Ölmüşlerin Günü – Octavio Paz

Ölmüşlerin Günü – Octavio Paz


Biz Meksikalılar bayramlara ve düğün derneklere katılmaya bayılırız. İnsanları bir araya getiren toplulukları -zamanın akışını unutturacak herhangi bir olayı, insanlarımızı ve geçmişi anmak için düzenlenen tören ve şölenleri- hiç kaçırmayız. Tören ve şölensever bir halkız; bu sevgi, bizim duygularımızı kamçılar, zenginleştirir. Dinsel bayramlar, Meksika dışındaki çoğu ülkelerde ya küçümsenmiş ya da eleştiriye uğramıştır. Başkaları ne derse desin, halkın kendi yerel giysi ve danslarıyla, cırlak ya da çarpıcı renkleriyle, el fenerleri ve hava fişekleriyle, sepetinde meyvesi, elinde oyuncağı ile, o gün çarşı pazardan satın aldığı şeylerle birlikte katılabileceği pek az şölen yeri kalmıştır, bugünkü dünyada! Takvimlerimiz, Fiesta günleriyle doludur. En uzak yörelerdeki en küçük köylerden en büyük kentlerimize kadar, ülke halkının birlikte dua ettiği, bağırıp çağırdığı, coşup taştığı, kafayı bulup sarhoş olduğu ve, Guadalupe Bakiresi’yle Benito Juarez aşkına canlara kıydığı bayramlarımız var. Her yılın 15 Eylül gecesi saat tam on birde Grito (1) Fiestası’nı kutlarız. O gece, ülkemizin bütün alanlarında coşkun bir kalabalık bir saat boyunca hiç soluk kesmeden haykırır. Sonra bütün bir yıl boyunca susar. Aralık ayının 12’sinden bir önceki ve sonraki günlerde, zaman sanki durur ve bizi uzanamayacağımız, aldatıcı yarınlara doğru iteceğine, eksiksiz bir bugün sunar bize: Danslı, sevinçli, en eski ve gizemli Meksika ile vuslat’a ereceğimiz bir şölen günüdür o (2). Kendisiyle yarışan olaylarla kovalamaca oynamaktan usanan zaman, ilk başta olduğu gibi, yeniden salt mekân olur. Geçmişle geleceği uzlaştıran bir gün yaşanır.

Buna karşın, Kilisenin ve Devletin tüm fiestaları da yetmez bayram gereksinmelerimize. Kent ve köylerin azizleri ile onların koruyucu hayır duaları şaşmaz bir düzenle her yıl anılıp kutsanır. Onlara, mahalle ve esnaf derneklerinin yıllık fiestalarını, tören ve sergilerini de katmak gerek! Ve tek tek her birimiz -ister tanrı tanımaz, ister Katolik, isterse din konusuna aldırmaz, önem vermez olalım- kişisel koruyucumuzu, ona ayırdığımız özel bir günde kutlarız. Yılda toplam olarak kaç fiesta yaptığımızı, bu işe toplam ne kadar para harcadığımızı kimse doğru dürüst bilemez. Yıllar önce Mitla dolayındaki küçük bir köy yerleşmesinin belediye başkanına, köyün yıllık gelirini sormuştum. “3000 peso” dedi. “Çok yoksuluz. Ama bölge valisi ve Federal Hükümet gelir giderlerimizi denkleştirmede bize yardımcı oluyor.” Bu paranın nereye ve nasıl harcandığı yolundaki soruma karşılık olarak, başkan: “Çoklukla fiestalara, senyor!” dedi. “Küçücük bir köyüz ama iki tane azizimiz var.”

Beklenmez bir yanıt değil! Ülkemizin yoksulluğu, bayramlarımızın çokluğu ve savurganlığı ile ölçülebilir. Varlıklı ülkelerde pek az bayram tatili yapılır. Tatil için ne fazla bir zaman ne de aşırı bir istek vardır, tatil pek gerekli de değildir. Halkın yapabildiği daha anlamlı şeyler arasında tatilin göreli önemi azalır. Küçük topluluklar olarak her istediklerini yaparlar. Çağdaş ulusal kitleler, yalnız bireylerden oluşan yığınlardır. Paris’te ya da New York’ta olsun, kalabalıklar açık alanlarda ya da stadyumlarda toplandığı zaman, halk dediğimiz varlığın eksikliği -belli bir toplum olmak anlamındaki eksikliği- duyulur. Çiftler ve küçük topluluklar oradadır ama, onlar bireylerin önce topluca yitirildiği, bireysel kişiliklerin sonra yeniden canlandırılabildiği bir topluluğu oluşturamazlar. Yoksul bir Meksikalı her türlü yaşar da, yoksulluk ve yalnızlığının şiddetine dayanılır düzeye indiren birkaç Fiesta yapmadan yaşayamaz. Fiesta’lar bizim yaşamımızdaki tek hovardalığımızdır. Fiesta’mız, tiyatronun, tatilin, Anglo Sakson haftasonunun, kokteyl partilerinin, burjuva salon toplantılarının ve Akdeniz ülkelerindeki bulvar kahvelerinin ve gazinoların yerini tutar, ama belki, onlardan biraz daha iyi yapar – toplumsal işlevini.

