Ulusal kimlik, Dünya Kimliği ve Devletlerarası Sistem – Immanuel Wallerstein


Peter D. Phillips ile beraber

Esası itibariyle olmasa da, şeklen, proleteryanın burjuvaziyle mücadelesi ilk elde ulusal bir mücadeledir. Her ülkenin proleteryası, tabiatıyla, evvela kendi burjuvazisiyle hesabını görmelidir… İşçilerin vatanı yoktur. Sahip olmadıkları şeyi onlardan alamayız. Proleteryanın her şeyden önce potansiyel üstünlük sağlaması gerektiğinden, ulusun öncü sınıfı olma kademesine yükselmesi gerektiğinden, burjuvazinin kelimeye yüklediği anlamda olmasa bile, bizzat ulusaldır… Bütün dünyanın işçileri birleşin!

Marx ve Engels, Komünist Manifesto

Hiçbir belge modern dünyanın ulus ve dünya kimliğine ilişkin ana belirsizliğini, sistem karşıtı hareketlerin bu özlü belgesinden daha iyi örnekleyemez. Bu ifade kapitalist gelişmenin siyasi ve entellektüel manzarasının daimi bir veçhesi olagelen ulusçuluk (nasyonalizm) ile uluslararasıcılık (enternasyonalizm) arasındaki, evrensellik ve partikülerlik arasındaki süregiden gerginliği aydınlatmaktadır. Bu gerginlik tarihsel bakımdan, modern dünyanın siyasi mücadelelerinde eyleme başvurma bakımından birbirinden ayrı ama birbiriyle yarışan sınıf ve ulus iddialarının kudretinde yansımakla kalmaz, dünya-ekonominin çok sayıda ulus-devletlere bölünmesi yüzünden siyasi eyleme empoze edilen sınırların ötesine giden çeşitli örgütsel girişimlerde de yansımasını bulur.

Kapitalist dünya-ekonominin bu geniş siyasi-kültürel akımlarının temelde küresel sermaye birikim tarafından empoze edilen yapısal sınırlamaların ifadeleri olduğuna inanıyoruz. Özellikle, bir tek toplumsal işbölümünün (kapitalist dünya-ekonomi) sınırları dahilindeki çok sayıda devletin varolmasının yol açtığı çatışmadan kaynaklanmaktadırlar. Modern dünya-sistemin bu durumu -onu, mufassal kucaklayıcı yeniden-bölüşümcü siyasi yapılarıyla önceki dünya-imparatorluklardan ayırdığı gibi, “geçim” üretimine yönelik küçük pre-modern özerk mini-sistemlerden de ayırmaktadır. Onaltıncı yüzyılda Avrupa’da ortaya çıkan bu modern dünya-sistemin ana bir veçhesi devletin (veya ulus­devletin) genel siyasi biçim olmaya doğru, Otuz Yıl Savaşları’nın peşinden yapılan Westphalia Antlaşması’nın (1648) kutsadığı devletlerarası sistemin ise küresel genişlemeye doğru olan temayülü olmuştur.

Böylece, her ne kadar sistemin temel vasfı olan sermaye birikimine doğru sürekli gidiş bir tek küresel iş bölümü temelinde ilerlemişse de, sistem dahilindeki siyasi faaliyetler büyük ölçüde ulus-devlet çevresinde yöneltile gelmiştir. Tarihsel olarak bu devletler dünya piyasasının işleyişine müdahale edegeldiler ve kapitalist üretimin hizmetinde emeğe hakim olmanın merkezileştirilmiş aygıtları olarak işlev gördüler. Ne varki, aynı ölçüde, dünya-ekonomi dahilindeki devletler, bir devletlerarası sistem içindeki varoluşlarının sınırları tarafından sınırlanageldiler. Bunun bir sonucu şu oldu: hiçbir tek devlet, veya herhangi bir devleti kontrol eden grup, sınırları dahilindeki ilişkileri keyfine göre·dönüştürmede tamamen serbest olmadı. Bu bakımdan, dünya birikim sürecinin işleyişinin doğurduğu sistemkarşıtı kuvvetler, etkinliklerini en yüksek düzeye çıkarmak için, bu süreçlerin işleyişine ulus-devlet kademesinde müdahale etme arayışına girmekle kalmadılar, devletin.ötesine geçip “uluslar-üstü” veya küresel kademeyide kucaklama peşine düştüler.

Devletler, kendilerine kalırsa, piyasaya müdahale yeteneklerine göre tefrik edilebilirler; piyasa müdahalesi ise devletlerin nüfuz alanlarına giren iktisadi faaliyetlerin bir fonksiyonudur. Sınırları içinde bir çekirdek faaliyetler temerküzüne sahip devletler güçlü olmaya meylederken, çevresel faaliyetlerle sınırlı kalan alanlar zayıf devletler olageldiler. Zaman içinde, sistemin gelişme mantığı paralel çekirdek ve çevre hiyerarşilerini hem dünya-ekonomi hem de devletlerarası sistem içinde yeniden üretmek oldu. Daha özgül olarak, devletlerarası sistem bakımından sonuç, birarada varolan eğilimleri giderek “güçler dengesi” ve “imperium” (mutlak kumanda, otorite veya yönetim) cinsinden tanımlamak oldu. Esas olarak yarışan çekirdek-devletler arasındaki ilişkilere işaret eden “güçler dengesi,” bu devletlerden hiçbir tekinin karşıkonulmaz bir üstünlüğe ulaşmamasını teminat altına almaya çalışan politika kümelerinden oluşmaktadır. Diğer yandan, emperyal veya sömürgeci politikalar tipik olarak çevre alanlarının çekirdek devletlerin siyasi boyundurukları altına alınmasının mekanizmaları oldular; karakteristik olarak eşitsiz mübadele süreçleri için ve kapitalist gelişme süreçlerinin merkezinde yer alan bir proleterya ihdası için temel öneme sahip oldular.

Hem ulusçuluk (milliyetçilik) hem de uluslararasıcılık (beynelmilelcilik) capitalist gelişmenin tarihsel eğilimlerinin sonucu olarak ortaya çıktılar. Hem bu dünya-sistemde iktidar sahibi olanların hedeflerine destek olmaya hem de bu sisteme direnme kuvvetlerini canlandırmaya yaradılar. Bunun sonucu olarak, bu ideolojik akımları ayakta tutan kimlik duygusu kadim zamandan  gelen bir şey değil, aksine, dünya-sistemin belirli özel roller oynayan ve özgül hedefler peşinde koşan siyasi kuvvetlerin bilinçli baskılarının meyvesi oldu.

