|
MOZART KÖYÜNÜ TERKETTİ
Deniy Bourgeois, Theodorakis İle Söyleşiyor, (1975)
|
|
- “Kültürün önemini sık sık
hatırlatırsınız. Hatta kültür devriminden bile sözettiğiniz olur. Kültürü
sizce nasıl tanımlamalı?”
- “Kültür salt bir bilgi birikimi, müzik, şiir ya da her hangi bir alanda
kültür materyelinin, kavramların, kanıların ve düşüncelerin insan zihninde
depolanması değildir. Tüketim değildir. Kültür, kollektif bir eyleme katılımdır;
içimizde taşıdığımız bir şeylerin gelişmesidir. Yaşama karşı konumumuzdur...
Hem felsefi ve soyut bir kavram olarak ele alınan yaşam hem de somut,
ivedi ve günlük yaşam! Bireyin, düşünce, tarih ve yaşam akışının ortaya
çıkardığı sorunlar karşısında ahlaki, entellektüel ve duygusal davranışıdır.
Kanımca insanın serpilip gelişmesi, kendi yaratıcılıyla ya da yaratıcılığa
katılarak insiyatifi ele alıp tüketiciliğinin sınırlarını aşmasıyla gerçekleşebilir
ancak! Bence bu durumun en ideal örneği Perikles zamanında Atina şehridir.
Atinalılar topluluğun sürekli gösteriler sunmasını sağlamışlardı ve bu
gösteriler asla sıradan şeyler değildi. Halk sabahtan akşama tiyatroda
bulunur, gösteriye iki yoldan katılırdı: İlkin, yaratıcıları ödüllendiren
yarışmalar düzenleyerek. Böyle yarışmalarda jüriyi gedikli eleştirmenler
değil de bizzat seyirciler oluştururdu. Sonra da özyaşamlarıyla; zira
gösterilen olayların çoğu kendi yaşantılarından alınmaydı. Örneğin Aiskhylos'un
Persler'i, herkesin hakkında kişisel bir görüş sahibi olduğu yakın geçmişi
anımsatıyordu. Böylece yaratıcı ile seyirci arasında bir diyalog oluşmuştu.
Bu alışverişten, Aiskhylos, Sofokles, Euripides ya da Aristofanes gibi
büyüklerin giderek ilerlemesini, hemşerilerinin de gelişmesini sağlayan
gerçek kollektif eserler doğmaktaydı. Bireyin kendi dengesini bulması
ancak böyle gerçekleşebilir.
Duygularını ve düşüncelerini ifade etmek insanoğlunun gereksinimidir.
Açlığı salt geçimle ilgili değildir. İlkel toplumun insanı dans ettiğinde
ya da bir totem diktiğinde, bu onun için yaşamsal bir gereksinimdir. İnsanoğlu
aynı anda iki yönde birden gelişir: Maddi ve manevi. Bu ikilik, özellikle
ilkel toplumlarda çarpıcı bir hal almıştır. Örneğin Bali Adasında kapitalist
ideolojiden henüz fazla etkilenmemiş olan halk, maddi ve manevi sistemler
arasında kendine bir denge kurmayı başarmıştır. Her köy yılda bir kez
topluluk bireylerinin tek tek katılımıyla bir opera yaratır. Böyle bir
dengeye, herkesin geçimini sağlamak için çalıştığı, ama aynı zamanda festivallere,
dindışı şölenlere yada dinsel yortulara katıldığı, dünyanın başka yörelerinde
de rastlayabiliriz. Bireyin katılımı, müziği yaratması, dansı yapması,
kıyafetleri, dekoru vb oluşturması yoluyla gerçekleşir.
Ama bu denge, büyücü topluluktan ayrılınca bozuluverir!
Prens ünvanını alan şef, köyünü bırakıp gitmiştir. Müziği, dansı, resmi
sevdiği için büyücüyü de yanına çağırır. İşte Mozart, köyünü böyle terk
etti! Sanatçılar yavaş yavaş halk müziğine sırt çevirip kendilerini prenslere,
güçlülere adadılar. Dengesizlik işte böyle oluştu. Dehalarını ellerinden
kaçırıp önce soylulara, sonra Kilisenin ileri gelenlerine, en nihayet
de para babalarına kaptıran kitleler varını yoğunu terk etti. Demek prensler
ve burjuvalar için oluşturulan bir sanatla karşı karşıyayız. Halk ise
artıklarla yetinmek zorunda kalmıştır. Oysa halkın özgün bir kültürü vardır.
Ama bu kültür ne yazık ki giderek zayıflamaktadır. Çünkü doymak bilmez
burjuvazi ve çıkar toplum son 'büyücü'lere de el koymuştur. Üstelik köyler
giderek boşalmakta, köylüler duygularını dile getiremedikleri koca kentlere
yığılmaktadırlar...
Burjuva kültürü, kendine kitlelerle uzaktan yakından hiç bir ilgisi olmayan
yön, bir işlev bulmuştur. Kitlelere ise kalitesiz romanlar, sıradan şarkılar,
yani kültür düzeyi düşük yan ürünler bırakılmıştır. Senfoni konserlerine,
tiyatrolara kimler gider? Kimler kitap ya da plak satın alır? Resim ya
da heykel sergilerini kimler gezer? Sözgelimi Fransa'da elli milyon nüfustan
kaçı konsere gider? Belki on bin, olsa olsa, elli bin kişi. Salt onlardır
Kültür Bakanlığının parasal desteğinden yararlanabilen; kendi eleştirmenleri
vardır; gazeteler onlara uzun sütunlar ayırır; analizler, tartışmalar,
söylevler, yayınlar!... Elli milyon içinde elli bin! Bu arada diğerleri
dışlanmış olur. Çünkü onlar, hemen hemen hepsi lise ya da üniversite mezunu
olan, Beethoven’i dinleyip sevebilmiş bu elli bin kişiye tanınan bilme,
anlama ve sevme olanaklarından yoksun kalmışlardır. Beethoven, ciddi bir
uğraş verilirse, kitlelerin ulaşabileceği bir besteci olabilir. O, Parthenon
gibi hayranlıkla seyredilen müzedeki bir heykelden çok daha fazlasını
ifade etmektedir.
Canlı sanat, donup kalmış bir model, hayranlık duyulucak bir soyutlama
değil, insanın kendine mal edeceği, özdeşleşebileceği, diyalog kurabileceği
bir olgudur. Günümüzde burjuvalar her türlü maddi sorundan kurtuldukları
için, sanatçıyla rahat bir diyalog kurabilirler. Ravel'ler, Debussy'ler,
Stravinski'ler, zamanında Paris'in ünlü salonlarında ağırlanır, böylece
de burjuvaların sanata katılımı mümkün olurdu. Sonat formu nasıl meydana
gelmiştir? Tabii ki müzisyenle, o zaman Alman ya da İtalyan aristokrasisine
ait dinleyicisi arasında oluşan diyalog sayesinde! Sanatçı ile Fransız
kitleleri arasındaki diyalogtan ne tür bir müzikal form doğacaktır? İşte
esas sorun budur. Elbet yeni kalıplar... Ama şu var ki, günümüzün sanatçıları,
Chopin, Debussy, Stravinski'den sonra büyük besteciler kervanına katılamama
korkusunu yaşıyorlar. Kitlelerin arzularına, kültür birikimlerine, sorunlarına
ve problemlerine ilgi duymayan sanatçılar bence suçludur.”
- “Sadece sanatçılar mı sorumlu sizce?”
- “Kuşkusuz büyük bir sorumluluk payı taşıyorlar, ama söz konusu olan
sadece onlar değil. Marx ve Lenin sosyalist gelişme süreci içinde kültüre
büyük bir yer ayırmışlardı. Ne yazık ki, yıllar geçtikçe kültür ikinci
plana itildi. Günümüzde ise kapitalist ülkelerdeki komünist partilerde
kültür kavramı ve kültür devrimi tamamen unutulmuştur. Troçki, Fisher,
Gramsci ve Garaudy gibi insanların dışında hiç bir teorisyen, kültürle
gerçekten ilgilenmemiştir. Artık sözkonusu olan sadece ekonomi ve sosyal
stratejidir. ‘Kültüre gelince onu iktidara geçeceğimiz zaman düşünürüz.’
İşte aşağı yukarı günümüz Marksistlerinin kültür anlayışı. Ben bu düşünceye
katılmıyorum. Kültür devrimi gözardı edilerek gerçekleştirilen bir sosyal
düzen değişikliği bizi, sosyalizmin kötü bir taklidine, bir Neo-Stalinizme
götürür sadece. Kültür devrimini başlatmak için sosyal değişimleri beklemek
gerekmez. İnsanoğlunun giderek saygınlık kazanmasını, emek köleliğinden
kurtulmasını - ki bu artık mümkündür- istiyorsak, kaderine sahip çıkmasını,
felsefi ve estetik eğilimlerini rahatça gerçekleştirmesini sağlamalıyız.