Bütün bu törenlerde -ulusal, yerel düzeylerde, işyerinde ya da aile arasında olsun- Meksikalı dışa açılır. Fiesta, kendini dışarıya atması, tanrısıyla, ülkesiyle, dost ve ilişkileriyle diyalog kurması için ona bir olanak sağlar. Fiesta süresince, o sessiz, suskun Meksikalı ıslık çalar, bağırır, şarkı söyler, çata-pata yakar ve tabancasını boşaltır havaya. Aslında tabancasını değil, yüreğini boşaltır. Ve de onun haykırışı, o çok sevdiğimiz hava fişekleri gibi, hızla göğe yükselir, patlar, renk renk ışıklı yıldızlara bölünür, altın gibi ışıldayan izler bırakarak, salına salına yere iner. O gece, aylardır birbirini görmemiş, kuralsal nezaket görevlerinden fazlasını yapmamış Meksikalıların hep birlikte sarhoş olacağı dedikodu yapacağı, ortak dertlerine ağlayacağı, kardeş olduklarını kavrayacağı ve -ortak buluşlarını kanıtlamak için- birbirlerini öldürebileceği gecedir. Şarkıyla dolan, gürültüyle taşan bir gece! Âşık, sevgilisini özel bir orkestra ile uyandırır uykusundan. Bir balkondan ötekine, öte kaldırımdan berikine konuşulur, fıkralar anlatılır. Kimse yavaştan almaz fiesta’yı. Havalarda şapkalar uçar; kahkaha ve küfür, çil çil pesolar gibi çınlar her bir yanda. Kılıflarından çıkarılmış gitarlar da şölene katılır. Orada burada, mutluluğu acıya dönüştüren kavgalar, sataşmalar; bıçak çekme ve silahlı çatışma olayları görülür. Bunlarsız da fiesta olmaz, düşünülmez. Çünkü Meksikalı, yalnız eğlence aramaz Fiesta’da: Kendinden geçmek, bütün yıl boyunca onu iyice sıkboğaz eden yalnızlık setinin üstünden aşıp kurtulmak ister. Bütün kuralları çiğnemeye hazırdır artık. Duyguların renkli ve sesleri gibi ruhlar da patlar. Kendilerini unutup gerçek yüzlerini gösterirler mi? Kimse bilmez! Önemli olan dışarıya fırlamak, bir yol bulmak, gürültüyle, renklerle insanla sarmaş dolaş olup içmektir. Şimşek gibi bir çılgınlıkla başlayan fiesta, sessizlik, suskunluk ve küskünlüğümüzün tam karşıtıdır.

Fransız toplumbilimcilerinin yorumuna göre, fiesta bir aşırılık ve savurganlık olayıdır (3). Bu yolla toplum, tanrıların öfkesinden ve insanların kıskançlığından korur kendini Kurbanlar ve sunular, tanrılarla halkın azizlerini (4) yatıştırır. Para ve enerjinin böylesine hesapsızca har vurulup harman savrulması varlıklı olduğumuzu göstermez mi? Bu varlık ya toplumun sağlıklı, güçlü varlıklı olduğunu gösterir, ya da bir büyü tuzağıdır. Çünkü, büyüdeki dokunma ilkesine göre varlığın savrulması bolluk getirir. Para parayı çeker. Yaşam savrulunca, üreme dürtüsü uyarılır. Yitiriş güç katar. Hemen her kültürde, yılbaşı törenleri, takvimdeki bir dönüm olayının kutlanmasından öte bir anlam kazanır. Kutlama bir moladır. Zaman durdurulur, sanki, ve ortadan silinir. Zamanın ölümünü kutlayan törenler, aynı zamanda, onun yeniden doğuşunu da gösterir. Çünkü her yılbaşı, bir önceki yılın sonu olduğu kadar yeni yılın da başlangıcıdır. Her şey zıddını çekiyorsa, Bayramların işlevi düşündüğümüzden de daha yararlı olabilir. Savurganlık öyleyse zenginliği çeken ve artıran bir yatırım gibidir. Ancak böyle bir yatırımın verimi ölçüye tartıya gelmez. İstenen ve beklenen güç yaşam ve sağlıktır. Bu anlamda fiesta, tıpkı armağan vermek ve kurban adamak gibi, en eski ekonomik biçimlerden biridir. [Böyle yorumluyor olayı Fransız toplumbilimcileri.]

Bu yorum bana -nedense- hep eksik ya da yetersiz görünmüştür. Fiesta, aslında ve doğası gereği, kutsal bir olaydır ve, hepsinden önce, olağanüstünün gelişidir. Fiesta’yı, öteki sıralı günlerden ayıran özel kurallar vardır. Fiesta’nın günlük yaşam değerleriyle çatışan bir mantığı, yasası hatta ekonomisi vardır. Fiesta, çoşkuyla büyülenmiş bir ortamda yaşanır: Bazen mitolojik bir geçmişe bazen de şimdi’ye dönüşür; fiesta’nın yeri sevinçle süslü bir mekândır katılanlar, onları birbirinden ayıran tüm sosyal ve sınıfsal simgelerini bırakıp gelmişler ve yaşayan birer simge olmuşlardır. Olup biten her şey, sanki gerçek değilmiş, sanki rüyada imiş gibidir. Ama ne olursa olsun, eylem ve davranışlarımız sonsuz bir hafifliğe ve olağanüstü bir etkileşim gücüne kavuşur. Davranışlarımız yeni anlamlar kazanırken yeni sorumluluklar yükleniriz. Zamanı unutur, us katındaki ağır yüklerimizi bir köşeye atarız.

Bazı fiesta’larda, düzen kavramı tümüyle ortadan yok olur. Kargaşa geri gelir ve her şeye izin verir. Toplumsal, cinsel, kültürel, ırksal ve tecimsel ayrımların ortadan kalkmasıyla geleneksel katmanlar da yıkılır. Erkekler kadınlar gibi giyinir, efendiler sanki köleler, yoksullar da zenginler gibi! Askerler, rahipler ve yasalarla alay edilir. Kutsal şeyler çalınır, dinsel ayinlere küfürler savrulur. Her önüne gelenle cinsel ilişki de kurulabilir. Bazen de Fiesta bir Kara Ayine (5) dönüşür. Kurallar, alışkanlıklar ve gelenekler çiğnenir. Saygın kişiler, kendilerini ötekilerden ayıran soylu giysileriyle saygınlık tavırlarını bir yana bırakırlar, çarpıcı renklerde değişik giysilere bürünüp bir maske arkasına gizlenirler ve bir süre için kendi kendilerinden uzaklaşırlar.

Bundan dolayı, Fiesta yalnızca bir aşırılık, bütün bir yıl boyunca ağrı ve acı ile biriktirilmiş malların ortalığa saçılması değil; aynı zamanda, bir ayaklanma, başkalarına, biçimden yoksun olan o arı yaşama birdenbire dalmaktır. Fiesta yoluyla toplum kendini, kendi vurduğu zincirlerden kurtarır: Tanrıyla, ilkeleriyle, yasalarıyla alay eder. Kendi benliğini yadsır.