Modern dünyanın “halkları” herzaman mevcut değildiler. Bu halklar yaratıldılar. Ve, bazıları yaratılırken, potansiyel başka halklar ezilip parçalandı, kırılıp döküldü veya batırıldılar. Hatta “halkların” bir siyasi duygu ve düşünce odağı olarak ortaya çıkışı fazla gerilere gitmemektedir. Çoğu durumda, bir halkı yaratma (ve diğer potansiyel halkları bastırma) da tek en güçlü kuvvet bir devletin tesisi idi. Verili bir anda (mesela “halk” devletten önce varolduğu zaman) mevcut olmak suretiyle, devlete karşı yaratılan “halklar” bahsinde bile, bu gibi “halklar” kendilerinin halk olma duygularını pekiştirmede esas unsur olarak devlet olma peşine düştüler.

Halklar nasıl her zaman mevcut değildiyseler, devletler onlardan da az mevcudiyet sahibi idiler. Pre-modern siyasi varlıklarla kültürel bağ hususunda bazıları makul bir iddiada bulunabilseler bile, bütün devletlerimiz modern dünyanın yaratımlarıdır. Devletlerarası sistemin her zaman mevcut olması ise en düşük ihtimaldir. Devletlerarası sistem kapitalist dünya-ekonominin siyasi üstyapısıdır ve modern dünyanın kasdi (enine boyuna düşünülmüş) bir icadıdır. Bu makalenin amacı, bu devletlerarası sistemin (devlet yapılan marifetiyle) çok sayıda ulusal kimliklerle olan ilişkisini tartışmaktır.

Ulus-devlet kavramının gelişimi, kapitalist gelişmenin yol açtığı ideolojik ve siyasi mücadeleleri alaka ve çekişmelerin ana konusu haline gelen devlet üzerinde merkezlendirme sonucunu doğurdu. Sistem karşıtı kuvvetlerin devlet karşısındaki konumlarının müphemliğine daha önce işaret etmiştik. Bir yandan, devlet aygıtının güçlendirilmesi yolunda öne çıkan bir talep görüldü; hatta ulusal hareketlerin en sarih talebiydi bu. Diğer yandan, uluslararasıcılık iddiaları devletin ilgasına matuftu. Geleneksel olarak bu iki siyasi akım arasında bir sınır hattı keskin biçimde çizilmişti. Mesela, Lenin şunu ileri sürüyordu:

Burjuva ulusçuluğu ve proleter uluslararasıcılığı: bunlar kapitalist dünya boyunca uzanan iki büyük sınıf kampına tekabül eden uzlaşmaz iki düşman slogandır ve ulus meselesindeki iki siyaseti (hayır, iki dünya görüşünü) ifade etmektedirler. (1)

Diğer yandan aynı Lenin şunları da söylüyordu:

Sosyalizmin gayesi sadece insanlığın minicik devletlere bölünmesine ve ulusların herhangi bir şekilde tecritine son vermek, sadece ulusları daha yakından biraraya getirmek değil, onları bütünleştirmektir. Ve kesinkes bu gayeye ulaşmak içindir ki, bir yandan, kitlelere Renner ile Otto Bauer’in sözümona “kültürel ve ulusal özerklik” fikrinin gerici mahiyetini açıklamalı, diğer yandan da, mazlum ulusların kurtuluşunu açık ve kesin biçimde formüle edilmiş siyasi bir program çerçevesinde talep etmeliyiz; bu program baskıcı uluslardaki sosyalistlerin ikiyüzlülük ve korkaklığını “özellikle hesaba katmalı, genel bulanık ibareler, boş lakırdılar ihtiva etmemeli ve meseleyi sosyalizm başarılıncaya kadar “hasıraltı etme” yoluna gitmemelidir. Tıpkı insanlığın sınıfların ortadan kaldırılmasına ancak baskı altındaki sınıfın bir geçiş dönemi diktatörlüğü sayesinde ulaşabileceği gibi, ulusların kaçınılmaz bütünleşmesine de sadece baskı altındaki bütün ulusların tam kurtuluşuna dayanan bir geçit dönemi marifetiyle erişebilir. (2)

Lenin’in milliyet ilkesinin tarihsel kaçınılmazlığı üzerindeki ısrarı ve öndegelen birçok çağdaşlarının muhalefetine karşı ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkı üzerindeki ısrarı, Lenin’in ulusçuluğun halk kuvvetleri arasındaki siyasi çekiciliğinin gücüne dair vizyonuna tanıklık etmektedir.

Lenin’in burjuva ulusçu hareketlere yönelik desteği kapitalist gelişmenin ilave bir siyasi boyutunu örneklemektedir. Ulusçuluk ve uluslararasıcılığın, kapitalist dünya-ekonominin ardışık gelişme aşamaları boyunca, tarihsel olarak hem sermaye hem de emeğin cazibe odakları olduğu aşikardır. Bu bakımdan, mesela bir “uluslararasıcı” sosyalist hareketin ilk defa devlet gücünü ele geçirmesinin Woodrow Wilson’ın telaffuz ettiği ve akabinde Cemiyet-i Akvam’da tecessüm ettirilen “yeni diplomasi”nin “uluslararasıcılığı” ile çakışması salt rastlantı değildir. O halde, sadece soyut ideolojik ifadeleri temsil etmek yerine, ulusçuluk ve uluslararasıcılık değişken bir sınıf muhtevasına sahip siyasi ve ideolojik eğilimleri temsil etmektedirler; bu sınıfsal içerik sermaye ve emeğin kapitalist üretimin doğurduğu yapısal şartlara cevap vermek üzere sürekli çaba harcamalarından kaynaklanmaktadır.

Geçici olarak, devletlerarası sistemin tarihinde (gelişmekte olan kapitalist dünya-ekonomi çerçevesinde) başlıca üç dönemi birbirinden ayırdedebiliriz. İlk dönem (1450 dolaylarından muhtemelen 1815’e kadar) Batı Avrupa’da bir dizi devletin ihdas edildiği bir dönemdir (her zaman olmasa da umumiyetle mutlakiyetçiliğin bir biçimi aracılığıyla); bu devletler, devletleri birbirine bağlayan devletlerarası sisteme dayanarak birbirleriyle ilişki kuruyor, onun tarafından sınırIanıyor ve hatta hükmi ve manevi varoluşlarını tanımlıyorlardı. Bu dönemde “devletçilik” vardı ama “ulusçuluk” hemen hemen yoktu. Ondokuzuncu yüzyılda, siyasi varlıkların ideolojik çimentosu olarak ulusçuluk devletçiliğin yerini almaya başladı; ancak bu aynı zamanda sınıf mücadelesinin ve açıktan siyasi bir biçim aldığı dönem oldu. Nihayet, ulusçuluk ve sınıf mücadelesinin antagonistik işbirliği, system karşıtı kuvvetler toplumsal hareketle ulusal hareketi harmanlayıp, muhafazakâr kuvvetler de statükoyu desteklemek için bizzat aynı harmanı kullandıkları 1914-17 sonrası dönemde çok daha şiddetli hale geldi.