Sanatın sınıf karakteri vardır ve biz, istesek de istemesek de burjuva
sanatının mirasını taşıyoruz. Ama bugün burjuva sanatı artık bir çıkmaza
girmiştir. Burjuvazinin kendisinin de içinde bulunduğu bir çıkmaz! Kriz
sanata da sıçramıştır ve bu krizin komünist sanatçıların yaratıcılığını
doğrudan etkilediğini görmek son derece üzücüdür.
Oysa zamanımızın en büyük özelliklerinden biri, kitlelerin artık sanat
kapılarını zorlamasıdır. Bir kopma dönemi yaşamaktayız ve bunun bilincine
giderek daha iyi varıyoruz. İkinci Dünya Savaşından sonra burjuvazi, bir
uygarlık modeli olmaktan çıkmıştır. Halkların bağımsızlık savaşıyla, kitlelerin
kurtuluşları ve iktidara katılımları için verdikleri kavgayla beslenen,
içinde özgün bir kültür barındıran yeni bir hayat görüşü ve yeni bir felsefe
doğmaktadır. Ne yazık ki 1975 komünistlerinin bu yeni felsefenin ardından
gitmeleri ya da ona kulak vermeleri söz konusu değil, kanımca. Günümüzde
üstlendikleri görev salt nicelikseldir: Amaçları burjuvazinin yerleştirmiş
olduğu mekanizmaları kontrol altında tutmaktır. Oysa gerçek iktidar, mekanizmaların
kontrol altında tutulmasında değildir. Halkın ruhundadır ve halk kültüründen
geçer. Demek ki kitlelere, burjuvazinin onlardan çalmış olduğunu geri
alabilme olanağını sağlamak gerek... Bu durumda tekrar burjuva sanat kalıplarına
dönmek söz konusu olmalı. Aksine! Burjuvalar tiyatro, müze, senfoni orkestrası
vb denen yeni tür 'tapınaklar' oluşturma gereğini duymuşlardı. Onlara
sahip çıkmak, burjuvazinin ruhunu, özünü, her şeyini almak anlamına gelir.
Bu 'tapınakları' aşıp kaynaklara dönebilmek gerekir.
Halk salt artı- değer yaratıcısı değildir. Aynı zamanda bir takım ahlaki,
estetik ve entellektüel nitelikler taşır. Bunları nasıl ortaya çıkarmalı?
İlkin halk mirasının (müzik, dans, resim ya da efsane gibi...) kalıntılarını
nerede olursa olsun arayıp bulmak, onları tekrar işe yarar hale getirmekle;
ve onları mutlaka günlük yaşam çerçevesi içine yerleştirmekle. Sonra da
halka kendini ifade etme olanağı tanımakla...”
- “Nasıl?”
- “Bunu belirlemek sanatçının, filozofun, aydının görevidir. Ama bu görevi
ancak burjuva sanatıyla olan göbek bağını bizzat kendisi kopardıktan sonra
yerine getirebilir. Burjuva sanatı tabii ki tümüyle yadsınmamalı, ancak
alınacak tek örnek olmaktan çıkarılmalıdır. Bu konuda önceden konmuş belli
kurallar yoktur. Önseziye ve ideolojiye dayanılır. Sanatçı kendi gözlemlerini
yapıp kendi deneyimlerini yaşamalı, sonra da demagojiden kaçınarak kitlelerle
diyaloğu yeniden başlatmalıdır. Özellikle kapitalist ülkelerde kitleler
kültürün yan artıklarıyla adeta zehirlenmiş durumdalar; ama yine de, onlar
için çaba göstermeye değer, hem de fazlasıyla! Kendilerini tekrar 'ilgili'
hissetmeliler, öylesine coşmalı, allak bullak olmalılar ki, eserle özdeşleşsinler,
yani kendilerini ifade edebilsinler!
Günümüzde sadece iki sanat dalı kitlelerle diyaloğa olanak tanır: Sinema
ve halk şarkısı. Bazı filimler insanı alt üst eder; gözönüne serdikleri
sahneler gereğince, onları özümsememek olanaksızdır. Kişiliğin gelişmesi
için gerekli bir boşalımdır bu. Öyle şarkılar vardır ki, onlarla da tamamen
özdeşleşilir, tek vücut olunurcasına. Tabii olağan dışı bazı tiyatro eserleri,
şiirler vb de zaman zaman halk tarafından özümsenebilir. Ama ne yazık
ki bunlar henüz istisnadır. Öyle olmasaydı, tiyatroda, plastik sanatlarda,
şiirde doruklara varabilen, filmler şarkılar kadar halkın ruhuna seslenebilen,
güçlü bir akım varolsaydı, işte o zaman gerçek bir kültür toplumundan
söz edilirdi.”
- “Ama plak, film, televizyon yayınları, kitaplar... Bunların hepsi tüketim
nesneleri olarak kalıyor sadece. Bir “yaratıcı”nın ve sanatsal yaratıya
katılımda bulunmayan milyonlarca “tüketicinin” varolduğu anlamına geliyor
bu!”
- “Yaratıcı ile halk arsındaki ilişki oldukça karmaşık türdendir. Halk
doğrudan yaratıcı değildir; yaratıya sanatçı aracılığıyla katılır. Halk
sanatında bile halk birinci dereceden yaratıcı değildir. Müziğe, dansa,
resme karşı özel yeteneklere sahip bireyler aracılığıyla ifade eder kendini.
Ama yine de halkın rolü belirleyicidir, çünkü o sanatçının doğal çevresini
oluşturur. Halk sanatçının estetik seçimlerine seyirci kalmakla yetinmez.
Kavgası, umutları, sürekli gelişim arayışı, çelişkileri, aşkları ve nefretleri
ve özgürlüğe doğru karşı konulmaz atılımıyla eserin hem esin kaynağıdır
hem de yönlendiricisi. Eser yaratıldıktan sonra, salt halktır onu yargılayacak,
kabullenecek ya da reddedecek olan. Bir ‘eser’ olup olmayacağını belirleyecek
olan. Bir şarkı, örneğin ya benimsenebilir, hatta ezberlenip dilden dile
dolaşabilir ya da ilgi çekmez ve reddedilir. Değer ölçütleri saptayan
ve yargısıyla sanatçıyı yaratıcılığında yönlendiren halktır. Kişisel olarak
diyebilirim ki, tek başıma olsaydım şimdikilerden çok daha farklı ürünler
sunardım. İşte halkın katılımı budur. Yaratıcı işlevi budur. Hayati çıkarlar
taşıdığı oranda, halkın değer ölçütleri tartışılmaz, katkısı vazgeçilmezdir.
Bir şeyi sevdiği zaman istekleri sınırsızdır. Tabii ki çağdaş dünyada
böyle bir diyalog hiç de kolay değildir ama onu olanaklı kılmak için her
tür çabayı göstermekten kaçınmamalıyız!
Yunanistan'da yaratıcı ile halk arasında fiziksel, doğrudan teması mümkün
kılan halk konserini yeniden yarattık. Bu, ileriye doğru atılmış çok önemli
bir adımdır. Kişisel olarak daha da ileri giderek ozanın da halkla bu
tür karşılaşmalarda yer alması için bir çağrıda bulunuyorum. O da halkın
aşk, ilgisizlik ya da nefret mesajını alsın! Gelecekte ki yaratıkların
yolunu çizecek o eleştiri mesajını...”
- “Günümüzde basın, yayın, propaganda araçlarıyla zihinlerin adeta zaptedildiğini
düşünürsek, halk hala karar verme yeteneğine sahip mi sizce?”
- “Tabii ki burjuvazi halkın dehasını çürütmek için elinden geleni yapıyor.
Kitleleri kültürün yan ürünleriyle sersemletiyor. Çok çalışan bu halkı
uyutup devrimi unutturmak için uyuşturucu olarak kullanıyor bu ucuz ürünleri.
Ama onu daha uzun bir süre için kandırabileceğini sanmıyorum.
Burada ortaya çıkarılması ilginç bir başka olay var: Kâr dürtüsünün onadığı
rol. Çıkarın her şeyi belirlediği bir dünya da yaşıyoruz. Bir halk eseri
söz konusu olunca kapitalistler şöyle bir ikilem içinde buluyorlar kendilerini:
Onu yaymakla para kazanmak ama aynı zamanda da ayrıcalıklarını er geç
tehlikeye düşürecek olan devrimci tohumlar ekmek; ya da kendi durumlarını
bile bile yıpratmamak için para kazanmaktan vazgeçmek. Şimdilik seçimlerini
yapmış durumdalar: Para kazanıyorlar. Hatta bu çelişkiye daha da çok düşmelerini
sağlamak mümkün diyebilirim. Amacım para kazanmaktan çok eserlerimin mümkün
olduğu kadar geniş bir alana dağıtılması olduğundan, plak yapımcılarından
alışıla gelmişinden daha çok düşük telif hakları istemişimdir hep. Onlar
da bol kazanç sağlama amacıyla eserlerimi Yunanistan'ın en ücra köşelerine
dağıtmışlardır.