Sözcüğün en doğru yaygın anlamıyla Fiesta bir devinim ve devrimdir. Onun yarattığı kargaşada, yasa ve ilkelerle yönetilecek bir varlık olarak yaratılan toplum boğulur gider. Aslında toplum düzeni kendi içinde, kendi kargaşasında ya da özgürlüğünde erir. İyi ile kötü, günle gece, kutsal olanla kutsal olmayan… her şey karşıtıyla birleşir. Her şey, biçimini ve bireyselliğini yitirir, yaradılış öncesi o koca ve anlaşılmaz kütleye dönüşür. Fiesta, evrensel ölçekte bir deneydir. Yeni bir yaşam ve doğuş için karşıt öğelerle ilkeleri bir araya getiren bir deney. Törensel ölüm, yeniden doğuşa destek olur; kusmak açlığı kamçılar. Aşırılık kendi başına verimsizdir ama, toprak ananın doğurganlığını körükler. Fiesta doğum, varoluş, toplumlaşma ve başkalaşma öncesi ve çok uzaklardaki ilkel bir duruma dönüşür. Ama toplumsal süreçlerin diyalektiğine göre, bu geriye dönüş aynı zamanda ileri doğru bir atılımdır.

Fiesta’ya katılan kimseler, baştankara daldıkları bu kargaşadan sanki daha bir arınmış ve güçlenmiş olarak çıkarlar. Topluluk olarak Fiesta’cılar kendilerini doğuran ana rahmine dönerler. Fiesta, başka bir deyişle, ayrımlaşma ve katmanlaşma gibi biçim ve ilkelerden oluşan topluma karşı çıkarken; yaratıcı bir güç kaynağı olarak toplumu yeniler. Günümüzdeki tatillerin yenileme (recreation) görevinin tersine, Fiesta gerçekten bir yeniden yaradılış (re-creation)’tır. Bugünkü tatillerimiz, kuralsız, törenlerden yoksun, tatili yaşatan dünyanın kendisi kadar bireysel ve kısır olduğu için amacına ulaşamaz – insanı yeniden yaratamaz.

Fiesta’da toplum kendisiyle buluşur, birleşir. Kişilerse ilk kargaşaya ve özgürlüğe dönerler. Toplumsal yapılar yıkılır, yeni ilişkiler, akla gelmeyen kurallar, süreksiz ve kararsız katmanlaşmalar denenir. Genel düzenden yoksun bir özgürlük ortamı içindeki kişi kendinden geçer, yasak bölge ve ilişkilere girer. Seyirci ile oyuncu, yönetici ile yönetilenler arasındaki sınır kuleleri kalkar. Fiesta’ya herkes katılır ve bırakır kendini onun sarıp sarmalayan rüzgârına. Havası, anlamı, özelliği ne olursa olsun, Fiesta koşulsuz bir katılmadır ve bu niteliği onu bütün öteki törenlerden ve toplumsal olgulardan ayırır. Aşırı taşkın ya da ölçülü, dinsel ya da halka ilişkin olsun, fiesta bütün bayramcıların katkısıyla yürüyen toplumsal bir eylemdir. Meksikalı ancak Fiesta’da dışa açılır, çevreye katılır, hemşerileriyle ve siyasal ya da dinsel kişiliğine anlam katan değerlerle tanışıp kaynaşır. Doğal olarak, bizimki kadar hüzünlü bir toplumun çok sayıda ve böylesine “sevinçli” fiestalar yapması anlamlı ve düşündürücüdür. Günlerin güzelliği, parlaklığı ve gerilimi ile katılanların coşkusu ve kendinden geçmeye yatkın oluşları gösteriyor ki; fiesta’larımız iç gerilimimizi zaman zaman düşürmeseydi, toplumumuz kolaylıkla patlayabilirdi. Fiesta’lar bizi, geçici de olsa, içimizdeki tutuşturucu ve yanıcı tutkulardan, baskı altında tuttuğumuz dürtülerden kurtarır. Ama Meksika Fiestası ilkel ve kurasız bir özgürlüğe dönüş değildir sadece. Meksikalı dönmek değil, kendinden geçmek, kaçmak ve kendini ister. Fiesta bir patlamadır. Yaşamla ölüm, sevinçle hüzün, müzikle gürültü onda birleşirler; birbirlerini yeniden yaratmadan yutmak için. Meksika Fiestası gibi sevinçli, ama sevinçli olduğu kadar hüzün veren başka bir şey yoktur. Fiesta gecesi [bu yüzden] bir yas gecesidir.

Günlük yaşamda içimize kapanan bizler fiesta’nın bizi sarıp sürükleyen akıntısına koyveririz benliğimizi. Bu, yalnız dışa açılmak değil, bir süre benliğimizi açık tutmaktır. Orada her şey -müzik, aşk ve dostluk- gürültüyle ve birdenbire sona eren festivallerimizin coşkusu ve iç gerilimi, yalnızlığımızın bizi dünyadan ne ölçüde koparıp ayırdığının bir göstergesi gibidir. Küçük çılgınlık ateşlerini, şarkı ve bağrışmaları ve de kendi kendine konuşanları biliriz. Ama söyleşi kurmayı, başkalarıyla konuşmanın ne demek olduğunu bilmeyiz. Fiestamız, birbirimize güvenmemiz, aşkımız ve yenileşme denemelerimiz gibi, eski ve kurulu düzenden kopmamızdır. Kendimizden koparız. Fiesta, bu zorlanmış kopuşun belki de en elle tutulur belgesi, kanıtıdır.

Doğal olarak, başka şeyler de var bizi aynı derecede ele veren: Sık sık kavgayla ve ölümle sonuçlanan oyunlarımız (futbol maçlarımız); işletme ve yatırımlarımızın küçük ve verimsiz olmasına karşın mirasyediler gibi bol para harcamamız; günah çıkartmamız… İçine kapanık, melankolik Meksikalı birden coşar, göğsünü paralar ve saklanamayacak bir sevinçle, benliğini dışa döker. Hiç de olduğumuz gibi görünmeyiz genellikle, ama görünen içtenliğimiz, bir Avrupalıyı korkudan şaşkına çevirecek aşırılıklara varabilir. Patlamaya, trajediye hazır, hatta bazen bir intihara benzeyen biçimde açılıp teslim olmamız bazı şeylerin bizi baskı ve korku altında tuttuğunun kanıtıdır. Bir şeyler bizi sanki olmaktan -varolmaktan- alıkoyar (Ne ise o şey?). Bizi boşluğa fırlatan, kendini yakan, başıboş bir kopma, havaya sıkılmış bir el silah, ateşlenmiş bir rokettir.