İlk dönemin devlet-kurma işi feodal Avrupa’nın siyasi düzenlemelerinin (monarşi ile kilise arasındaki birliğin ve adem-i merkezileşmiş ve kısımlara ayrılmış egemenliklerin karmaşık sisteminin) çözülmesini gerektiriyordu. Bu düzenIemelerin yerini, kara hudutlarıyla çevrelenmiş bir hükümran devletler sistemi aldı: idari bakımdan merkezileşmiş ve mevcut cebir araçlarının tam bir tekeline sahip devletler

Muhakkak ki, bu süreç mekân ve zaman bakımından düz veya eşit olmayan bir tarzda gelişti. Güçlü merkezileşmiş otoritenin tesisi rakip (çoğunlukla önceden müesses) siyasi güç taliplerinin tasfiyesini, boyun eğdirilmesini veya onlara uygun bir konum tayin edilmesini gerektiriyordu. Gayet beklenebileceği gibi, bu faaliyetler onaltı ve onyedinci-yüzyıl Avrupa devletlerinin enerjilerinin çoğu kısmını yuttu ve bu dönem boyunca yaygın direniş ve iç savaşları başlattı.(3) Ancak, bu mücadelelerin yaygın tabiatına rağmen, Fransız Devrimi’ne değin, Avrupa’daki ahaliler (belirli seçkin grupların aksine) çoğunlukla devlet temelinde örgütlenmediler; aksine, kendilerini yerel hareketlenme temelleriyle sınırladılar.

Şöyle veya böyle, ulus-devletler sisteminin onaltı ve onyedinci yüzyıllardaki kapsamlı pekişmesi bir dereceye kadar Batı Avrupa’da hüküm sürmekte olan özgül şartların fonksiyonuydu: özellikle nispi kültürel homojenliğin. Bu homojenlik dil, aile, hukuk, din, iktisat ve siyaset uygulamalarının ciddi ölçüde birbirine yakın olmasıyla temayüz ediyordu. Bu durum bu devlet örgütlenmesi biçiminin bölge dahilinde yaygınlaşmasını kolaylaştırdı ve devletler arasında kolay nüfus ve toprak mübadelesine yardımcı oldu. Aynı şekilde bu devletler sisteminin ortaya çıkışı, o dönem esnasındaki (ticari ve sınai) kapitalist faaliyetlerin artmasına ve böylelikle yeni idari mekanizmaların, yeni siyasi denetim biçimlerinin gelişmesine imkan veren kaynaklara bağlıydı. Binaenaleyh, ortaya çıkmakta olan merkezi bürokrasiler, Avrupa’da hareket halinde olan kapitalist gelişme eğilimlerini güçlendirmeye büyük alaka gösterdiler.

Daha bu dönemde, dünya-ekonominin ortaya çıkmakta olan kültürel ve siyasi belirsizlikleri farkedilebilir. Hafifçe tesis edilmiş ve ancak müphemce tanımlanmış olmakla beraber, biçimi gene de meydanda idi. “Bütün düşünen özneler, bütün uluslar, bütün devirler ve bütün kültürler için aynı”(4) olduğu düşünülen Aklın “değişmezlik ve birliği”ne bağlılık ifade eden Aydınlanmanın felsefi ve entellektüel gelişmelerinde “evrensellik” iddiaları giderek daha çok telaffuz ediliyordu. Ne var ki, aynı zamanda, kapitalist gelişme özgül eğilimler doğuruyordu: toprak bakımından ayrı ulus-devletlerin ve (bu duruma eşlik eden) egemenlik öğretilerinin pekişmesinde ifadesini bulan eğilimler; bu eğilimlerin maksadı, dünya-ekonomi dahilindeki nüfus ve topraklar üzerindeki hak iddialarının emsalsizlik ve özgüllüğünü yerleştirmekti. Ayrıca bu dönemin sonuna kadar, sosyal bilimlerin de temeli atıldı. Dönemin sadece iki ufuk açıcı düşünce eserini zikredecek olursak, Montesquieu’nün Kanunların Ruhu ve Adam Smith’in Ulusların Zenginliği‘nin yayımlanması bu dönemin havasının yazılı belirtileriydi. Her ikisi için de, değişik toplumsal durumlarda ifadesini bulan anlam evrenselliği peşinde koşma başlıca meşgaleydi. Yine bu dönemdedir ki, konuları devletlerarası ve devlet-içi ilişkileri yönetmekte olan hak ve yükümlülüklerin belirlenmesi olan devletlerarası hukukun ilkeleri ve doğal haklar öğretisi gelişti. Bu bakımdan, modern uluslararası ilişkiler, devletlerarası hukukun ilk defa biçimlendiği ve uluslararası müzakere ve savaşma yordamının modern şeklini aldığı bu tarihten itibaren fiiliyata geçmiştir.(5)

“Evrensel” ile “partiküler” arasındaki gerginlik, dönemlerimizin ikincisinde daha yazılı biçimde tanımlanacaktı. Avrupa’da 1789’dan 1915’e kadar yaşanan kargaşa ve şiddetin sonucu, daha önceki iki yüzyılda tesis edilen otoritenin temellerini sarsmak ve dönüştürmek oldu. Mesela, devlet otoritesinin hükümdarın şahsında tecessüm ettiği yolundaki mutlakçı görüşün yerini, egemenliğin ulusu meydana getiren insanlarda bulunduğu görüşü aldı. Bu karışıklıkların aynı ölçüde parçalayıp bozduğu bir şey de, önceki dönemde geliştirilen devletlerarası düzenlemelerdi. 1815 Viyana Kongresi bu sistemi ihya etmek ve özellikle (birbirinin içine geçmiş politikaları 1789 öncesinde devletlerarası sistemin eksenini sağlayan) büyük güçler arasındaki güç dengesi düzenlemelerini kutsamak amacını taşıyordu. Bu büyük güçler İngiltere, Prusya, Avusturya, Rusya ve Fransa’ydı.

Ondokuzuncu yüzyıl ulusçu hareketlerin yükselişinin başlangıcına tanık oldu; dünya-ekonomi ve ona eşlik eden devletlerarası sistem yerkürenin her yanına yayıldıkça bu hareketlerin kuvveti artacaktı. Ulusçuluk (nasyonalizm) önce devrimci güç Fransa’nın evrenselleştirici emperyalizmine cevap olarak, sonra Viyana Kongresi’nin Napolyon-sonrası Avrupa’sına empoze ettiği yeni yerleşimlerin temsil ettiği muhafazakâr tepkiye cevap olarak doğdu. Halka danışmamaya ve yerel ahalinin idaresi için yöneticiler empoze etmeye gösterilen bu tepki İtalya’yı ve Almanya’yı birleştirecek, Balkanları ise bölüp yeniden gruplayacak olan ulusçu hareketlerin gelişmesinde doruğa çıktı.(6)