Halka yönelik bir sanatı kapitalist ülkelerde yaymanın her hangi bir zorluk
taşıdığına inanmıyorum. Tabii bu eser fazla tehlikeli görünmezse! Sözgelimi:
Beatles'ların çöküşünün tamamen bir rastlantı sonucu olduğundan pek emin
değilim. Bu İngiliz topluluğunun, tartışılmaz müzikal dehasıyla tüm dünya
gençliğini, burjuva toplumu için tehlikeli olabilecek bir yola sürüklediğini
anlayan tekelci büyük güçler bu çöküşü kasten düzenlemiş olabilirler.”
- “Sizce Beatles'lar halk yaratıcıları sınıfına mı giriyor?”
- “Gençliğe, eksikliğini duyduğu bir kültür vermişlerdi. Öncelikle, esin
dolu ve halk mirasını taşıyan gerçek şarkılar yapmışlardı. Sonra da tartışma
götürmez bir yeteneğe ve gerçek bir müzikal dehaya sahiptiler. Yorumları
da müthişti. Gençliğe yoksun kaldığı bir estetik anlayışı sunmuşlar, gençlikte
bundan büyük bir gurur duymuştu: Artık özgün, sıradan olmayan bir müziği
vardı. Halka kaliteli bir şeyler sunulunca, bundan gurur duyar ve bu,
politik bilinçlenmenin başlangıcıdır. Gururlu bir halk daha fazlasını
ister, daha güç beğenir olur; çünkü artık haklarının bilincine varmaktadır.
Beatles'lar sorumlu bir gençlik yetiştirmekle, bir yerde politik bir sorumluluğun
altına girmiş sayılırlardı. Şarkılarında işledikleri temaları incelersek
dine, yerleşik düzene, Vietnam savaşına karşı eleştiriler buluruz... Tüm
bunların ilerici bir hareket doğurmaması olanaksızdı. İşte bunun için
olsa gerek, Amerikan hükümetinin şimşeklerini üzerlerine çekmişlerdi.
Tanrıya yönelik bir şakaları bahane edilerek ABD'deki turneleri başarısızlığa
uğratılmıştı.
Aynı durum Joan Baez için de geçerlidir, çeşitli nedenlerden dolayı Amerikan
yetkilileriyle sürekli olarak başı derde girmiştir. Ya Bob Dylan! O da
çarpıcı bir müzik ve şiirle tekellerin gücüne karşı koyması açısından
önemli bir halk şarkıcısıdır. Tabii onu da etkisiz hale getirmek için
ellerinden geleni yaptılar. Hem de en kısa zamanda! Tıpkı hipi hareketi
gibi... Yerleşik düzene karşı gelen bu hareketi, Amerikan hükümeti esrar
ve ahlak bozukluğu gibi unsurların yardımıyla ustaca yok etmişti.
Beatles'lar, Joen Baez, Bob Dylan, hipi hareketi şimdi de pop müzik; aslında
bunların hepsi başından yokolmaya mahkumdu. Çünkü yaratıları somut bir
ideolojiye bağlı olmayıp sağlam politik bir yapının temellerine dayanmamıştı.
Tıpkı Fransa'daki 68 hareketi gibi! Yine de Bob Dylan ve Beatles'lar bir
halk sanatı akımının öncüleri sayılırlar. Çağdaş bir halk trajedisi olan
Hair bu akımdan doğmuştur.
Antik Yunan şairleri eserlerini, onlara özgü mitleri işleyerek ve bu mitlere
“dionysiaque” (Şarap Tanrısı Baküs'e değin) şarkılar katarak oluştururlardı.
Hair'in yaratıcıları da çağdaş mitleri kullanmışlardı: Zenciler, homoseksüeller,
Amerikan bayrağı, Vietnam, esrar vs... Yani gençliği allak bullak eden
tüm unsurları! Bunlara halk müziğini de katarak, olağanüstü boyutlara
ulaşan çağdaş bir trajedi oluşturmuşlardı. Ben de Ölen Kardeşin Ezgisi'ni
bestelemekle benzer bir girişimde bulunmuştum. Yunan trajedisinin iki
temel öğesini kullanarak: Mitleri ve halk müziğini. Yunanlılar için çağdaş
bir mit olan iç savaş dramını dönemimizin halk şarkıları biçiminde işlemiştim.
Ama ne yazık ki, Hair örneğinde de, az önce belirttiğim eksiklikle karşı
karşıyayız: Gerçek bir politik iradenin yokluğu! Bir kez daha sanatçılar
ideolojiden çok önsezi tarafından güdümlenerek yarı yolda durdular. Şimdi
artık, tekrar kavuşulan halk kaynaklarından kopmadan, daha biçimlenmiş,
daha iddialı, daha politik içerikli eserlerin yaratısı için uğraş vermeliyiz.
Bunlar Amerikalı, Yunan ya da hangi ulustan olursa olsun, halkın ruhunu
eksiksiz ifade edecek eserler olmalı!”
- “Doğu bloku ülkelerinde pop müziğin, kapitalizmin kokuşmuşluğunun simgesi
karamsar bir müzik olarak damgalanmasını nasıl açıklarsınız?”
- “Bunun Sovyet gençliğinin görüşü olduğunu sanmıyorum. En azından Sovyetler
Birliği'nde yaptığım gezilerde böyle bir duyguya kapılmamıştım. Sosyalist
iktidarların temel sorunu gençliğin kendini Batı müziğine iyice kaptırıp
kendi müzik geçmişini yadsımasıdır. 1966 yılında, 70.000 kadar öğrencisi
olan Kazan Üniversitesinde öğrenciler, onurumuza bir tür kutlama düzenlemişlerdi.
Üç orkestra bizim için çalmıştı. İlki 'New - Orleans' tipi caz, diğeri
'sophistica- ted', üçüncüsü ise 'poz' caz! Yerli hiçbir yaratı yoktu.
Bu yolculuk sırasında, yeni yarattıkları ve biraz sirtakiyi andıran bir
dans için müzik bestelememi istemişlerdi. Kabul etmedim! Bu tamamen gerçeklerden
kopuk, laboratuar çalışması gibi bir şey olurdu... Modaya karşı da tutumları
aynıydı. 1957 yılında Moskova'dayken bir blucin giydiğimi hatırlıyorum.
Bilmiyorum, kaç genç onu benden satın almak istemişti.
Ama sosyalist ülkelerde asıl ciddiye alınması gereken bir başka sorun
var bence. Yeni toplum, sanatçılar için elinden geleni yapmış. Tüm gereksinimlerini
karşılayacak dernekler kurmuş. Sanatçı bu dernekler aracılığıyla konser
ve tiyatro salonlarını, yayınevlerini vb denetleyebiliyor. Yine bu dernekler
sayesinde her türlü maddi sorunlardan kurtulmuş olarak rahat bir yaşam
sürebiliyor; halk tarafından seviliyorsa, çok başarılıysa, şehirde bir
dairesi, dağda, köyde ya da deniz kenarında bir, iki ya da üç evi olabiliyor;
işi gereği yolculuğa çıktığında, kendisinin ve ailesinin tüm masrafları
karşılanıyor; gittiği yerde ona konut, piyano gibi gereksinimler sağlanıyor.
Ama ne yazık ki, burada çok daha zor şartlar altında çalışan ve maddi
durumları pek parlak olmayan sanatçılar, sosyalist ülkelerdeki sanatçılara
göre kitlelere daha yakın. Rahatlık içinde yaşayan sosyalist sanatçılar
eleştirici bakış açısını yitiriyor, artık kendi kendilerine sorular yöneltmez
oluyorlar. Gözlemlerime göre bir sürü dahinin yetiştiği bu ülkelerde yaratıcılık
düzeyi oldukça düşük. Bunun başka bir nedeni de olabilir; tıpkı Batıda
olduğu gibi en yetenekli gençler fen ve teknoloji gibi çağımızda önde
gelen bilimleri yeğliyorlar... Genç Beethoven'ler fizikçi olup çıkıyorlar
artık! Ama yine de kanımca sosyalist ülkelerde sanatsal yaratıcılık pek
zayıf...
Kişisel olarak çağdaş sosyalist müzisyenleri iki büyük kategoriye ayırırım:
Uluslararası akıma uyan katıksız sanatçılar ve folklor yapanlar. İlk grubun
yaratıcı girişimleri, zihinlerde pek çok soru uyandırır. Örneğin Şostakoviç
ve Stravinski'yi ele alalım. Komünist olmaktan çok uzak olan, tüm yaşamını
ABD'de geçiren Stravinski, tüm bunlara karşın halkın ruhuna çok daha yakındır;
Beşler Okulu'nun ve özellikle Mussorgski'nin yolunu izleyerek Rus halk
müziğinin gelişimini Şostakoviç'ten çok daha iyi kavramıştır. Buna karşılık
gerçek bir dahi olan Şostakoviç Rus müzik geleneğinin tamamen dışında
kalan Avrupa senfonist ve dodekafonist akımlarının adeta tutsağı olmuştur.
Batılı müzisyenleri körü körüne izleme eğilimi sosyalist bestecilerde
oldukça genelleşmiş bir eğilimdir. Bu da kendi müzik geleneklerinin, yani
kitlelerle kurabileceği diyalogun zararınadır doğal olarak!
İkinci kategoriye gelince, folklor müziği üretenleri kapsar. Ama bu alanda
yaptıklarına yaratı denemez! Yeniden yaratmadır... Varolan folklorik materyal
ele alınır, mümkün olduğunca iyi işlenir ama ona yeni bir şey katılmaz.
Bir müze sanatıdır bu! Pek tutulduğunu da sanmıyorum. Folklorun yeniden
canlanması için, büyük bestecilerin, geçmişten arta kalan öğelerden yararlanıp
yerli geleneğe dönemimizin boyutlarını kazandırarak yeni bir müzik biçimi,
yeni danslar yaratması gerekir. Böyle bir esere henüz rastlamış değilim.
Bir yandan burjuva sanatçıların çizdiği yolu hiç tartışma konusu yapmadan
izleyen entellektüel eserler var, öte yandan da folklorik müzik, yani
müzelik müzik! Ama halkla doğrudan bir içiçelik oluşturan ve ülkesinin
ruhunu yansıtan özgün bir eser yok denilebilir.”
- “Anladığım kadarıyla tam bir başarısızlık saptaması bu anlattıklarınız.
Doğu bloku ülkelerindeki sanat düzeninin mahkum edilmesi!”
- “Gerçekten de başarısızlık sözkonusu. Sanırım sanatçı ile halk arasında
daha dolaysız bir ilişkiye dönme zamanı gelmiştir. Salt tanımlar yapmakla,
sanat sisteminin halkın ilgi alanının dışında kalıplaşmasına göz yummakla
bu amaca asla varılamaz! Bir laboratuar sanatının da oluşmasında kuşkusuz
büyük yarar vardır: Ses materyelinin, ses kalitesinin yenilenmesinde,
tonal sınırların aşılmasında, atonalizm ve asenfonizm alanında araştırma
yapılmasında örneğin... Her sanatta olduğu gibi müzikte de bir deney alanı
gereklidir. Ama bunun giderek soyut bir hal almasına karşıyım. Deney alanı,
halkla temas halinde canlanıveren sanat eseriyle içiçe olmalıdır. Halka
her an yetki verilmelidir. Demokrasi sanat içinde de gereklidir. Karar
yetkisi halkın ellerinde olmalıdır.
Aynı düşünce düzeni içinde, üniversite ünvanlarının belirleyici rol oynadığı
bir siteme karşıyım. Konservatuar mezunu olup bir diploma aldığım için
besteci değilim. Bir ünvan sayesinde müzisyen olup maaşımı almaya, gönül
rahatlığıyla belki de kimsenin ilgisini çekmeyecek eserler bestelemeye
hakkım yok. Yo hayır! Besteci, ozan ve yazarın, gerçek söz sahibi olan
halkla her an karşı karşıya gelebilmesi gerekir. Eser onun için yaratılır,
salt onun için! Halk onu yüreklendirirse sanatçı da yol alır. Halk beğenmezse
sanatçı boyunun ölçüsünü alır.
- “Biraz tehlikeli bir görüş değil mi? Çağdaşları tarafından benimsenmeyen
çok sayıda sanatçı olmuştur. Çok büyük sanatçılar! Onları mahkum mu etmeli?”
- “Doğru, bazıları çağdaşları tarafından zamanında benimsenmemişlerdir
ama bu özel durumları genelleştirmemek gerekir! Müzikte haksız yere dışlananların
sayısı çok azdır. Öyleleri için özel bir durum söz konusu olmuştur.
Sanırım içtenlik dolu bir sanatçı halktan asla korkmaz ve halka da tüm
kalbiyle diyalog kurmaya çalışan kişiyi asla küçümsemez. Yaratıcıyla halk
arasında gerçek ve dolaysız bir diyalog kurulması için gerekli ortam ancak
sosyalist bir toplumda oluşabilir. Olgun ve bilinçlenmiş bir halk kitlesi
o zaman tek karar sahibi olur... Herhangi bir sistemin içinde, 'dahi'
diye nitelenecek olanları seçme ya da kitlelere kapalı olan eserlere 'dahiyane'
etiketini yapıştırma yetkisine sahip insanların varlığına katlanamıyorum!
Böyle bir durumda eleştirmeni eleştiren kimdir? Kimdir onu kontrol eden?
Benim için sorun açık: Halka güven duyulur ya da duyulmaz. İnanılır ya
da inanılmaz. Eğer halka güven duyulursa, ona gereken tüm yetkiler verilmelidir.
Hâlâ bazı ayrıcalıkların elinde tuttuğu, sanatsal hegemonyaya bir son
vermek gerekir. Yaratıcılığıyla halk arasındaki doğrudan ilişkiye tekrar
dönülüp aracılardan vazgeçilirse, sanatçılar onca zamandır kesilmiş olan
diyalogu yeniden başlatabilirler. O zaman da gelip bana yaratıcılığın
gönül okşayıcı bir demagojiye kayacağını söylemesinler. Halkın öyle kolay
kolay kandırılmayacağını pekala biliyoruz. Hem öyle bir durum çıkagelse
bile, onu da sistemin kendine tanıdığı bir lüks gibi görmeliyiz... Gerçi
bu tür durumlar pek sık yaşanmaz! Yetenekli olan, ama en başta kâr sağlamayı
amaçlayan bazı kişilerin bir süre ortalıkta boy gösterdiklerini, sonra
da giderek halkın belleğinden silinip sonunda yok olduklarını görüyoruz.
Buna karşılık az tanınmış ama dürüst olan başkaları sessiz sedasız çalışmalarını
sürdürüyorlar. Onlar zamanla giderek ünleneceklerdir. Zamanla halkla birlikte
sanatın baş yargıcıdır. Halkın zamanı vardır. Halk zamanın ta kendisidir.
Bir uygarlıktan kalacak mirasın içeriğini saptayacak olan odur. Zamanın
süzgeci dedikleri, halkın süzgecinden başka bir şey değildir. Halk her
yerde ve her zaman olduğu gibi son söz sahibidir.”
- “O halde sosyalist ülkelerde Siniavski, Daniel Soljenitsin gibi 'olayların'
yeralmasına nasıl bir açıklama getirebilirsiniz?”
- “Bu 'olay' lara açıklama getirmek, kültür sorunlarından ayrılıp politika
alanına girmek olur. Sosyalist de olsa, her toplumda görüş ayrılıklarının
yer alması çok doğaldır. Bir yandan sesini duyurmak, düşüncelerini özgürce
dile getirmek, yazı yazmak ve beste yapmak isteyen yaratıcı vardır, öte
yandan da değer yargıları ve kendine özgü korkularıyla halk!
Birçok kez Sovyetler Birliği'ne gittim. Her gittiğimde de şu gerçeği saptadım:
Halk kendi oluşturduğu sisteme sıkı sıkıya bağlıdır. Sosyalist sistem,
ancak büyük kavgalardan, devrimlerden, Nazilere karşı kanlı mücadelelerden
ve kapitalist kampa karşı soğuk harpten sonra yerleşebilmiştir. Haliyle
sosyalist ülkelerin kitleleri, neredeyse tek vücut oldukları bu sisteme
yönetilen eleştirileri pek benimsemez!
Günümüzde Stalin politikasının analizi yapılırken biraz fazla kolaycılığa
kaçılıyor bence! Bazılarının yaptığı gibi, Stalin politikasıyla Nazizm
arasında paralellik kurmak mümkün değildir. Çoğumuz bunun bilincindeyiz.
Nazilerin yenilgisinden sonra Atina'nın tek tek her mahallesini kurtardığımız
zaman yaşamış olduğumuz deneyimi anımsamamız yeterlidir. Kişisel olarak
halk terörizminin ne tür boyutlara ulaşabileceğini görmüştüm: Feciydi!
Bunu burjuvalar, işbirlikçilik yapmış olmakla ya da halkın gücüne karşı
gelmekle suçlanan kişiler de gayet iyi anımsarlar. Parti üyesi ya da halk
ordusundan olan bizler, halkın nefretine ve kinine gem vurmaya çalışarak
arabuluculuk yapmış, hatta bazen kurtarıcı rolü oynamıştık. Yüzyıllar
boyu bir sınıfın baskısı altında yaşamış ve birdenbire özgürlüğüne kavuşmuş
bir halk, eskiden ona baskı yapanla özdeşleştirdiği herhangi birine karşı
acımasızdır. Sovyetler Birliği'nde, terörizm bir halk akımı olmuştu! Ezilenler
nihayet çektikleri acıların öcünü alıyorlardı... Haliyle eleştiri gerekse
bile, her zaman benimsenmemesi çok doğaldır. Bu görüş açısı içinde Soljenitsin
çok ileri gitmişti, belki de fazla ileri. İlk aşamada tutuklanmasıyla
ilgili yazılar yazıp Stalin politikasını suçlamıştı. Olabilirdi! Ama daha
ileri gitti ve Lenin'e saldırdı, Sovyet sisteminin kendisini suçladı.
İşte bu çok vahim... Hele hele konunun günümüzdeki kapsamı içinde. Sovyetler
Birliği'ne karaşı olan uluslararası çıkarlar herkesce bilinir. Özellikle
Amerikalıların eylem biçimleri bellidir: Tüm yadsımalarına karşın güttükleri
amaç Sovyetler Birliği’nde yaşayan halka yardım etmekten çok, hegemonyalarını
ve kârlarını sürekli olarak tehdit eden sosyalizmi yıkmaktır. Bundan yola
çıkarak Sovyet halkının zaman zaman aşırıya kaçsa bile, neden hep tetikte
olduğu anlaşılır. Yine de Partinin tutumunun hâlâ fazlasıyla 'Stalinci'
olduğunu söyleyebiliriz.
Günümüzde Partinin ideologları yaratıcılara salt basit propagandacı gibi
bakmaktan kendilerinin alamıyorlar. Sanatçıları, emperyalist ve burjuva
ideolojisini ve düşüncelerini kolayca benimseyecek tehlikeli kimseler
olarak görüyorlar. Sosyalist toplumda, şehirliyle köylüyü, entellektüelle
emekçiyi, aydın tabakayla üretici sınıfı karşıt kılan uyuşmazlığın yok
olacağı beklenmişti. Ama bu aşamaya henüz gelememişiz. Nedeni, kanımca
kültür devrimi gibi yüce bir düşünceden vazgeçilmesidir.
Partinin saplantı haline gelmiş korkusu, sanatçıların Parti üyelerinden
daha önemli bir yer işgal etmeleridir. Oysa sanatçıların yeri asla bu
değildir. Sanatçının oynayacağı rol kitlelerin ta içinde olmalıdır. Ozanın
ruhu, bestecinin, sanatçının, halkın ruhu özgürlüğe doğru bir ilerleyişten
başka nedir ki! Yaratıcı, kitlelerin özgürlüğe duydukları isteğin ve gereksinimin
bir sözcüsü olur. Sanatçı ile ideolog arasındaki uyuşmazlık, rejimin halktan
korktuğunu, dolayısıyla henüz amacına ulaşmaktan çok uzak olduğunu göstermektedir.
Halka Ekim Devriminde yapmak istenildiği gibi, henüz tüm yetkiler verilmemiştir.
Rejimin kendinden emin ve güven dolu olsaydı halkın yargısını özgür kılar,
böylece Soljenitsin'i Parti yerine halk yargılamış olurdu. Halk sanatçıyı
ne şekilde cezalandırabilir? Kitaplarını satın almayarak, müziğini dinlemeyerek...
Bu durumda sanatçının tek çaresi suskunluğa gömülmek ya da yaratış biçimini
değişmek olur. Böylece Partinin, sert karalarla müdahale etmesine gerek
kalmaz!”
- “Kültür devriminden sözedilince akla hemen Mao Zedung ve Çin deneyimi
geliyor. Kültür devrimiyle neyi kastediyorsunuz?”
- “Kültür devrimi diye adlandırdığım şeyle Çin deneyimi arasında bir takım
benzerlikler var, özellikle de belli ortak kaygılar. Şimdiye dek sosyalizm
neredeyse mekanik bir şekilde burjuva sanatçıların çizdiği yoldan hiç
şaşmadan ilerlemiştir. Bu, düzeltilmesi gereken büyük bir hatadır. Yine
de, sosyalist toplum kuşkusuz hiçlikten varolmamıştır. Burjuva toplumundan
doğmuş ve ondan, yadsıyamadığı ve bence tümüyle yadsımaması gereken bir
miras devralmıştır. Örneğin Çinlilerin Beethoven'e ya da geçmişteki herhangi
büyük besteciye karşı yönelttikleri eleştirileri gülünç buluyorum. Aksine,
kültürümüze katkısı olan bu büyük sanatçılara minnet ve saygı duymalıyız.
Bu tutum, yeni gerçeklere daha yakın, daha uygun bir yol saptamamızı,
yani canlı bir halk sanatı oluşturmamızı hiç bir şekilde engellemez!
Şu anda Çin'de gerçekten olup bitenlere gelince, edindiğimiz bilgiler
herhangi bir değerlendirmede bulunabilmemiz için ne yazık ki yeterli değil.
Ben yine de orada, her şeyin fazlasıyla zihinsel bir biçimde gerçekleştiğini
sezinliyorum. Mao sekiz yüz milyon kişiye seslenen büyük bir ozandır.
Tüm yazdıklarının doğurduğu sonucu bilemiyorum. Üstelik, Çin uygarlığının,
estetiğinin, ahlak değerlerinin ve duygusallığının Avrupalı dünyamızla
hiçbir ilgisi olmadığını unutmamalıyız. Yine de salt ilkeleriyle ele alınırsa
Mao'cu teze tamamen katılıyorum: Kültür olayını tekrar gözden geçirmeyen
bir devrimin tam olamayacağı, öte yandan Partinin temel yapılarını tartışma
konusu haline getirmeyecek bir kültür devriminin düşünülemeyeceği. Çinli
yöneticiler, mevcut biçimiyle Parti ile gerçek dünya arasında bir çelişki
olduğunu görünce gerçek dünyayı, yani yaşayan kültürü yeğlediler. Şimdi
uygulamadaki durum anladığım kadarıyla şöyle özetlenebilir: Parti örgütünün
hakkından gelmek için yürürlüğe konan mekanizma bir işe yaramayınca, eskisi
yerini yeni bir örgüte bıraktı. Bir başka değişle Partide yalnızca yüzler
değişti. Bu arada Çin halkını anlatan ve onun da katılımını sağlayan bir
sanatsal dinamik doğmuş mudur? Bilemiyorum. Korkarım, başlangıçta varolan
büyük düşünce, inceleme düzeyini aşamadı ve bu düşünce kültür devrimi
tam anlamıyla gerçekleşmeden birkaç fikir yazısı içinde yokolup gitti.
Nedir kültür devrimi? Ne kültürün içinde ne de kültür aracılığıyla gerçekleşen
bir devrimdir. 'Ulusal Rönesans' toplumun varmak üzere devrim ile kültürün
bütünleşmesidir. Düşlerimizdeki toplumu mümkün olduğunca betimlemenin
gereğine inanıyorum. Bu 'düşler' söz konusu toplumu inşa edecek olan gelecek
nesiller tarafından devralınmayacağına göre bizler, ancak genel hatlarını
belirtmekle yetinebiliriz; onların da belki pek azı varlığını sürdürecektir.
Dolayısıyla bugünden ayrıntılar üzerinde kapışmanın gereksiz olduğunu
düşünüyorum.
Sosyalist şemaya göre düzenlenecek olan bu toplum, tüm üyelerine en yüksek
düzeyde özgürlük sağlayacaktır: Üretimin yeniden düzenlenmesi sayesinde
yoksulluk son bulacak, emek köleliği ortadan kalkacak, artık makinalar
insanoğlunun yerine iş gördüğünden o, sadece gününün en fazla iki saatini
üretime ayıracaktır; bireyin her tür bilgiye kolayca ulaşabilmesi ve yeni
düşüncenin oluşumuna yaratıcı bir biçimde katılabilmesiyle manevi az gelişmişlik
son bulacaktır; herkesin sorumluluk taşıması ve her konuda fikir yürütüp
karar verebilmesiyle de sorumsuzluk kavramı yokolacaktır. Bu yüce amaçlara
erişebilmek için, devrimci değişiklikler iki alanda yürütülmelidir. Birincisi
ekonomik ve sosyal planda, ikincisi ideoloji ve kültür alanında... Ulusal
zenginlik kaynakları ve üretim araçları halkın elindedir ama, aynı zamanda
da halk eline geçeni en iyi biçimde değerlendirerek ilerlemesini sağlayacak
ideolojik ve kültürel olgunluğa erişmiş durumdadır. Herkes düşünsel ve
sanatsal kültür sorunlarına kafa yormaya, kendini bu konuya hasretmeye
hazırdır. Kısacası 'Ulusal Rönesans' diye adlandırdığımız toplum, filozofların
ve ozanların toplumudur; bilim adamlarının, sanatçıların toplumudur.
'Ulusal Rönesans' toplumunda, kitlelerin kültür hareketi, üyelerini, yüksek
politik, sanatsal ve manevi amaçların ortaklaşa saptanması temelinde birleştirir.
Herkes, bütün kademelerde, bu gelişimin 'içeriğini' yönlendirmek üzere
grup içi ve gruplar arası ilişkileri belirleyen sistemlerin seçiminde
inisiyatif sahibidir ve sorumluluk taşır. Dolayısıyla kitle hareketi,
elbirliğiyle kazanılan Vatan, Demokrasi, Barış, Sosyalizm ve Özgürlük
mevzilerini hem ulusçu hem de insancıl ve enternasyonalist duygularla
her an savunmaya hazırdır. Ortak mücadele içinde bilinç keskinleşir, aydınlanır
ve gelişir; tüm sosyal çevreyi ve onun da ötesinde bütün tarihi çevreyi
alevleriyle tutuşturabilir; bilinç her an Güzelin ve Doğrunun rengarenk
çağlayanlarında yıkanmaktadır. Ve böylece insanoğlu, dünyadan kopuk ve
yalnız olmadığı için dolu dolu yaşar. Nitekim komşusuyla ve tüm dünyayla,
politik ahlaki ve manevi aynı ülküleri paylaşma duygusunun verdiği mutluluktan
daha büyük bir mutluluk olabilir mi?
Bilinçli, olgun ve sorumlu olan bu kitle hareketi sürekli bir devinim
ve yenilenme içinde olup ilk ve tek sorumluluğu taşır; okulda, fabrikada,
mağazada, orduda, mahallede, köyde, komünde ve Devlet örgütü içinde sözünü
kabul ettirir... Bir başka deyişle politik hareketle özdeşleşir.
Ülkemizde, somut tarihsel ve toplumsal gelişmeler kadar kültürel sanatsal
ve halk geleneği de kitlesel kültür hareketinin temellerini oluşturmuştur.
1821 yılından, Polytechnique olaylarına dek binlerce gösteri, mücadeleci
kültürün oynadığı rolü ortaya çıkarmıştır. Gerçekten de halkımız, hem
şarkı söyler, hem savaşır. Şarkı söyler derken, düş kurduğunu, düşündüğünü,
inandığını, yüce ve aydınlık amaçlara ulaşmak istediğini kastediyoruz...
Yeni bir ülküye bağlandığı zaman, alev alev yanan bir çıradır, tarihi
biçimlendiren bir güçtür o!
'Ulusal Rönesans' toplumun oluşmasını beklerken ilerici hareketin bir
yükselip bir geri çekilişine seyirci kalmamak zorundayız. Hareketin ilerleyişi
dalgaları andırır... İlerlemenin yolu, tarihin yolu dümdüz değildir...
Dalgalar gibi hareketlidir. Bir aşağı bir yukarı, bir ileri bir geri gider
gelir. İlerici hareketin her yenilgisinde, gerici güçler yol alır. Ama
her bir yenilgide gelecekteki halk zaferlerinin tohumu ekilidir. Bazen,
zamansız doğan bir devrimin getirdiği fedakarlıklar devrimci düşüncenin
etkili bir biçimde yayılmasına yolaçar: Paris komünü, 1905 Rus Devrimi,
Allende'nin Şili'de kurmuş olduğu Ulusal Birlik gibi... Halkın bir yenilgisini
asla kesin olarak görmemeliyiz; çünkü, tarihin de kanıtladığı gibi, başarısızlıklar
nihai zaferle sonuçlanır.”
- “Aslında halktaki cevheri toparlayıp eserlerine yansıtan sanatçı, eğer
yetenekliyse, halkın kendisi tarafından benimsenmeden de bir ilah gelebilir.
Giderek çok önemli bir politik rol üstlenebilir. Öyle değil mi?
-”Sanatçılar bunun bilincinde her zaman varmamış da olsalar, halkın nezdinde
her zaman önemli bir rol oynamışlardır! Kitlelerin, kendilerine düşen
görevlerin, medeni ve politik haklarının bilincine varmış oldukları da
bu dönemde, sanatçının oynayacağı politik rol her zamankinden de önemlidir.
Ancak bu görevin ne anlama geldiğini iyice kavramak gerekir. Yıldızı parlayan
sanatçı halkı etkiler, eğitimine katkıda bulunur, yol gösterir, sırasında
onu coşturur. Öyleyse, uzun, orta ve daha kısa vadede, çok geniş kapsamlı
bir roldür sözkonusu olan. Sanatçı sorumluluklarının iyice bilincine varmalıdır.
Aksi halde, tuzağa düşürülme, başkaları tarafından kullanılma ve böylece
halkın çıkarlarına karşı gelme tehlikesiyle karşı karşıya kalabilir.
Her bireyin politik görüşlere sahip olmak, onları dile getirmek ve bu
uğurda mücadele etme hakkıdır, hem de ödevi. Sanatçının bu konuda herhangi
bir bireyden farkı yoktur. Hatta önder olduğu oranda daha da sorumluluk
taşır. Antik Yunan'da politik yaşama katılmayı reddeden kişi sürgüne yollanarak
cezalandırılırdı. Ama o zamanlar, bizim örnek almamız gereken olgun sorumlu
bir toplumdu sözkonusu. Politik bilinçlenmeden yoksun bir sanat varolamaz.
Kültür, devrimin mayasıdır; özgürlüğe doğru karşı konulmaz ilerleyiş,
demokrasi ve halkın iktidarı ele geçirmesi, kültürün ektiği tohumlar sayesinde
gerçekleşir. Varlıklı sınıfları bu denli çok korkutmasının nedeni de budur.”
- “Bazıları sizi nayif bir sanatçı olmakla, kitleleri müzinizle ayaklandırıp,
politik yanılsamalara sürüklemekle suçluyor. Bu, sanatçının politik etkinliğini
yadsımanın bir biçimi olabilir mi?”
- “Bazı politik tahlillerimde gerçekten de hata yapmış olabilirim. Ama
kim yapmadı ki! Ben en azından bunları kabullenmek üstünlüğüne sahibim.
Ama bana nayif damgası vurmalarına asla katlanamam! Nayif değilim. Otuzbeş
yıldır ilerici hareket içinde mücadele vermem, binlerce saat toplantılara
katılmış olmam, binlerce söylev dinleyip binlerce söylev vermiş olmam,
yeraltında geçen günlerim, on kez tutuklanıp hapse atılmam, dövülüp işkence
görüp sürgüne yollanmam... Önce milletvekili, ardından da Yunanistan’ın
en büyük gençlik haraketinin başkanı seçilmem, direnişe ilk çağrıda bulunanlar
arasında olmam! Tüm bunlar nayifliğin ve değişkenliğin bir göstergesiyse,
söylenecek söz bulamıyorum!
Sanatçının politikacıya göre üstünlüğü, halkla doğrudan ve sürekli ilişkisinin
doğurduğu önsezisidir; sanatçı, doğal olarak onun sözcüsü durumuna gelir.
İşte burada sol politik örgütlerin yapılarında varolan, en azından kültür
devrimi sosyalizm arayışının temel unsuru olarak kabul edilmediği sürece
varolacak olan bir çelişkiye dokunuyoruz. Örgüt adamlarının çoğu için
kültür ya boş zamanları değerlendirmeye yarayan bir eğlence ya da sadece
bir propaganda aracıdır. Oysa aslında kültür, bir yaşama sanatıdır, günlük
yaşamdır... belirtici yönü ‘oyalayıcı’ gibi görünse bile... Sanatçı salt
eğlendiren biri değildir. Ekonomist, bilim adamı ya da filozofla aynı
düzeyde tutulmalıdır. Ne var ki, profesyonel politik kadrolar kendi özel
alanlarına ait olarak gördükleri her hangi bir şeyi paylaşmasını pek sevmezler!
Bizzat halkın lider olarak tanıdığı sanatçı neden politik önderlik yapamaz
olsun? Pablo Neruda, Aragon, Satre ve diğerleri, salt ozan ya da filozof
olarak mı tanınırlar? Siyasal bakımdan da önemli rolleri yok mudur?”
- “Sizce Yunan kültür hareketinin bir numaralı hedefi ne olmalıdır?”
- “Bugünden yarını düşünen bizler, sayıca epey fazlayız. Yunan devrimci
halk hareketinin özgün bir ideoloji ve özgün bir ruh taşıdığına inanıyoruz.
Bundan böyle, hedefimiz, sosyalizm yoluyla ulusun yeniden doğuşudur. Yunan
halkının düşünce, felsefe, bilim ve sanat alanında yaratıcı gücünün ortaya
çıkması anlamına gelen bu yeniden doğuşun gerçekleşmesinde, sosyalizm
vazgeçilmez bir evredir. Yunanistan'ı, her bireyin yeni bir uygarlığın
kuruluşuna katıldığı üstün bir yer haline getirebilmemiz ancak bu şekilde
olur. Uygarlık, her devrimci hareketin temel direğidir, ruhudur.
Bu amaca büyük sosyal dönüşümler gerçekleşmeden ulaşamayacağımızı biliyor
ve politik, ideolojik, sendikal örgütlenmenin gerekliliğine kesinlikle
inanıyoruz. Ama aynı zamanda kültürün de kitleleri siyasallaştırmak kadar,
devrimci bir unsur olduğu görüşündeyiz. Tüm bunlar bir bütündür. Kültürel
mücadeleyle politik mücadele arasına sınır çizilemez. Bu bizim açımızdan
özellikle geçerlidir. Zira ülkemizin tüketim toplumu sistemine girmesi
onu uluslararası tekellere hiç olmadığı kadar çok bağımlı kılacaktır ve
bu da az şey ifade etmez. Albayların yerini doların almasına izin verirsek
kendimizi şu anda Batı Avrupa'nın yaşadığı durumda buluruz. Avrupa'da
hakim olan albaylar değildir ama tekeller ve kapitaldir. Bunlar da iktidarları
sayesinde kendi kültürlerini ve ideolojilerini zorla kabul ettiriyorlar.
Daha uzun bir süreç içinde sosyalist bir toplum oluşturmayı tasarlamakla
birlikte, bu türden bir saldırıya karşı şimdiden hazırlıklı olmalıyız.
Ama biz Yunanlıların diğer Avrupa ülkelerine göre bir üstünlüğümüz var:
Canlı bir halk müziğine, canlı bir halk kültürüne sahibiz, onları korumalıyız.
Bu eşi bulunmaz hazinenin yozlaşmasına ya da yokolmasına izin veremeyiz.”
- “Yaşayan bu halk müziği nasıl bir müziktir?”
- “İlk önce bir uyarıda bulunmalıyım, Yunanistan açısından gerekmese de:
Halk müziği, plak satıcılarının piyasaya sürdüğü yapay, ucuz ve demagojik
'hit'ler değildir. Apayrı bir şeydir. Yunanlılar için müzik, özelikle
şarkı, müzelik olmanın çok ötesinde, yaşayan bir gerçekliktir. Uygarlığımızın
temel taşlarından biridir ve öyle olduğu içinde çok kalitelidir. Ama en
büyük özgünlüğü hâlâ yaşamakta, hâlâ gelişmekte oluşudur. Halk müziğimizi
özet olarak iki ana bölümde ele alabiliriz: Demotik müzik; folk müziği
de denebilir, kırsal bölgelerin ve adaların müziğidir, köy danslarının
ritmine uyan sesleri ve vurguları oldukça serttir. Diğeri laik müzik ya
da çoğu zaman adlandırıldığı gibi popüler müzik şehirlerin müziğidir,
haliyle daha yakın bir geçmişi vardır, en değerli simgelerinden biri buzuki
denen çalgıdır. Bu iki tür müzikten başka bir de dinsel törenlerin müziği
vardır, dinsel niteliğinin ötesinde de çok sevilen bir müziktir.”
- “Halk müziğine katkınızı ne şekilde tanımlarsınız?”
- “İki değişik düzeyde ele alabiliriz. İlk katkım, basit bir saptamaya
verdiğim cevaptı: Yunan halk şarkısının melodik düzeyi daima çok yüksek
olmasına rağmen, metinleri giderek iyice bayağılaşmış, sonunda ucuz türkücüklerin
düzeyine inmişti. Şiirimizin kalitesi düşünülecek olursa bu son derece
aptalca bir şeydi. Sanırım şiirlerle müziği biraraya getiren ilk çağdaş
Yunan müzisyeni ben oldum. 1959 yılında Yannis Ritsos'un bir şiiri üzerine
bestelediğim ilk şarkı dizim Epitafios ile gerçekleştirdim bunu! Bir tür
kumardı benim için. Girişimimin doğruluğuna inanıyordum ama bu girişimin
kitlelerde yankı uyandırıp uyandırmayacağı bilinemezdi. Halk şarkının
melodik düzeyine nihayet ulaşan bir metni hep beklemişçesine karşıladı
bu yapıtımı. Epitafios çok sevilen bir eser olup çıktı! Oysa hiçte 'kolay'
denecek türden değildi. Artık Yunan şarkısının yeniden doğuşuna ilk adım
atılmıştı. Bu yeni şarkı, aynı zamanda halk mücadelesinin bir silahı olmuştu,
zira metinleri tartışılmaz bir yazınsal değer taşımanın yanı sıra güzellik,
aşk ve şefkate övgüler sunmakla kalmıyor, özgürlük savaşına bir çağrı
niteliği de taşıyordu. Diktatörlerimiz bu konuda yanılmadılar. Kendileri
için fazlasıyla tehlikeli olabilecek bu tür şarkıları açıkça yasakladılar.
İnsanın ruhunu sıkan, uyuşturucu şarkıcıkları yeğlediler. Halk şarkısında
metnin rolü çok önemlidir. Daha da ileri giderek, metasenfonik diye adlandırdığım
müzikal alanda ağırlık metinde olmalı, müzik ise ikinci planda kalmalıdır
diyorum! Sanatçı, kitlelerle sorumlu bir diyalog başlatırsa, kitleler
de kendilerine nihayet yetişkin muamelesi yapıldığını hissederlerse, işte
o zaman vasatlığa asla yer kalmaz. Ayrıca, eminim her dürüst gözlemci
bana bu konuda hak verecektir, kitleler mantıklı ve somut saptamalara
gereksinim duyarlar: Yani kendi duygusal ve estetik algılayışlarının ötesinde
de, bir eserin anlamını usa yatkın bir biçimde kavramak isterler. Böylece
metin çok büyük önem kazanır... Sinemada görüntü, balede figürler gibi
bir başka somut dayanak olmazsa tabii! İşte bu nedenle, bence, yeni halk
müziği olan metasenfonik müzikte metine ağırlık verilmeli, müzikse ikinci
planda kalıp, metni destekleyip yüceltmelidir.
Yunan halk müziğine bir başka katkım da müzikal düzeyde olmuştur. Yaşadığımız
dönemde insan, müzik aletlerinin kullanımını unutmuş gibidir. Müzikse,
ya ayrıcalıklı bir sınıfın lüksü ya da bazı güçlülerin elinde kâr aracı
olmak gibi sahte bir ikilem içine hapsedilmişti. Böyle bir zamanda ona
yeniden saygınlık kazandırmak, yani en mükemmel kitle eğiticisi rolünü
ona yeniden kazandırmak gerekiyordu. Ve bu sadece müziğin mucizesiyle
gerçekleşecekti! Dolayısıyla, biçimden ve çeşitli 'hileler'den kaçınıp,
ne pahasına olursa olsun, müziğin gerçek ruhu olan melodiyi yeniden keşfetmenin
ve ona hakettiği yeri tanımanın gerekli olduğunu düşündüm.
Halkların müzikal dehası melodi yoluyla kendini göstermiş ve ifade etmiştir
hep! Eğer zamanımızın yaratış biçiminde belirgin özellik bu gerçeği yadsımaksa,
sebebi yaratıcıların kitlelere seslenmeyi gereksiz bulmalarıdır. Hatta
bir kaç on yıldır oldukça şaşırtıcı bir olgu dikkatimi çekiyor: Gittikçe
daha güç anlaşılır olmak, kapıları insanlara iyice kapamak için büyük
çaba harcayan garip bir akıma tanık oluyoruz Bu müzisyenlerin yarattıklarını
anlamayan ve onların her yeni bestesinde sayıları biraz daha kabaran çoğunluğun
tam bir yozlaşma içinde olduğu, bu eserleri kavrayamayacak kadar gerilediği
söylenebilir mi? Yoksa bu birkaç bestecinin, kendi çıkmazına saplandıkça
her gün biraz daha yalnızlığa itilen ve tam bir yozlaşma içinde olan bir
müzik ürettikleri sonucu mu çıkar bundan?
Melodi yalın duygusallığın ana kalıbına dönmüş ürünüdür. Yunan demotik
müziği bir ritme dayalı - çoğu zaman bir dans ritmine - sayısız melodiden
oluşur; o melodi ve ritimler ki, asırlar boyunca gelişmiş, değişikliğe
uğramıştır. Sıradan besteciler tarafından sürekli saptırıldığı için sonunda
tükenmeye yüz tutan bu otantik akımın ben içine daldım... Düşüncem şuydu
ki, olağanüstü zengin melodik dünyamız bizim için müthiş bir kaynak olabilirdi,
hâlâ da öyledir! Gerçek yaratışın yolunu, yani melodinin yolunu yeniden
keşfetmemle birlikte, dur durak bilmeden Yunan halkını ve yaşadığımız
dönemi, acıları, mutlulukları, düşleri ve düş kırıklıklarıyla anlatıp
durdum. Böylece halk müziği akımını tekrar canlandırmış oldum... O zamandan
beri bir kaç genç besteci de aynı yolda ilerlemektedir.”
- “Eserinizde pedagojik bir yöntem izlediniz mi? Kitlelerle diyalogu yeniden
kurduktan sonra, artık daha karmaşık bir yaratış düzeyine geçmeyi düşünüyor
musunuz?
- “Pedagojik sözcüğü biraz fazla duygusuz bence! Yine de sanatın kendi
içinde bir pedagoji barındırdığına inanıyorum; ama bu, sanatın bir eğlence
olarak kalması gerektiğini düşünmeye engel değildir. Sanat bir zevktir.
Ancak hoşlanılırsa, sanata yaklaşılabilir.
Bir yaratıcı olarak, amacım kuşkusuz yeni biçimler arayışı içinde daima
daha ileri gidebilmektir; ama bunun yanı sıra dinleyicinin tepkilerine
büyük bir duyarlılık gösteririm. Kitlelerle diyalogumu, büyük çoğunluk
tarafından kolaylıkla benimsenen, dolayısıyla pek fazla göz korkutmayan
bir müzik biçimiyle, şarkıyla başlatmıştım. Bunun ardından daha iddialı
bir aşamaya, şarkı dizisi türüne geçtim. Bu türün özelliği hem müzikal
hem de şiirsel yönden aynı konu üzerinde yazılmış şarkılardan oluşmasıdır.
Ve nihayet halk oratoryosuna vardım. Güç görülebilecek bu beste biçimini
, metin sayesinde- daha önce belirttiğim gibi halkın hayal gücü çok geniştir
ama soyut kavramlar ona hâlâ itici gelir- bir koro topluluğu, solistler,
özellikle de halk çalgıları sayesinde ulaşır hale getirdim. Yine de Odysseus
Elytis'in bir şiiri üzerine bestelediğim ilk halk oratoryosu Axion Esti'yi
halka sunmadan önce tam dört yıl beklediğimi söyleyebilirim. Şarkı dizilerimin
tamamen benimsenmesini, halka tam anlamıyla malolmasını beklemiştim. Bu
gerçekleşti ve çatısını Pablo Neruda'nın şiirinin oluşturduğu son bestem,
yeni halk oratoryosu Canto Genaral'i halk, olumlu bir şekilde karşıladı.
Halk ona sunduğumu özümseyip onunla özdeşleşebildiği oranda daha ileri
gidebileceğimi anlıyorum. Bugün artık Yunanistan'da hızla ilerleyip, iddialı
yapısal özellikleri olan metasenfonik eserler yaratabileceğini biliyorum.
Bunların halk tarafından sadece anlaşılmakla kalmayıp benimseneceğinden
de eminim.”
- “Bir dizi başarılı gösteriden sonra halk konserlerine son vermiş bulunuyorsunuz.
Bundan nasıl bir sonuç çıkabilir?”
- “Bugün en büyük istediğim tekrar sıfırdan başlamaktır. Daha 1967 yılında
onbeş müzisyenlik bir topluluğun (buzuki, bağlama, gitarlar, piyano, vurma
çalgılar ve şarkılar...) oluşturduğu halk konserleri dönemine, artık görevini
tamamlamış gözüyle bakıyordum. Yeni bir konser tipinin temellerini atmaya
başlamıştım: Halk müziğinin havasından kopmayan bir senfoni orkestrası
ve bir koro topluluğuyla gerçekleştirilecek konserler! Halk oratoryosu
fikrinin bende doğuşu böyle oldu. Pire Belediyesinin ve kültür merkezinin
bize gerekli kadroyla birlikte bir senfoni orkestrası, karma bir koro
topluluğu ve bir halk orkestrası sağlamasıyla oratoryo ağırlıklı bir dizi
konser düzenlemiştik. Sadece Axion Esti gösteriye sunulmayacaktı. Lycabette
Festivalinin ikinci haftasını Yunan halk oratoryosuna ve metasenfonik
müziğe ayırmak niyetindeydim. Bu düşünceden yola çıkarak genç bestecilerden
halk oratoryosunun belli başlı özelliklerini taşıyan eserler yaratmalarını
istemiştim. Bunlar halk çalgılarının kullanıldığı, ama aynı zamanda halk
gerçekliğine bağlı senfonik düzenlemeler içeren, yani metasenfonik eserler
olacaktı! Bu gösterimlerin Lycabette Tepesinde, 1967 yılının yazında gerçekleşmesi
öngörülmüştü. Ama diktatörlük tüm planlarımızı altüst etti!
Sürgündeyken, halkımızın özgürlük kavgasına katkıda bulunmak için halk
konserleri dizisini sürdürdüm. Ülkeme döndüğümde tam bir kaosla karşılaştım.
Seçimleri kaybettikten sonra bir kez daha sürgün yolunu tuttum ve halk
konserlerine başladım. (...) Tekrar döndüğümde ise bir Yunanistan turnesine
çıkmayı görev bildim. Bu, halkıma ve müziğe ödemem gereken bir borçtu...
Gerçeklerle yeniden karşı karşıya gelip müzik ve özellikle politika alanında
neler yapılması gerektiğini mümkün olduğunca açık görmeliydim!(...) Şimdi,
bir yıllık bir aradan sonra yeniden kendimi politik kavgaya adamam gerektiğine
inanıyorum. Atina, Patras ve Selanik'te, Pablo Neruda'nın Canto General'ini
gösterime sunduktan sonra, kendimi tamamen politik etkinliklere vereceğim.
Artık solun saatinin geldiğine inanıyorum. Bazıları kendi partilerini
kurdular, komünistler zıt fikirli iki gruba ayrıldılar; devrimci ya da
reformist grupçukların ise sayısı bilinmiyor. Ama gerçek gösterdi ki,
Yunanistan bugün gerçek anlamda ilerici bir örgüte gereksinim duymaktadır.
Şu anda bizde, eskiden çok daha olgun, aydın ve bilinçli bir kitle hareketinin
varolduğuna inanıyorum. Ama her an, her gün gerçeği yoklamamız gerek!
İşte bundan dolayı, ben de Yunanistan'la Eylül ayında tekrar bir diyalog
başlatacağım. Ama bu kez dolaysız, müziksiz!
Bu yeni bir aşama olacaktır. Ama politika yaparken de müziği düşüneceğim.
Belki de müziğe yepyeni düşünceler, tasarılarla dönerim!”
- “Bunları şimdiden açıklayabilir misiniz?”
- “Bunlar henüz salt önsezi düzeyinde. Herhangi bir açıklama yapmak için
zaman çok erken. Yunan müzikal gerçekliğinin şu anda tamamen değişmiş
olduğunu söyleyebilirim. Bunu iyi ya da kötü olarak nitelemekte acele
etmemeliyiz. Ama bir şeylerin değişmiş olduğu kesin!”
- “Bu değişikliği diktatörlüğün etkisine mi, yoksa sadece geçen zamana
mı yoruyorsunuz?”
- “Ülkemden yedi yıl kadar ayrı kaldığım için bu konuda daha da duyarlı
olduğumu söyleyebilirim. Yunanistan'da kalmış olsaydım, diktatörlük döneminde
bile her şey kesinlikle başka türlü olurdu. Ne de olsa yedi yıl ilişkim
koptu. Bu zaman süreci içinde ülkemle ilişkilerimi uzaktan uzağa, düşlerimde,
düşüncelerimde sürdürdüm. Somut, gerçek bir ilişki yoktu. Bu arada, benim
yabancısı olduğum, ancak bir kısmı diktatörlük tarafından şiddetle desteklendiği
için televizyonun geniş çapta yaydığı çeşitli besteciler, estetik ve ideolojik
akımlar ortaya çıktı. Dolayısıyla dinleyici değişti. Sakınmadan söylemek
gerekirse, zararlı etkisi olmuştur. Zamanımızda müziğin belli bir saflığı,
temizliği vardı. Bugün kalmadı. İyi mi kötü mü? Yorum yapmamayı yeğlerim.
Kesin olan şu ki tekrar diyalogu başlatmanın zamanı gelmiştir.
Politik gerçeklikle yeniden ilişkiye geçmek için Yunanistan'da bir müzik
turnesine çıkmam gerekmişti. Nisanla Temmuz ayları arasında gerçekleştirdim.
Şimdiyse ülkemi müzikal yönden yoklamak için konsersiz, politik bir geziye
çıkmam gerekecek!”
|