Ölüm, yaşam sahnesindeki rol kesme [hava atma] çabalarımızın pek işe yaramadığını gösteren bir aynadır. Eylem, unutkanlık, hüzün ve umutlardan oluşan karmaşık bir yaşam süreci içindeki insanın ölümünü -bir anlam ya da açıklama olarak değil de- salt bir son olarak görürüz. Ölüm yaşamı tanımlar; bir kişinin ölümü ise, o kişiyi belirler – belli bir biçimde yaşarız, sonunda ortadan çekiliriz, ama hiç değişmeden. Ölümlerimiz yaşamlarımızı aydınlatır, açıklığa kavuşturur. Ölümümüzde anlam bulunamıyorsa eğer, yaşamımızda da anlam yoktu, demektir. Bundan dolayı, tanıdığımız biri “acılı” bir ölümle ölünce “aradığını buldu” deriz. Aradığımız ölümü bulur ve tasarladığımız biçimde ölürüz. Hıristiyanca bir ölüm, ya da sokak köpeğininki gibi ölüm biçimleridir bizi bekleyen. Nasıl yaşadığımızı yansıtan ölüm bize vefasızlık eder de pisi pisine ölürsek o zaman herkes bu işe üzülür; çünkü “kişi yaşadığı gibi ölmeli” deriz. Yaşam gibi ölüm de başkasına aktarılamaz. Oysa, kendi gerçek hayatımızı yaşamadığımız için, yaşadığımız gibi ölemiyoruz. Bizi öldüren ölüm bizim değil, tıpkı yaşadığımız hayatın bizim olmayışı gibi. Bu yüzden, “söyle bana nasıl öldüğünü, söyleyim sana kim olduğunu” deriz.

Yaşamla ölüm arasındaki bu karşıtlık [ya da koşutluk – Çev.] antik çağda yaşamış atalarımız için bu derece çarpıcı değildi. Yaşam ölüme, ölüm de karşıt olarak yaşama doğru uzanırdı. Ölüm, yaşamın doğal sonu değil, ama bitmez tükenmez salınımın bir dönemeci idi. Yaşam, ölüm ve ölümlerin yeniden yaşama dönüşü, kendini sürekli olarak yenileyen evrensel bir sürecin aşamalarıydı. Yaşamın, karşıtı olan ölüme doğru akmaktan daha önemli bir işlevi yoktu; ölüm de, öte yandan, kendi kendinin amacı değildi: İnsanoğlu, ölmekle, yaşamın doymak bilmez açlığını gidermiş olurdu. Kurban ve adakların iki amacı vardı: Bir yandan insanoğlu -kendi türünün tanrılarına olan borcunu ödeyerek- yaratıcı sürece katılmış olurdu; öte yandan da, toplumsal yaşamı destekleyen evrensel yaşamı beslemiş olurdu.

Olaylara bu açıdan bakmanın belki de en ilginç yanı, kurban edilen adamın kendi kişiliği ötesindeki toplumsal işlevini görmektir. Yaşamları kendilerinin olmadığı için, ölüleri de kişisel bir anlamdan yoksundu. Bütün ölüler -savaşta ölen yiğitler, doğum yaparken ölen kadınlar, Huitzilopochtli adındaki güneş-tanrının yoldaşları- belli bir süre sonunda ortadan çekilirler, gölgeler ülkesinin belirsizliğinde toplanırlar, sonra havaya, toprağa ve -evrenin can verici öğesi sayılan- ateşe dönüşürlerdi. Bu toprakların yerlisi olan [İspanyol asıllı olmayan – Çev.] atalarımız, ölülerin kendilerine ait olduğuna inanmazlardı. Hıristiyanlık öğretisinin tersine, yaşamlarının da gerçekten kendilerinin olduğunu hiç bir zaman düşünmemişlerdi. [İnançlarına göre] daha doğum sırasında (her insanın yaşam ve ölümü, toplumsal sınıfı, yılı, yeri, günü ve saati gibi) her şey önceden belirlenmişti. Aztek insanı, ölümünden ne kadar sorumluysa davranış ve eylemlerinden de ancak o kadar sorumlu görürdü kendini.

Zaman ve mekân, ayrılmaz bir bütünü oluşturacak biçimde birbirine bağlanmıştı. Her yer, mekândaki, önemli yerlerin her biri ve onların devinimsiz sayıldığı merkez için özgün bir “zaman” vardı. Ve de o zaman / mekân bütünü, insan yaşamını derinden etkileyen ve belirleyen güçlere ve erdemlere egemendi. Belli bir günde doğan kişinin belli bir mekâna, zamana, renge ve bir yazgı ya da yaşam yörüngesine bağlandığına inanılırdı. Kişinin alınyazısı önceden belirlenmişti. Bizler nasıl yaşadığımız dönemin çeşitli eylemleri için gerekli sahneler olarak zaman ve mekân ayırımı yapıyorsak, Azteklerin dinsel takviminde de o kadar çok sayıda “zaman – mekânlar” vardı. Bunlardan her birine, insan isteminden daha güçlü değer ve anlamlar verilir, tek tek, özgün yorumlar yapılırdı.

Onların yaşamını din ve yazgı yönetirdi, bugün bizimkini nasıl ahlak ve özgürlük yönetiyorsa. Özgürlük simgesi altında yaşıyoruz ve burada her şey -Yunan yazgıcılığı ve Tanrıbilimcilerin iyilik duyguları- seçim ve çatışmadır. Azteklerin yaşam sorunu, tanrıların asla belli olmayan istek ve istemlerini araştırmak biçiminde özetlenebilirdi. Tanrılar özgürdü yalnız ve ancak onların seçme gücü vardı. Demek ki, gerçek anlamda, sadece tanrılar günah işleyebilirlerdi. Aztek dini günahkâr tanrılarla doludur. En ünlüsü Quetzalcoatl olan bu tanrılar, Hıristiyanların bazen Tanrı’yı yok saymaları gibi, güçsüz düşerler ve kendilerine inananları yapayalnız ortada bırakırlardı. Kendi halkını yadsıyan tanrıların hainliği [gerçeği] olmasa, Meksika’nın fethi olayı kolay kolay açıklanamazdı.