Hiç şüphesiz, ulusçuluk bu dönem esnasında sistemkarşıtı hareketlenmenin biricik popüler biçimi değildi. Çünkü ondokuzuncu yüzyıl aynı zamanda “beynelmilelci” bir işçi-sınıfı hareketinin doğuşuna tanık olan dönemdi. Uluslararası İşçiler Birliği’nin 1864’teki kuruluşu, 1876’da ortadan kaldırılışı ve akabinde Fransız Devrimi’nin yüzüncü yıl dönümünde İkinci Enternasyonal’in ihdası, kapitalist gelişmenin bir sonucu olarak emek gücünün örgütlenmesinde meydana gelmekte olan kapsamlı bir tarihsel dönüşümler kümesinin belirtisiydi. Avrupa’nın sanayileşmesindeki ilerlemeler giderek artan militan endüstriyel mücadelelere eğilimli, giderek temerküz eden ve şehirlileşen bir emek gücünün pekişmesine yol açtı. Aynı zamanda, işaret ettiğimiz gibi, ondokuzuncu yüzyıl Avrupa içinde ulusçuluk çağıydı ve başlangıç evresindeki işçi hareketi boylu boyunca ulusçuluğa dalmıştı. Mesela, Birinci Enternasyonal’in oluşumu büyük ölçüde Polonya’nın bağımsızlığı için İngiliz ve Fransız işçi liderleri arasındaki ortak destek sayesinde vuku buldu.(7) Aynı şekilde ulusçuluk ile beynelmilelcilik (enternasyonalizm) arasındaki gerginlik Avrupa işçi hareketleri içindeki strateji ve taktik tartışmalarının merkezinde yer almakta ve Birinci ve daha da çok İkinci Enternasyonal’in nazik birliğinin çözülüşünü önemli ölçüde açıklamaktadır.

Bunun ötesinde, ondokuzuncu yüzyıl ayrıca Avrupa’nın Asya ve Afrika’da muazzam genişleme dönemiydi. Bu kıtaların bu dönemdeki teritoryal bölünmesinin işaretleri Avrupa’nın daha önce onaltı ve onyedinci yüzyıllardaki sömürgeci yayılmalarıyla verilmişti. Ancak, her iki hadise arasında önemli farklar vardı. Önceki devrenin sömürgecilikleri esas itibariyle kendi nüfusunu düşük nüfus yoğunluğu olan alanlara yaymak ve aralardaki yerli nüfusu büyük ölçüde tasfiye etmekti. Arrighi bunları “bir milliyetin etkin genişlemesi (8) olarak düşünmemiz gerektiğini ileri sürdü; ancak bu kavram sözkonusu sürecin bir parçası olarak yaygın Afrika köle emeği ithalini gözardı etmektedir. Ondokuzuncu yüzyılın sömürgeci genişlemelerinin siyasi biçimi oldukça farklıydı: daha çok Avrupa devletinin basit, doğrudan ve cebri yayılımından, “yabancı” topraklara hükmetmekten oluşuyordu. Yüzyılın sonuna gelindiğinde dünyanın rekabet halindeki Avrupa güçlerinin (ABD dahil) “emperyalizmleri” tarafından bölüşülmesi hakikaten tamamlanmıştı ve sömürgeci yönetim sisteminde en aşırı biçimine ulaşan devletler hiyerarşisi modeli, devletlerarası sistemin merkezi bir parçası olarak sağlam ve en kesin bir şekilde yer etmişti. Ne var ki, sömürgeci düzenleme muhakkak ki imperium modelinin ifade edildiği biricik form değildi. Şurası da açıktır ki, önceki dönemin “Serbest Ticaret Emperyalizmi”ne karşı olarak, ondokuzuncu yüzyıl sonlarında sömürgeci biçimin artan egemenliğinin sınırlarını ABD ve Almanya’nın İngiliz hegemonyasına kafa tutmaları çiziyordu. Ancak, burada “yeni emperyalizm”in kökenlerinden çok, onun dünya-ekonomide ulusçuluk ile uluslararasıcılık arasındaki giderek iyi tanımlanan antitez üzerindeki etkileriyle ilgileniyoruz.

Bütün dönem boyunca, dünya-ekonominin coğrafi sınırları ve ona paralel olarak devletlerarası sistemin alanı belirgin bir genişleme gösterdi. Devletlerarası sistem dahilinde imperium modellerinin derinleşme ve genişlemelerine dayanan bu teritoryal yayılma, bir bütün olarak sistemin her yanında sistemkarşıtı kuvvetlerin gelişmesinin hem sebebi hem de sonucuydu. Aynca, her ne kadar yerel nüfusların kapitalist dünya-ekonomiye eklemlenmelerine karşı giriştikleri yaygın direnişin şiddeti de hesaba katılmalı ise de, ulusçuluk ve uluslararasıcılık meseleleri giderek egemen toplumsal çatışmaların ana ideolojik ve siyasi odağını temsil eder oldular.

Fikirler ve alanında, uluslararasıcılığı pozitivizm çehresine büründü; pozitivizmin “gerçekler kültü” sadece son derece kısımlara ayrılmış bir toplumsal görüşü varsaymakla kalmıyor, aynı zamanda evrensel toplumsal davranış yasalarının bilinebilir olduğuna ve hatta onları bilmenin toplumsal araştırmanın esas amacı olduğuna güçlü bir iman besliyordu. Muzaffer bir İngiltere’nin aydınları için, tarihin bizzat tabiatına dair temel felsefi meseleler şüphenin ötesinde gözüküyordu, doğal uyum öğretisi aşikârdı ve biyolojideki Darwinci devrimin etkisi altında, ilkelden karmaşık toplumsal biçimlere giden doğrusal bir toplumsal-tarihsel evrim fikri, yaygın bir sömürgeci genişleme döneminde özellikle çekici ve haklılaştırıcı geliyordu. Carr’ın işaret ettiği gibi, “evrimi ilerlemeyle eşitleme” hususundaki Darwinci devrim, “evrimin kaynağı olan biyolojik miras ile, tarihte ilerlemenin kaynağı olantoplumsal kazanımı birbirine karıştırmak suretiyle” (9) vahim  bir yanlış anlamaya kapı açıyordu. Bu meyanda sicil açıktır: dokuzuncu yüzyıl, daha sonra Avrupa-dışı dünya hakkındaki düşüncelere egemen olacak mutantan ırkçılık öğretilerinin gelişimine tanık oldu. Spencerci toplumsal düşüncenin ve Darwinciliğin hüküm sürdüğü bir dünyada, Avrupâi şeyleri tabiatları itibariyle ilerici diye nitelemek ve aksine Avrupadışı şeyleri ise yaratılıştan ilkel olarak etiketlemek tarafgirliği pek az dizginlenebilirdi. Hatta Gobineau ve Houston Stewart Chamberlain’in eserlerinin arkasındaki açık maksat buydu ve her ne kadar bu aşırı görüşler sözkonusu dönem esnasında başat olamasalar da, ırkçılık hakikatte akademiler dahilinde oldukça kabule şayan bir entellektüel temayül, belki de hakim temayül idi. (10)

Bu gelişmeler gene dikkate değer bir eşitsizlik ve çelişki ile temayüz ediyordu. Ondokuzuncu yüzyılın sonlarına doğru kolay(cı) egemen pozitivizm anlayışlarına ciddi karşıkoymalar gelişiyordu. Mesela, Staatwissenchaften ile birarada düşünülen Alman tarihçi okulu gibi, Marksizm de bu dönemde ayırtedici bir entellektüel gelenek olarak gelişti. Her iki durumda da meydan okuma, egemen pozitivist bakış açısıyla birarada düşünülen tarihsel genellemeler yapma eğilimine ve parçalara ayırma eğilimlerinin evrenselleştirilmesine karşıydı. (11)

1914’te savaşın patlak vermesi, 1815’ten beri Büyük Güçler arasında barışı muhafaza etmiş olan ondakuzuncu yüzyıl devletlerarası siyasi düzenlernelerin fiilen sonunun geldiğine işaret ediyordu. Hakikaten, ancak iki dünya savaşından sonra, öncekiyle karşılaştırılabilir bir “istikrar” yeniden kurulabildi, bu sefer Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyası altında. Ne var ki, dönemin kendine özgülükleri çatışmanın genişlemesi, devletlerarası çatışmaların ve devrimci kargaşanın yoğunlaşması ile basitçe ifade edilen şeylerin ötesine gitmektedir. Devletlerarası sistemin geçirdiği dönüşümler kapitalist dünya-ekonomide meydana gelmekte olan geniş bir tarihsel dönüşümler kümesinin sadece bir veçhesinin ifadesiydi.

Yeni siyasi ve ideolojik çevrenin vasfı olan istikrarzlık ve çatışmaların altında yatan ve onları aksettiren değişimler, ABD ve Almanya tarafından tırmandırılan “İngiliz iktisadi üstünlüğüne meydan okuma”dan kaynaklanan değişikliğe uğramış iktisadi şartla da açıklanabilir: ulusçuluğun Avrupa dahilinde ve ötesinde yayılarak Asya ve Afrika’nın sömürgeleştirilmiş bölgelerine ulaşması ve ulusçulukla sosyalizm arasındaki yeni birlik biçimlerinde yansımasını bulan uluslararası siyaset meselelerinin giderek artmakta olan politizasyonu.(12)

Gerçekte İngiliz hegemonyasındaki ve “serbest ticaret emperyalizmi”ndeki gerginlikler daha ondokuzuncu yüzyılın ikinci yarısında görünür hale gelmişti. Uluslararası ekonomik düzenin temeli, İngiltere’nin öncü uluslararası bankacılık merkezi olarak temel rolünü teminat altına alan evrensel altın standardı idi. Bu sistem 1914’e kadar esası itibariyle değişmeden devam etti. Ancak, savaşın patlak vermesi giderek güç kazanmakta olan korumacılık eğilimlerini şiddetlendirdi ve bir mali kaos dönemine yol verdi: savaş sonrasında, daha önceki düzenleme ve anlayışlara dayalı bir düzeni yeniden empoze etme girişimlerini yaratamayan bir kaos dönemi.

Uluslararası reforma yönelik çeşitli planların suya düşmesinden kaynaklanan yenilenmiş korumacılık gerçekte Büyük Buhran’ın başlamasına doğrudan katkıda bulundu. (13) Bu sorunlar ayrıca, Cemiyet-i Akvam (League of Nations) üzerinde merkezlenen daha geniş bir siyasi inisiyatifler kümesiyle iç içe geçiyordu; Cemiyet-i Akvam nispeten yaşayabilir bir uluslararası siyasi ve iktisadi düzenlemeler sisteminin genel olarak yeniden inşasını amaçlıyordu. Temelde Cemiyet deneyi, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra ortaya çıkan ciddi biçimde değiştirilmiş ve daha karmaşıklaşmış uluslararası çevreyle başa çıkma teşebbüsünü temsil ediyordu. Mesela, “büyüleyici Büyük Güçler dairesi” artık sadece önde gelen Avrupa devletleriyle sınırlı veya Avrupa’nın öncelik verdiği meselelerle meşgul değildi. Japonya ve ABD’nin Büyük Güçler arasına kesin dahil olması ve ulusçu hareketin Doğu Avrupa’ya yayılması dünya diplomasisinin bağlam ve biçimini kesinlikle değiştirmişti.

Sadece tanınan egemen devletlerin sayısı artmakla kalmıyor, ulusların kendi kaderlerini tayin etme ilkesinin genel kabulü “ayrılmaya daimi bir davetiye” haline gelerek, o zamana değin Asya’da kök salmış, Afrika’da ise kımıldanan yaygın ulusal hareketleri teşvik ediyordu. Her ne kadar, periferideki ulusçuluğun potansiyel kuvveti daha ondokuzuncu yüzyılda açığa çıkmış idiyse de, asıl siyasi önemi ancak 1914’ten sonra vuzuh kazandı. Gerçekten de hem sağda, hem de soldaki başlıca siyasi girişim ve tartışmalar bu dönemde ulusların kendi kaderlerini belirleme meselelerine yönelikti. Washington ve Petrograd’da eşzamanlı olarak, gizli diplomasinin, toprak ilhaklarının ve ticari ayırımcılığın reddine dayalı ve ulusların kendi kaderlerini belirlemelerinden yana olan, bir kelimeyle, eski diplomatik geleneklere sırt çeviren “yeni bir diplomasi”nin savunulması, dönemin ulusçu akımlarının doğurduğu siyasi kuvvet ve dikkatin göstergesiydi. Ancak, gene eşzamanlı olarak ulusçu taleplerin yayılmasına, devletlerarası sistemin yapılarına daha doğrudan odaklanmış siyasi girişimler eşlik etti ve bu yayılma çoğu kez sözkonusu girişimler sayesinde dile getirilmiş oldu. Mesela, birincisi 1919’da Paris’te, Muzaffer müttefik Güçler arasında yapılmakta olan müzakere ve hesaplaşmaları etkileme maksadıyla toplanan Pan-Afrika Kongresi böyle bir girişimdi. (14) Hatta, bir bütün olarak Cemiyet-i Akvam deneyi, kollektif güvenlik ve barış yolunda kollektif sorumluluk kabulleriyle ve dünya genelinde çalışma şartlarına göz kulak olma sorumluluğuna sahip bir Uluslararası Çalışma Örgütü kurulmasına önayak olmasıyla, o güne kadar münhasıran ulus-devletlerin sahasında kalan sorumlulukların “uluslarüstü” organlara intikalini ima ediyordu. Ancak, siyasi uygulama realitesi, egemen ulusların eşitliği öğretisindeki enternasyonalizme taraftar olanların dile getirdikleri hakları tamamen desteklemiyordu. Cemiyet’in bizzat yapısı hiyerarşik idi: Büyük Güçler’in Konsey’in daimi üyesi olmalarını sağlıyor ve “modern dünyanın güç şartları altında henüz kendi ayakları üzerinde duramayan halkların meskun olduğu” ülkeleri ise Cemiyet adına hareket ettikleri varsayılan “ileri uluslar”ın vesayetine bırakan bir manda sistemi tesis ediyordu.

O halde, toparlarsak, dönemin tarihsel gelişimlerinin etkisi çelişkiliydi. Bir yandan devlet otoriteleri üzerinde bir sınırlamaya delalet eden uluslarüstü siyasi bir aygıtın özenle kurulma girişimi, diğer yandan ulusçu taleplerin ve ulusların kendi kaderlerini tayin ilkesinin yayılımını içeriyordu. Üçüncü Enternasyonal’in faaliyetlerinde ve çeşitli pan-hareketlerin artmakta olan kuvvetlerinde örtük olan “beynelmilelci” siyasi hareketlerin yükselişinin de son kertede ulusçu akım tarafından silinip süpürülmesi mukadderdi. Bolşeviklerin ilk dönem dünya devrimi vizyonları “tek ülkede sosyalizm” taleplerine yenildi ve dönem boyunca hiçbir yerde pan­hareketler dünya-ekonominin temel siyasi birimi olan ulus­devlete karşı meydan okumalarında dikkate değer bir başarı sağlayamadılar.

Büyük Güçler arasında 1939’da savaşın patlak vermesi Cemiyet-i Akvam’ın başarısızlıklar dizisinin sonuncusuydu ve onun nihai ölümüne işaret ediyordu. Bununla beraber, onun temel örgütsel biçimi 1945’te yeniden kurulacaktı; ancak bu sefer Amerika Birleşik Devletleri’nin kritik tarzda dahil edilmesiyle ve önemli biçimde farklı bir küresel, siyasal ve ekonomik bağlam içinde olacaktı bu. Ne var ki, bu ikinci dönemde de ulusçuluk ve uluslararasıcılık arasındaki gerginlik devam etti. İkinci Dünya Savaşı, Avrupa güçlerinin imparatorluk yönetimlerine son darbeyi indirdi. Asya ve Amerika’nın her yerinde ulusçu taleplerin yaygınlaşması 1960’ların ortalarına kadar ulus-devlet biçiminin dünya genelinde hemen hemen topyekün yayılımıyla sonuçlandı. Aynı zaman da uluslarüstü siyasal örgütlenme biçimleri daha mufassal hale getirildi. Bu sadece her geçen gün daha karmaşıklaşan Birleşmiş Milletler sistemiyle alakalı olarak değil, aynı zamanda OPEC’ten çeşitli bölgesel entegrasyon hareketlerine kadar uzanan giderek kurumsallaşmış çokuluslu organizasyonların çoğalmasında da açıkça görülmektedir; bunların hepsi, bu örgütleri meydana getiren münferit devletlerin engelsiz “hükümranlık” icralarına bir takım sınırlamalara delalet etmektedir.

Ne var ki, bundan daha fazla, eksendeki iş bölümünün ve devletlerarası sistemin paralel hiyerarşilerinin ısrarlı devamı imperium ile dünya-ekonomide hem ulusal hem de “ulus-ötesi” alanlarda işlemekte olan direnme kuvvetleri arasındaki siyasal-ideolojik çatışmaların devamı için maddi temeli sağlıyordu. Asya ve Amerika’da ulusçu hareketlerin ulusal bağımsızlığa ulaşmadaki başarıları yeni ulusçu mücadele alanlarının ortaya çıkmasını teşvik etti ve bunların ideolojik temsil biçimlerini değiştirdi. Sömürgeciliğe karşı mücadelenin yerini yeni sömürgeciliğe karşı mücadele aldı ve devletlerarası sistem dahilinde bağlantısız devletler hareketi, UNCTAD’da 77’ler Grubu ve diğer benzer örgütler ortaya çıktı. Ayrıca ulusal kurtuluş ideolojisi dönem boyunca, eski sömürge aygıtlarının çoktan tahrip edilmiş olduğu durumlarda ciddi biçimde işe yaramaya devam etti. (Mesela, Nikaragua’da.)

Üst üste koyarsak o halde, değişen şartlar altında olsa da, hiyerarşi varlığını sürdürdü. Eski sömürge mekanizmalarının yerine resmi olmayan mekanizmalar kondu, bu ise, yeni mücadele alanlarının ve yeni mücadele biçimlerinin ortaya çıkması demektir. Bu en yakın dönemin sonuna doğru ilerledikçe, başka bir mesele işleri daha karmaşık duruma getirmektedir. Bir dereceye kadar öngörü ihtiva ettiğinden işleri karıştırıcı bir faktör gibi gözükmektedir. Bu, Amerika Birleşik Devletleri’nin hegemonyasındaki aleni çöküşle alakalıdır: akademi ve basın çevrelerinde bir miktar alaka konusu olan bir mesele. Burada herhangi bir kesin öngörü riskine girmeden, şunu belirtmek yeter: mutlak askeri üstünlüğün çöküşü ve doların temel rezerv para olarak nazikliği ile önceden sezilmiş olan ABD hegemonyasına meydan okuyuşlar, savaş-sonrası siyasi düzenin temel kurumsal dayanaklarının ciddi biçimde değiş(tiril)mekte olduğuna delalet etmektedir. Ciddiyetin ölçüsü ise, henüz yazılı değildir.

Bilimsel tartışma bakımından, gelişmelerin sırası belirgin biçimde benzer olmuştur. Amerikan sosyal bilimi İkinci Dünya Savaşı’ndan sonraki ilk yıllarda özellikle üstündü. Dünya-ekonominin çevresel alanlarındaki toplumsal dönüşüm süreçlerini kurumsallaştırmanın aracı olarak modernleşme kavramını sundular. Bu kuramın savunucuları, bütün ülkelerin gelenekselcilikten modernliğe giden yolda esas olarak benzer bir patikadan geçtikleri tarzındaki iddialarının evrenselliğini kanıtlamaya çabaladılar. Biraz paradoksal olarak, toplumsal değişme süreçlerinin en iyi ulus-devlet kademesinde tahlil edildiklerine dair modernleşme teorisinde yer alan açık varsayım karşısında, bu yaklaşım gene de evrensel tarzda uygulanabilir önermeler peşindeki şiddetli çabasını sürdürdü.

Eleştirmenler böyle bir yaklaşımda içkin olan tarihdışıcılığın (ahistoricism) tehlike ve tuzaklarına dikkat çektiler; “gelenek” ile “modernlik” arasındaki ideal-tipik ikiliğin, değişim için önerdiği tarihsel imkanlar alanı bakımından çok dar ve keyfi olduğunu söylediler. Bu farkedilmiş zaaflara cevap olarak, önce Latin Amerika’dan başlayarak, alternatif kuramsal formülasyonlar geliştirildi. Bu formülasyonlar dünya-ekonominin çevre alanlarının kendine özgülüklerini öne çıkarırken, aynı zamanda ilgili ulusal birimler dahilinde (ulusal) gelişme veya azgelişme olarak kaydedilen toplumsal değişme süreçlerinin birliğini vurguluyorlardı. Modernleşme kuramına karşı ana saldırıya öncülük eden kuramcılar böylece “Üçüncü Dünya” bölgelerinin, dünya-ekonomi içindeki bağımlı ve tabi konumlarında ifadesini bulan, özel durumunu vurgulamaya çalıştılar.

O halde kapitalist gelişmenin tarihsel örneğinin, ulus­devletin kapitalist dünya-ekonomi içinde tipik siyasal örgütlenme birimi olarak yaygınlaşmasıyla ve kendisini oluşturan devletlerin hareket özgürlüğünü sınırlama yönünde işleyen bir devletlerarası sistemin coğrafi ve kurumsal genişlemesiyle sonçlandığını görmüş olduk. Yine karakteristik olarak, devletlerarası sistemin süreçleri dünya-ekonomi içindeki kudret ve nüfuzlarını en yükseğe çıkarma peşinde olan rakip çekirdek devletler arasında peşpeşe gelen hegemonya ve hasımlık örneklerini ihtiva edegeldi. Ancak, eş zamanlı olarak, kapitalist gelişme, ister doğrudan sömürge yönetimi vasıtasıyla, ister daha az biçimsel mekanizmalar kullanarak, imperiumun genişletilmesini de ihtiva ediyordu.

Kısmen, entegre bir bütünlük içindeki bu çok sayıda devlet sisteminin devamlılığının bir sonucu olarak, kapitalist üretim süreçlerinin doğurduğu sistemkarşıtı hareketler, devletle alakaları veya devletlerarası sistemle mücadeleleri bakımından tarihsel olarak kararsız kaldılar (değişik duygular beslediler). Siyasal ve ideolojik kademelerde bu kararsızlık, kapitalist gelişme seyri esnasında ortaya çıkan çeşitli toplumsal ve siyasal hareketlerin düzenleyici ilkeleri olarak ulusçuluk ile uluslararasıcılık (milliyetçilik ve beynelmilelcilik) arasındaki sürekli bir gerginliğe yansıdı.

Siyasi mücadele alanına somut biçimde yansıyan bu müphemlikler aynı şekilde, siyasi bir kuvvet olarak ulusçuluğun ortaya çıkışının ve devamlılığının altında yatan tarihsel dinamiği kavramaya yönelik çeşitli kuramsal çabalarda da görülebilir. Marx ile Engels ondokuzuncu yüzyılın ortalarında ve sonlarında Avrupa’da filiz veren ulusçuluk hakkındaki yazılarında bizzat dikkat çekecek ölçüde dağınık ve kararsız idiler.(15) Bununla beraber, Marksizm bu konuyla alakalı tutarlı bir eserler külliyatı geliştirdi. Bu külliyat esas olarak şu fikirler etrafında dönüyordu: “ulus, tarihsel bakımdan geçici bir olgu” idi, yani, ulus-devlet esas olarak burjuvazinin tarihsel ihtiyaçlarının bir ifadesiydi. Böyle olduğundan “işçilerin vatanı yoktur”, alternatif bir beynelmilelci düzene omuz verenlerdir onlar. Bu bakımdan ulus ve ulusçu mücadeleler “proleter devrimi”ne katkılarına göre değerlendirilmelidirler. Ancak, kararsızlık (veya karışıklık) açıktı. Marx ile Engels, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun arkaik emperyal yapılarını yıkmayı hedefleyen 1848’in ulusçu hareketlerine genelde arka çıkarken, çoğu zaman küçük ve sözümona gerikalmış ulusların daha güçlüler tarafından yutulmasını onaylamayı arzular görünmekteydiler. Marksizmin kurucuları, ondokuzuncu yüzyıl Avrupa’sında giderek yaygınlaşan ırkçı duygulardan tamamen kurtulmuş da değildiler. Bu bakımdan, mesela, Çinlilerle yapılan Afyon Savaşlarının sonuçlarıyla alakalı olarak, Marks’ın yargısı şuydu: “Sanki tarih bütün bu toplumu kalıtımsal aptallıklarından kurtarmak için önce hepsini sarhoş etmek zorundaymış.”(16)

Lenin’in eser verdiği zamana gelindiğinde ulusçu mücadeleler meselesi muazzam stratejik önem kazanmış bulunuyordu. Asya ve Amrika’daki emperyalist genişleme, çok-uluslu bir Rus devleti bağlamındaki siyasi mücadelenin acil zorunluluklarına ilave olarak, ulusçuluğun pratik siyasi önemine dikkatleri çekiyordu. Bunu kabul eden Lenin, her ne kadar biraz müphem bir şekilde ulusçuluğu aynı zamanda aforoz ediyorduysa da, “bütün ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkına tam sahip olmalarını” destekliyordu. Temelde, Lenin’in ulusçu hareketleri desteklemesi onların kapitalist gelişme içindeki ilerici rollerine dair görüşünden kaynaklanıyordu: uluslar arkaik pre-kapitalist biçimlerin kökünü kazıyordu ve “kapitalizmin üretim güçlerini geniş ve hızlı bir tarzda geliştirmesi yeni, siyasi bakımdan kesif ve birleşik topraklar gerektiriyordu.”(17) Ancak, sömürgeciliğe karşı, mücadelede, Lenin Avrupa tecrübesinden çıkarılmış olan ortodoks ‘ardışık siyasi gelişme’ anlayışlarından ayrılıyordu. Asya’da eşitsiz gelişmenin karakterinin proleteryanın anti-emperyalist mücadelede öncü bir rol almasını gerektirdiğini düşünüyordu.

Esas itibariyle, Lenin’in  ulusların kendi kaderlerini belirleme hakkını topyekün ve sugötürmez bir tarzda desteklemesine rağmen modern dünyada ulusçuluk ile beynelmilelcilik arasındaki temel çelişki fikrini kabulde Marx ile hemfikirdirler. Her ikisi için de, ulusçuluk ve beynelmilelcilik esas olarak farklı tarihsel evrelerden çıkarılan karşıt, kuramsal ve ideolojik ilkeler olarak anlaşılıyordu. Beklentileri şuydu: sosyalizme geçiş zorunlu olarak ulus-devletin “ortadan kalkmasını” ve “uluslar karışımı”nın yüksek bir “beynelmilelci” birlik içinde erimesini ihtiva ediyordu. Bununla beraber, çağdaş siyasi gelişmeler en azından bu sürecin ne basit ne de ayan beyan olduğunu göstermektedir. Biz hem ulusçuluğun hem de beynelmilelciliğin sermaye birikim sürecinde içerilen yapısal şartlara verilen siyasi-ideolojik cevapları temsil ettiklerini ileri sürdük. Özellikle, dünya-ekonominin birliği ile onun çok sayıda devlete bölünmesi arasındaki yapısal çatışma durumunun devam etmesinden kaynaklandığını iddia ettik. Ayrıca ulusçuluk ile beynelmilelcilik arasındaki tarihen belirlenmiş gerginliğin daha geniş bir tarihsel gelişmeler kümesinin sadece bir vechesi olarak görülmesi gerektiği üzerinde durulmalıdır; bu gerginlik, modern dünya dahilinde düzenleyici ilkeler olarak partikülerlik ile evrensellik arasındaki çatışma ve gerginliği de içermektedir. Toplumsal faaliyetin daha dar siyasi alanlarında olduğu kadar geniş kültürel ve entellektüel alanlarda da tezahür eden bu gerginlik, doğurduğu mücadelelerin biçim ve odakları kaymış olsa bile, zamanla giderek iyi tanımlanmış hale gelmiştir.

Mücadele alanlarının her birinin ayrılığına rağmen, gene de sermaye birikim sürecinin karakterinden temel bir birlik çıkarmaktadırlar. Burada, özellikle bunun küresel iş bölümüne ve onun siyasi mütekabili olan devletlerarası sisteme göre işleyen tamamlayıcı ve benzer hiyerarşi örneklerine sebep olma derecesini belirtmiş olduk. Tarihsel bakımdan, öyle görünüyor ki, bir ideoloji olarak ulusçuluk ve özgül bölgesel veya kültürel hak iddiaları üzerindeki genel vurgu özellikle dünya-ekonominin yarı-çevre bölgelerinde meydana gelmekte olan peşpeşe mücadele dalgalarından beslendi. Buna mukabil, evrensellik iddiaları çekirdek devletlerde mukim egemen burjuvaziler arasında en güçlü olageldi. (18)

Son olarak, şurası açıklık kazanmış olmalıdır ki, ancak bu şekilde ilerleyip çağdaş siyasi ve ideolojik ifadeleri bir tek küresel sermaye birikim sürecinin tarihsel olarak tanımlanmış bağlamı içine yerleştirmek suretiyle, günümüzde ulus­devletin yokoluşu ve toplumcu bir uluslar veya halklar topluluğunun inşası ile alakalı girişimlere hakim olmaya, onları etkilemeye başlayabiliriz. Bu meselelerin ayrıntılı bir tartışması bu denemenin şu anki alanının ötesindeyken, gene de şurası açıktır ki, ulusçuluk ve beynelmilelciliğin tarihsel ifadeleri arasındaki çelişkili zaruretler dikkate şayan bir kuvvetle işlemeye devam ediyorlar. Böylece, mesela Avrupa Topluluğu ve Üçüncü Dünya’daki bölgesel entegrasyon hareketleri bahsinde olduğu gibi, ulusal birimlerin büyük bölgesel gruplaşmalar halinde birleşmesine doğru sürekli baskılara tanık oluyoruz. Bu gelişmeler eşzamanlı olarak hem dünya genelinde yönetici-sınıf kuvvetlerinin hem de sistemkarşıtı kuvvetlerin alaka ve örgütlenme odağı halindedir. Aynca, bizzat bu bölgesel entegrasyon çabaları, onlara direnen dirilişçi ulusçuluklar doğurmaya yönelmektedir.

Her halükarda, ulus veya dünya kimliğine dair rakip iddiaların çözümü son kertede hem münferit devletler kademesinde, hem de devletlerarası sistem kademesinde işlemekte olan hasım kuvvetlerin siyasi yeteneklerine ve özellikle, onların bu birbirini tamamlar nitelikteki faaliyet düzlemlerinde işlemekte olan akımları birbiriyle kaynaştırma yeteneklerine bağlı olacaktır. Ne var ki, kuramsal bilgimizin sınırlı durumu toplumcu bir dünya düzeninin gerçekleştirilmesine etkin müdahalede bulunmak için maalesef büyük bir engel teşkil etmeye devam etmektedir.


NOTLAR

1- V.I. Lenin, “Critical Remarks on the National Question”, National Liberation, Socialism and lmperialism. New York: International Publications, 1968, s. 19.

2- Lenin, “The Socialist Revolution and the Right of Nations to Self­ Determination: Theses”, a.g.e., s.114.

3- Bkz. Charles Tilly (ed.), The Formation of National States in Western Europe. Princeton: Princeton University Press, 1975, 1. bölüm.

4- Ernest Cassirer, The Philosophy of the Enlightenment. Boston: Beacon Press, 1955, s. 6.

5- E.H. Carr, Nationalism and After başlıklı eserdeki tartışmaya bkz. London: Macmillan, 1945.

6- Bkz. Elie Kedourie, Nationalism. London: Hutchinson University Library, 1962.

7- Bkz. George Lichtheim, A Short History of Socialism. London: Praeger, 1970, s. 171.

8- Giovanni Arrighi, The Geometry of Imperialism. London: New Left Boks, 1978, s. 37.

9- E.H. Carr, What is History? New York: Alfred A. Knopf, 1961, s. 150.

10- Bkz. Louis Snyder, The Idea of Racialism. New York: Van Nostrand, 1962.

11- Bkz. Immanuel Wallerstein, ” The Tasks·of Historical Social Sciences, Review, I, 1, 1977, s. 3-7.

12- Mesela bkz. Carr, What is History?, s. 19. dipnot.

13- Bkz. Fred L. Block, The Origins of International Economic Disorder. Berkeley: University of California Press, 1977, 1. bölüm.

14- Bkz. George Padmore, Pan-Africanism or Communism? London: Dennis Dobson, 1956.

15- Bkz. V.G. Kieman, “On the Development of a Marxist Approach to Nationalism”; Science and Society, XXVIV, 1, 1970, s.93-98.

16- “Revolution in China and Europe”, New York Daily Tribune, 14 Haziran 1853. Yeni basım: Karl Marx ve F. Engels, Collected Works, 12 cilt, New York: International Publications, 1979, s. 94.

Fakat aynı makalede Marx şunları da ileri sürüyordu: “Avrupa ahalisinin bundan sonraki ayaklanmasının ve yönetimin cumhuriyetçi özgürlüğü ve ekonomisi uğruna girişecekleri hareketin, şu anda mevcut olan başka herhangi bir siyasi sebepten çok, muhtemelen hali hazırda -Avrupa’nın tam karşıtı olan- Çin İmparatorluğu’nda cari olan şeylere bağlı olabileceği çok tuhaf ve çok paradoksal bir iddia gibi gözükebilir” (s. 93).

17- Lenin, “Critical Remarks on the National Question,” s. 38.

18- Bkz. Tom Nairn, ” The Modern Janus, Nev Left Review, No. 94, Nov-Dec, 1975, s. 3-29.


Immanuel Wallerstein, Jeopolitik ve jeokültür, Değişmekte olan dünya-sistem üzerine denemeler, Türkçesi: Mustafa Özel, İz Yayıncılık, İstanbul, 1993.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın