. Bizleri duymuştu ve takdirlerini belirtmek için hediye çay göndermişti.
(O günler markasında Demir Haç olan suni bal günleriydi, ekmeğimize savaş
reçeli denen şeyi sürerdik-bunlar da ancak karneyle alınabilirdi.) Erwin,
o kavgacı İncil çevirmeni atasıyla aynı açık sertlikle, keskin burnunu
yeni olanaklar arayışı içinde sürekli rüzgara veriyordu. Daha o zaman
bile, Piscator-Bühne’nin tamamlanmış planlarını yanında taşıdığını biliyorum.
Hala hatırlar mısın Erwin, nasıl Ruslardan çok daha önce sen o ünlü Dada
matinesini, bir merdivenin tepesine yönetici olarak oturup yönetmiştin
de, birisi senin ardındaki kanattan dinleyiciye uzun, kaba bir söylev
böğürdüydü? Ama konunun dışına çıkıyorum!
Herneyse, Erwin sahneye fotomontaj sokmaya anlam kazandırdı ve sahneden
büyüyü alıp yerine onun gereksinimi olan canlılık ve eylemi geri vererek
eski arka perdeleri yeniden düzenledi. Herhangi bir iyi tiyatroya gidin
ne kastettiğimi anlayacaksınız. Pek çok kaşif gibi Erwin de hiç yerinde
duramaz-eski Wagnerci özlemin izleri hala görülür onda ve sık sık, içinde
tüm sanatların birleştiği “bütüncül sanat yapıtı”na giden dikenli yolda
bulabilirsiniz onu. Çağdaş sahne büyüsü için ne düş, ne düşünce, ne olanak,
ne görkemli bir ufuk! Gözlerini başlarında taşıyan pek çok insan gibi
Erwin de hisse senetleri ve stok değişimi değerleriyle şeytanileşmiş sanatın
ne denli ticari bir iş olduğunu görebiliyor ve bir peygamber ve protestan
gibi sanatını daha etkin bir yola sokmak için kararlı bir biçimde arayışını
sürdürüyor.
Böylece grafik sanatçıları için Erwin, basitçe sahnenin gerisine beyaz
kağıtla kaplı bir çizim tahtası dikti, ben de bunun üzerine hieroglifle
çalışmalar yaptım-karşı noktadan aksiyona girip çıkıyorum, muzip yorum
ve repliklerin altını çiziyorum. Gerçekte Erwin grafik sanatlar için yepyeni
geniş bir alan açtı, bir tür teknik ressam sirki bu, ve bugünün sanatçıları
için, estetikçiler için köhne sanat yapmaktan ya da kitap kurtları ve
nazik eğitilmiş sınıflar için stüdyo grafikleri yapmaktan daha çekici.
Burada, bugünün Daumier’leri uyarılarını iletebilir ve duvarları teröre
boyayabilir. Doğrudan kitlelere seslenmek isteyen bir sanatçı için ne
iyi bir ortam! Kuşkusuz yeni bir çizim ortamı, yeni yöntemler, yeni ve
ekonomik bir çizgi dilini gerektiriyor -küflü kafalar ve karmaşık elleri
eğitmek için gerçek bir olanak! Ve Dışavurumculuğun parıltılı dokunuşunun
ise burada hiçbir yararı olmuyor. Çizginin fotojenik olması lazım- açık,
basit, fazla ince değil ve sert, tıpkı Gotik baskı kitaplarındaki çizimler
ve tahta oymalar, Piramitler’deki taş oymalar gibi.
Burada, bugünün genç sanatçıları, emrinizde bir duvar var. Eğer söyleyecek
birşeyiniz varsa, kullanın onu!
George Grosz
Kuşkusuz doğalcı film de, çizgi filmin yanı sıra, özellikle özgül sahnelerde
atmosfer yaratmak durumunda olduğumuzda oyunda kullanılıyordu, örneğin
Prag caddeleri, tren yolculuğu vb. Hatta sokak sahneleri için kameramanımız
Hübler-Kahla’yı Prag’a yollamıştık. Yürüyen bantla birarada gelişen sokak
sahneleri, önemli zorluklara yol açan yeni bir fotoğraf tekniği gerektiriyordu.
Resmin, askeri yürüyüş temposuyla tamamen koşut olarak ilerlemesini istiyorduk.
Kamera ancak bir arabanın üstüne monte edilebiliyordu ve aracın Prag’ın
eğri büğrü sokaklarındaki sarsılışları onun sürekli aşağı-yukarı titreşmesine
yol açıyordu. Doyurucu olmaya birazcık yaklaşan sonuçlar elde edebilmenin
tek yolu, filmin en iyi parçalarını birbirine monte etmekti.
Son olarak doğalcı filmle çizgi filmi, Budweis’a yürüyüş ve son savaş
sahnelerinde birleştirmeyi denedim. “Ordunun girişi” sahnesinde hızla
akıp geçen öbek öbek ağaç çizdirdim; bu, yürüyüşün süreklilik ve ümitsizliğini
alabildiğine güçlü bir biçimde ortaya çıkartıyordu. Sahneler arasındaki
ardarda gelen bu film, oldukça doğal çizilmiş projeksiyonlara dönüşüyordu.
Final sahnesinde-ve bu düşünce aklıma gösterimin başlamasından tam yarım
saat önce, başarısız finalimizi kurtarmak için duyduğum korkunç baskı
altında geldi- sonsuz bir seri haç çizdirdim. Bunlar, sakatlanmış askerlerin
durağan fotoğraflarının üzerine yansıtılıyorlardı ve izleyicinin ardındaki
ufuktan geliyorlardı. İlk gece, ilk kez oyunun başlamasından ancak yarım
saat kadar önce denenmiş olan bu düşüncenin olağanüstü etkisini endişeyle,
ürkerek bekledik. Ne yazık ki, boşuna bekledik. Durağan resimler perdeye
geldiler, ama oldukça siliktiler, hareketli haçlarsa hiç yansımadılar
bile. Gösteriden sonra projeksiyoncunun filmi oynattığını, ancak büyük
bir aptallıkla mercekleri açmadığını anladık!
Şvayk Figürü ve Pallenberg
Özellikle yoğun geçen bir tartışma, Şvayk’ın gerçekten ne yaptığının ve
söylediğinin farkında olmayan bir aptal olup da, savaş ve otoritenin saçmalığını
tavrının bu basitliğiyle mi sergilediği yoksa yalnızca basitmiş gibi gözüküp
aslında bilinçli bir amaçla mı davrandığı üzerineydi. Ne olursa olsun,
böyle bir insanın varlığının bile Kilise, Devlet ve Ordu’da otorite kavramını
ortadan kaldırmaya yeteceği üzerine görüş birliğine vardık. Şvayk, varolan
otoritelere saldırarak ya da onları reddedecek sonuçlar elde etmiyor,
-tam tersine- bunu tüm otoriteyi kabullenerek, mutlak bir bağlılıkla kabul
ederek yapıyor.
Şvayk’ın önemi buradaydı: O, antikalıkları sonunda olayları ve durumu
onaylayan bir soytarı değil, kararlı ve yorulmaz onaylamalarıyla gerçekte
herşeyi yadsıyan büyük bir kuşkucuydu. Şvayk’ın derin toplumdışı bir öğe
olduğunu öne sürdük: Yeni bir düzen isteyen devrimci değil, komünist toplumda
bile yıkıcı olacak, hiçbir toplumsal bağı olmayan bir tipti o.
Ve bu rol için, Almanya’da Max Pallenberg’den başkasının olmadığını gördük.
Politik yandaşlarımız, rolü Pallenberg’e verdiğimiz için bize sık sık
çatmıştır. Tiyatromuza yıldız sistemini soktuğumuzu düşünüyorlardı. Ne
kastettiklerini gerçekten bilmiyorum. Benim için ya nitelikli oyuncular,
ya da yeteneksiz oyuncular vardır. Ve özel bir rol verileceğinde, söz
konusu adamın rolü uygun bir biçimde doldurmasından başka bir değerlendirme
yapılamaz. Onun yeni başlayan biri ya da bir yıldız olması, hiç önemli
değildir. Belki gerçekten bir yıldızdır. Ticari koşullar bir adamı yıldız
bile yapmış olsa, onun yeteneklerinden niye yararlanmayayım? Eleştiri,
eğer böyle bir oyuncu yalnız adı için kullanılsaydı haklı olurdu-yani
onun kişiliğine uyacak bir rol yaratılıp diğer herşey, yorum, oyun, prodüksiyon,
yönetim bu amaca bağımlı kılınsaydı... Bizim durumumuzsa tam tersiydi.
Şvayk’ı Pallenberg için oynamadık, rolü onun için yaratmadık; ancak rol
ve oyunun duygusu Pallenberg’i gerektirdi. Temel gereklilik şöyle formüle
edilebilir: En iyi etki, en iyi, yani en uygun, rol dağılımıyla sağlanabilir.
Özellikle insanın aklında, bizim durumumuzda olduğu gibi, politik bir
amaç varsa.
Gerçekten de ideal bir Şvayk olan Pallenberg, kendisini, oyunun teknik
ve sahneleme gerekliliklerine ve topluluğa, hayran olunacak biçimde uydurdu.
Bu açıdan bakıldığında normal anlamda hiç de gösterimizin yıldızı değildi.
Böyle, biçimlendirici eğitimini Reinhardt’ın okulunda almış bir kişi için,
bu matematiksel oyunculuğa hakkını vermek, büyük ölçüde çaba gerektirdi.
Bu dönüşümü şaşırtıcı bir rahatlık ve esneklikle becerdi ve hiç abartısız
tiyatro tarihinin ölümsüz figürlerinden biri sayılabilecek bir tip yarattı.
“Pallenberg’in Şvayk’ı oynayışı, gecenin temel olayı; efsanevi halk tipinin
büyüleyici bir betimlemesi, ve bizi gerçekten Prag’da yaşadığına ikna
edecek kadar ustacaydı. Üzerinde niçin bu kadar çok hiddete katlanmak
zorunda kaldığını anlamayan iyi, masum, uzun süredir eziyet çeken bir
hayvanın havası var. Sesinde ve bakışında bir sonsuz aşağılanma ve ızdırap
havası, Eulenspiegel ve Candide’in soyundan gelmiş, Peter Schlemihl’in
inceliğinde, düşmüş bir adam. Pallenberg Şvayk’ı yeniden yaratmış. Pallenberg
gibi özgün nitelikleri olan bir oyuncunun kendisiyle güç birliği yapmış
olması, Piscator için büyük anlam taşıyor, Pallenberg’in oyuna uyabilmek
için kendine getirdiği kısıtlamalar ise daha da anlamlı.”
Die Welt am Ebend, 24
Ocak 1928
(Kurt Kersten)
NOTLAR
1. Neubabelsberg, Berlin yakınlarında Griebnitz gölü kıyısındaki bir köydür.
Bu paragraf 1963 basımına alınmıştır.
2. Tasarlanan ikinci Şvayk hiç gerçekleşmedi, ancak 1943’te Brecht kendi
uyarlamasını, Şvayk İkinci Dünya Savaşında’yı (Schwejk im Zweiten Weltkrieg)
tamamladı.
3. George Grosz 1920’de Alman ordusuna iftiradan, 1923’te hakaret ve “Alman
halkının içinde bulunan ahlak ve ar duygularına saldırmak”tan (haç takmış
bir fahişe çizmişti) 1928’de de yine Şvayk resimlerinden birinde gaz maskesi
takmış bir İsa çizdiği için hakaretten para cezasına çarptırılmıştı.
Erwin
Piscator, Politik Tiyatro
Çeviri: Mustafa Ünlü, Suavi Güney
|