Katolik dininin yayılmasıyla bu tür inançlarımız kökten değişti. Eskiden toplumsal bir olay olarak görülen kurban (adak) ve esenliğe erme (kurtuluş) düşüncesi, bireysel bir boyut kazandı. Özgürlük insanlaştırıldı ve insana verildi, Azteklerin temel sorunu, yaratmanın sürekliliğini güvence altına almaktı. Kurban ve adaklar öteki dünyada, sağlıktan başka bir esenlik getirmezlerdi. İnsan kanı ve ölümüyle can gücü kazanan -birey değil- evrendi. Hıristiyanlar için önemli olan, önceliği yüksek olan insandır. Daha baştan, tarih ve toplum birlikte kargınmış, değersiz gösterilmiştir. İsa’nın ölümü tek tek her insanı kurtarmıştır – toplumları değil. Bizlerden her birimiz, tek tek İnsan’ız ve türümüzün tüm umutlarıyla olanaklarını taşımaktayız. Hıristiyanlığa göre, günahtan kurtulmak ve bağışlanmak ise tek tek bireylerin kendilerine düşen bir görevdir.

Her iki inancın da, karşıt görünmekle birlikte, ortak bir temeli var: Toplumcu ya da bireyci olsun, yaşam, yeni bir yaşam olan ölüme yöneliktir. Yaşam, ölümde gerçekleşince ancak kendini aşmış ve işlevini yapmış olur. Ölüm de, yeni bir yaşama olduğu için bir aşamamadır. Hıristiyanlığa göre ölüm bir geçiş, bir perende atıştır, bu dünyadaki yaşamdan önceki, öteki dünyadaki yaşama doğru. Aztekler içinse ölüm, yaratıcı güçlerin sürekli olarak yenilenmesi yolunda, insanoğlunun yapabileceği en büyük görevdi. Yaratıcı güçler, kutsal bir besin sayılan kandan yoksun kaldıkları anda yok olacaklarına inanırlardı. Her iki dizgede de, yaşam ve ölüm, elle tutulur bir bedenden yoksundur; tek bir gerçeğin iki yüzüdür. Bu dinsel dizgeler görünmeyen gerçeklere uzanan inançlardır.

Çağdaş ölümün, kendini aşan ya da öteki değerlere ilişkin bir anlamı kalmamıştır artık. Ölüm, doğal bir sürecin kaçınılmaz sonucundan öte bir şey değildir. Olgular dünyasındaki sayısız olaylardan yalnızca biri! Ama ölüm, tüm kavramlarımıza ve yaşamımızın anlamına öylesine aykırı bir olaydır ki, ilerleme ve gelişme felsefesi (Ozan Scheler’in “Nereden Nereye?” diye sorup soruşturduğu “İlerleme İnancı”), bir büyücünün elindeki parayı yok etmesi gibi ölüm olayını sanki ortadan kaldırdığını sanıyor. Çağdaş dünyadaki her şey ölüm sanki yokmuş gibi işler. Kimse ona önem vermez, ölüm her yerde bastırılır: Siyasal demeçlerde, reklamlardaki, ahlak ve törenlerimizle ilgili yayınlarda; hastaneler, eczaneler ve spor kulüplerince bize sunulan indirimli sağlık ve mutluluk programlarında ölümün adı bile anılmaz. Oysa, neye el atsak orada ölümü buluruz. Ve de bir aşama olmaktan vazgeçen ölüm, kendisine sunulan hiçbir şeyle doymayan kocaman ve obur bir kursak olarak çıkar karşımıza. Sağlık, toplum sağlığı ve doğum denetimi, harika ilaçlar ve yapay besinler yüzyılı, polis devletlerinin ve toplama kamplarının, Hiroşima’nın ve Polis (öldürme) öykülerinin de yüzyılı oldu. Kimse ölümü, kendi ölümünü düşünmüyor (Rilke’ nin çağrısına uyan yok); çünkü, kimse, kendine özgü bir hayat yaşamıyor artık. Topluca yaşanılan bir hayatın meyvesi de topluca boğazlanma oluyor.

Çağdaş Meksikalı için, ölüm de anlamını yitirdi. Ölüm, bir geçiş, bizimkinden daha canlı bir hayata varış aşaması / değildir artık. Dudakları yaktığı için olacak New York’ta, Paris’te ve Londra’da ölüm sözcüğü artık ağza bile alınmıyor. Oysa Meksikalı ölümü iyi tanır. Ölüm, en beğendiği oyuncak ve ona candan bağlı sevgilisidir. Onun da, ölümden en az başkaları kadar korktuğu yadsınamaz bir gerçektir. Korkar, ama hiç olmazsa ölümü görmezlikten gelmez, ölüm’ün gözüne, gözünün ta bebeğine bakar, alayla, yürekle ve sabırsızlıkla: “Beni yarın öldüreceklerse / söyle çok bekletmesinler / hemen bitirsinler işlerini!” (6) türküsünü çağırır.

Meksikalının ölüme karşı saygısızlığı, yaşamdan yana aldırmazlığından gelir. O, yalnız ölümü değil, yaşamı da çözümsüz görür. Türkülerimiz, atasözlerimiz, bayramlarımız ve yaygın inançlarımız, ölümden neden yılmadığımızı açıkça ortaya koyarlar: “Hayat bizi bu korkudan kurtarmıştır.” Ölüm, doğal ve istenen bir şeydir. Ölüm, ne kadar erken gelirse o kadar iyidir. Öldürürüz; çünkü -kendimize ya da bir başkasına ait olsun- hayatın değeri yoktur. Hayat ve ölüm birbirinden ayrılmaz gerçekliklerdir. Bunlardan birisi anlamını yitirince öteki de anlamsızlaşır. Meksikalının ölümü, Meksikalının yaşam yüzüdür. Meksikalı içine kapanır ve ikisine de boş verir.

Ölümü küçük görmemiz, yarattığımız “ölüme tapma” inancıyla çelişik değildir. Bizim her şeyimizde, fiesta’da, oyunlarımızda, aşkımızda ve düşüncemizde ölüm vardır. Ölmek ya da öldürmek, yakamızı hiç bırakmayan düşüncelerdir. Ölüm tutkusu bizi baştan çıkarmıştır. Ölüm olgusunun üzerimizde kurduğu büyüsel egemenliğin nedeni, belki de keşişlerinkine benzeyen yalnızlığımız ve ondan kurtulma ateşimizdir. Canlılığımızın, kendisini yadsıyan biçimlerde ortaya koyması, patlamalarımızdaki saldırganlığa ya da kendi canına kıymaya yönelik -yani öldürücü eğilimi- açıklayabilir. Patlayınca [bizi o noktaya getiren] iç gerilimin en yüksek noktasına erişir, yaşamanın doruğuna da dokunuruz. Ve orada, duygusal esinimizin doruğunda, başımızın döndüğünü anladıktan sonradır ki ölüm bizi kendine çekmeğe başlar.

Yaşamla savaşımda ölümün bizi bir araç olarak kullanması, yaşamı bütün boş ve aldatıcı görünüşlerinden sıyırıp bize tüm çıplak gerçeğiyle (birkaç semiz kemik ve çirkin beğenilmezlik) olarak göstermesi, başka bir etmendir. Her şeyin ölüm olduğu bir dünyada, yalnızca ölüm bir değer taşıyabilir. Ama biz ölüme, olumsuz bir “evet” deriz. Kafatası biçimindeki akide şekerlerimiz, gök fişekleriyle delinmiş kâğıt iskeletler, yaşamla hep eğlenirler, insan varlığının hiçliğini ve anlamsızlığını gösterirler. Evlerimizi ölü kafalarıyla süsleriz, Ölü Günü’nde kemik biçiminde yoğrulmuş ekmekler yeriz, ölümün güldüğü ve espriler patlattığı öykü ve türkülere bayılırız. Bununla birlikte, onunla kurduğumuz ve geliştirdiğimiz bu yakın dostluğa karşın, sormaktan da kendimizi alamayız. Ölüm nedir ki? Yeni bir yanıtımız yok. Her soruşta, omuz silker geçeriz ve sanki mırıldanırız kendi kendimize: “Hayata boşvermişim, ölümden kime ne?”.

Ölümün önünde Meksikalı ne yapar? Onu över, kutlar ve kucaklar, ama kendisini onun ellerine bırakmaz! Her şey Meksikalıya uzak ve yabancıdır. Ama hiç biri ölümden daha ırak değil. Teslim olmaz, çünkü teslim olmak gözden çıkarmak demektir. Gözden çıkarma ise, birisinin vermesi, bir başkasının alması demektir. Kapalı ve aşamasız bir dünyada, ölüm ne verir ne de alır: O kendini tüketir ve kendisiyle yetinmeğe çalışır. Bu yüzden, ölümle ilişkilerimiz oldukça yakın -öteki insanların ilişkisinden belki biraz daha yakın- ama anlamsız ve cinsel bir coşkudan yoksundur. Çağdaş Meksika’da ölüm, kısırlaşmış bir olaydır; Azteklerle Hıristiyanlardaki verimliliğini ve canlılığını yitirmiştir.

Avrupalıların ve Kuzey Amerikalıların bu konudaki tutumları bizimkinin tam karşıtıdır. Onların, yasaları, töreleri, bireysel ve kamusal ahlak ilkeleri bütünüyle insan yaşamını korumak (sürdürmek) eğilimindedir. Ne var ki, bu eğilim son derece iyi tasarlanmışçasına kıymaların, nerdeyse kusursuzca işlenmiş suçların ve suç dalgalanmalarındaki sayısal iniş çıkışı önlemeğe yetmiyor. Öldürme işlerini bir Meksikalının anlayamayacağı kadar ince ve ölçülü biçimde tasarlayan profesyonel suçlular, deneyim ve yöntemlerini anlatmaktan aşırı bir doyum sağlayanlar, basın ve kamunun, cana kıyanların, suç işleyenlerin açığa vurmalarını izlerken gösterdiği kendinden geçmişlik (büyülenmişlik), koruyucu ve önleyici (kolluk) dizgelerin yetersizliği, Batı uygarlığının yaşam karşısında gösterdiği eksik ya da yanıltıcı bir saygının belirtileri değil mi?

Yaşam inancı, gerçekten derin ve bütünsel ise, aynı zamanda ölüm inancıdır. Çünkü bu ikisi birbirinden ayrılamaz. Ölümü yadsıyan bir uygarlık, kendini yaşamın da karşısında bulur. Çağdaş suç işleme yöntemlerinin gelişmesi, yalnızca teknolojik ilerlemenin ve detektif öyküleri modasının bir sonucu değildir. Bu kusursuzluk, ölümü gizleme; onu görmezlikten gelme, ölüm yokmuş gibi davranmada kaçınılmaz biçimde var olan “hayatı küçük görme” tutumundan gelir. Ayrıca, ekleyeyim ki, çağdaş teknikler ve suç üstüne yazılmış öykülerin sevilmesi, toplama kamplarına ve toplu öldürmelere benzer; iyimser bir dünya ve tek yanlı bir varoluş görüşünün sonucudur. Söz ve sohbetimizden, düşüncemizden ölümü silmeğe çalışmamızın yararı yoktur. Çünkü ölüm kendisine aldırmayanlardan ya da aldırmadığını söyleyenlerden başlayarak bir gün hepimizi silip süpürecektir- bu dünyadan.

Meksikalı, haz duymak için, öç almak ya da tutkusunu doyurmak için bir kişiyi öldürdüğü zaman, bir insan varlığını öldürmüş olur. Çağdaş can alıcılar ve devlet adamları öldürmez, ancak ortadan kaldırırlar. Onlar, insanlık niteliklerini yitirmiş varlıklar üzerinde yürütürler deneylerini, toplama kamplarındaki tutsaklar önce aşağılanarak bir eşyaya dönüştürülür, sonra toptan yok edilirler. Büyük kentlerde ün yapan katiller -cana kıyış nedenleri genellikle, değişik olmakla birlikte- çağdaş liderlerin büyük çapta yaptıklarını ancak çok küçük bir ölçüde gerçekleştirirler. Katil de bir deney yapmaktadır; kendi olanakları içinde: Zehir kullanır, asitle yakar, parçalar… Ama hepsinin ortak bir yanı vardır, insanı bir şeye, eşyaya dönüştürmek, Ne ki, ölenle öldüren arasındaki eski ilişki -ki, cana kıymayı insanlaştıran, onu anlamamıza olanak veren tek ipucu budur- çağımızda ortadan kalkmıştır. Sade’ın romanlarında görüldüğü gibi, günümüzde artık işkence yapanlar ile eşya, zevk araçları ile yıkım var. Öldürülecek kişinin -daha önceden eşyaya dönüştürülerek yok edilmiş olması, öldürenin sonsuz yalnızlığını dayanılmaz bir düzeye getirir. Oysa, Meksika’da ölme – öldürme hâlâ kişisel bir ilişkidir. Ve bu ilişkiden dolayı, fiesta günah çıkartma kadar kurtarıcı ve özgürlük kazandırıcı bir anlam taşır. İnsan öldürmenin dramı, şiiri -ve de neden apaçık söylemeyeyim?- büyüklüğü buradadır. Cana kıyarak geçici bir aşama yaparız.

Sekizinci Duino Elegy’sinin başlarında Rilke diyor ki: “Hayvan suçsuzluğu içindeki bir yaratık açık olanı görür.” Bizse asla bakmayız ileriye, salt varlığa. Korkudan sırt çeviririz ölüme. Ve onu görmezlikten gelmekle kendimizi yaşamdan, yani ölümü de içine alan bütünden koparmış oluruz. “Açık”, çelişkilerin uzlaştırıldığı, ışıkla gölgenin birbirine karıştığı yerdir. Bu görüş, ölümün ilk anlamını yineler: Ölüm ve hayat, birbirini bütünleyen karşıtlıklardır. Ölüm ve hayat, zaman ve mekân ayrımına tutsak olan bizlerin ancak sezgiyle görebileceği bir bir kümenin yarımlarıdır. Doğum öncesi dünyada hayat ve ölüm tek bir bütündüler; bizimkinde karşı karşıya gelirler; öteki dünyada yeniden birleşirler. Suçtan önceki hayvan suçsuzluğu içinde değil de, suçsuzluğun yeniden kazanılmasında insanoğlu bu dünyadaki hayat – ölüm ikiliğini, onları birbirinden ayıran karşıtlığı (ki, bu yalnızca kavramsal bir olgudur) aşabilir ve onları yüksek bir bütün olarak algılayabilir. Bu aydınlanma, bazı bağlantılarımızdan kurtulmakla gerçekleşir: İnsan, dünya hayatıyla birlikte, ruhlar dünyası ve hayvanlar dünyası için duyduğu özlemlerden de vazgeçmek zorundadır. Hayata açılmak istiyorsa ölüme de açılmalıdır. Başarabilirse “melek gibi” olacaktır.

Böylece, iki ayrı görüş beliriyor, ölüm konusunda: Birisi geleceğe bakarak ölümü bir yaratma olarak kavramlaştırıyor; öteki, geriye yönelerek, kendisini bir hiçlik büyüsü ya da ruhlar dünyasına duyulan özlem gibi dile getiriyor. Cezar Vallejo dışındaki Meksika ya da İspanyol Amerika’sının öteki ozanları bu tutumlardan birincisini pek benimsemezler. Gizemci bir ozanımızın bulunmayışı, çağdaş Meksika’nın din konusundaki duyarsızlığını gösterir. Oysa derindeki gerçeğe inebilmek için Rilke gibi bir gizemci ozan olmak gereklidir. Jose Gorostiza ve Xavier Villaurrutia gibi. Meksikalı ozanlar, ikinci görüşü tutarlar. Gorostiza’ya göre yaşam, “sonu olmayan bir ölüm”, hiçliğe doğru sürekli bir düşüştür. Villaurrutia içinse yaşam, “ölüm özleminden” başka bir şey değildir.

Villaurrutia’nın kitabına koyduğu Nostalgia de la Muerte (“Ölüm Özlemi”) başlığı, şans eseri elde edilmiş bir 12 [tam isabet] başarısı değildir. Ozan, şiirinin sonul anlamını söylemek için bu adı seçmiş olmalıdır. Hayatın meyvesi ya da sonu gibi ölüm yerine, “özlem olarak ölüm” düşüncesi ilk ölümdür. Başlangıç olarak tümdür. Yaşamın ilk ve özgün kaynağı, ana kanı değil, kemiktir. Bu yargı, boş bir paradoks gibi ya da çağlar boyunca bilineni bir yineleme denemesi gibi görünür: “Çünkü topraktan geldin ve toprağa döneceksin!” (diyor Tevrat – Çev.) Ozanın bu şiirinde dünyasal yaşamın bizi yoksun bıraktığı anlamı [yaşamın gerçek anlamını] ölümde aradığına inanıyorum. Bakınız neler olacak ölümden sonra:

Zaman, son büyük yarışında,
koşacak ikinci yelkovanla
kovuşturacak her şeyi bir anda…
kim bilir, belki mümkün ola
yaşamak, ölüm sonrasında…

İlk ölüme dönüş, hayattan önceki hayata, ölümden önceki hayata: Ruhlar dünyasına, Ana’ya dönüştür!

Ozan Jose Gorostiza’nın şiiri Muerte sin Fin (Sonu Olmayan Ölüm), Latin Amerika’daki gerçekten çağdaş diyebileceğimiz ölüm bilincinin en iyi belgesidir. Öyle bir bilinç ki, göz kamaştıran parlaklığına tutsak olan kendisini anlamağa çalışmaktadır. Ozan bir tür mantıksal coşkuyla varlığın maskesini düşürmeğe çalışır, onu olduğunca görebilmek için. Şiirle sevgi ilişkisi kadar eski olan dünya ile insan arasındaki söyleşi, su ile onu taşıyan şişe, düşünce ile onun içine döküldüğü kap arasındaki diyaloga dönüştürülür. Sonunda düşünce, içinde bulunduğu kabı paslandırır ve çürütür. Görünenler hapishanesindeki yerinden ozan bizi uyarmağa çalışır: Maddeyi eğiten, ona biçim ve anlam veren, sonradan onu yozlaştıran ve yıkan da hep aynı “soluk”tur. Görünenler dünyası -ağaçlar ve geceler ve ağaran tan yerleri- renkli kurdeleler gibi yalnızca simgesel aldatmacalardan, imge ve simgelerden oluşur. Oradaki her şey bir yansıma ya da yankı olduğu için, bu hapishane, oyuncusuz bir dramdır: Kendi kendisiyle aynalar ve yankılar·aracılığıyla konuşan kendi canına kıymanın çok sayıda ve giysi değiştirmiş öykünmecileri, ve de o kendi kendine âşık ölümden başka bir şeyi düşünmeyen akıl! Burada her şey kendi açıklığına ve parlaklığına dalmış ve saydam ölüme yönelmiştir. Yaşamsa, ölümün kendini oyalamak, kandırmak için yoktan yarattığı bir mecazdır. Yazarınca açıkça belirtilmemişse de, şiir, aslında, eski Yunan’dan kalan Nergis (Narcissus) teması üzerine bir çeşitlemedir. Ama o yalnızca kendi saydam ve duru suyunda kendisiyle konuşan (Valery’nin ünlü şiirindeki “Gözün aynı zamanda ayna olması” dizesi gibi) bir bilinç değildir. Bu şiirdeki hiçliktir, yaşamı öyküleyen, yaşamında yozlaşmayı ve ölümü yaratan, çırılçıplak soyunan, kendine âşık olan ve ondan kurtulamayan: Sonu olmayan ve yorulmayan ölüm.

Fiesta’daki dışa açılmamızda, kendimizden geçtiğimiz ya da birbirimize sır verdiğimizde öyle katı oluruz ki, kendimizi yaralarız. Hayata karşı olduğu gibi ölüme de omuz silker geçeriz; onu sessizce ya da küçük gören bir gülücükle karşılarız. Fiesta, coşkumuzun işlediği suçlar ve de gereksiz yere suç işleme eğilimimiz gösteriyor ki övünmekten kendimizi alamadığımız o ünlü denge, maskeden başka bir şey değildir. O maske, bir iç patlamasıyla her an düşmek tehlikesiyle yüz yüzedir.

Bütün bunlar gösteriyor ki Meksikalı kendi üzerindeki ve ülkesinin gövdesi üzerindeki yara izinin varlığını duyar. Biraz yayılmış olmakla birlikte, o yaşayan, özgün ve iyileşmez bir damgadır. Söz ve davranışlarımızla, yabancıların bakışlarıyla her an deşilip kanamaya hazır olan bu açık yarayı örtüp saklamağa çalışırız.

Her ayrılıktan bir yara izi kalır. Ayrılığın ne zaman ve nasıl olduğuna eğilmeden diyeyim ki, her kopuş (ister kendimizle ya da çevremizle, ister geçmişle ya da şimdiyle) bizde bir yalnızlık vurgunu yaratır. Ana baba’dan ayrılık, yurdundan göçmek, tanrıların ölmesi ya da ağrılı bir vicdan acısı gibi aşırı durumlarda yaşanan yalnızlık duygusu, yetim – öksüzlük duygusuna benzetilmiştir. Her ikisi de kendini sanki bir suçluluk imiş gibi duyumsatır. Bir ayrılık ilişkisinin kişiye verdiği acılar ve suçluluk duyguları, büyük sürgüne son verecek bir birleşmenin gerekli kurbanları (töre ve umutları) gibi görülebilir. Kavuşup birleşmeyle ayrılık kendi kendini iyileştirir: Suçluluk duygusu yiter ve yara sanki küçülür. İşte bundan dolayı yalnızlık, iyileştirici ve günahtan arındırıcı [bir güç] nitelik kazanır. Yalnız kişi yalnızlığını aşar, bu aşamayı vuslatın [sevgiliyle birleşmenin] bir kanıtı sayar.

Meksikalı ise yalnızlığının duvarlarını aşamaz, tersine kendini orada tutuklar. Bizim yalnızlığımız Filoktetes’in sürgün adasındaki tutsaklığına benzer. Ondan kurtulmak umuduyla değil de kurtulacağız korkusuyla yaşarız. Yoldaşlarımızın varlığına dayanamayız, hoşgörüyle karşılamayız onları, Kendi içimize gizleniriz. Genellikle açığa vurduğumuz coşkularımız dışındaki bu yalnızlık, bir yaratıcının, ya da kurtarıcının yalnızlığına hiç benzemez. Yakınlıkla çekingenlik, haykırış ile suskunluk, fiesta ile uyanıklık arasında gider geliriz. Gerçekte hiçbirine tüm bırakmayız kendimizi. Aldırmazlıklarımız ve boşvermişliklerimiz yaşamı gizleyen bir ölü maskesidir; yabansı çığlığımız, bu maskeyi fırlatır atar gökyüzüne doğru. Maske orada, gürültüyle patlar: Sessizce ve yenilgiyle yere iner. Her nedense ve nasılsa, Meksikalı kendini evrene -hayata ve ölüme- kapamıştır.


NOTLAR
(1) Papaz Hidalgo’nun 1810 yılında İspanyollara karşı başlattığı “silah başına” çağrısının yıldönümü günü – Çev.
(2) Guadalupe Bakiresi’ne adanan özel Fiesta – Çev.
(3) Bazı ilkelerdeki Potlaç töreni gibi – Çev.
(4) Kutsal koruyucu babalar, evliyalar gibi – Çev.
(5) Kara Ayin: Şeytan ya da kötü ruhların kutsandığı toplantı – Çev.
(6) Sevilen halk şarkısı La Valentina’nın sözlerinden – İngilizceye çevinrenin notu – Çev.


Çeviren: Bozkurt Güvenç


 

Print Friendly, PDF & Email

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın