“Adam Olmak İstemiyorum” – Yiğit Tuncay & Rashit


Söyleşi Tarihi :10. 03. 2003


Rashit, 1993 yılında gitarist Tolga Özbey tarafından bir punk rock grubu olarak kuruldu. Genel sound olarak örnek aldıkları, Ramones, The Clash, Sex Pistols, Minor Threat, Dead Kennedy’s, Gang Of Four, The Stooges vb. gruplara, kendi stilleriyle ekledikleri, oi, ska, hardcore ve surf melodilerini, bazen de Türk ve Balkan müzikleriyle kaynaştırarak kendilerine özgü bir sound elde ettiler. Politik tavrını, şarkı sözlerine yansıtan grup, radikal sözleriyle yurtiçi ve özellikle yurtdışında, kısa sürede çok büyük ilgi gördü. şarkı sözleri, Türkiye’nin içinde bulunduğu, sosyo-politik ve ekonomik durumu anlatmakta, medyaya, kapitalizme, ırkçılığa, günlük hayatın kısır döngüsüne ve bunun haricinde küreselleşme gibi, dünyanın ortak sorunu olan konuya değinmektedir. Bunun yanısıra şarkı sözleri, ironik ve sorgulayıcı ifadesiyle, ülkemizde pek rastlanmayan bir tarzı oluşturdu. Grup, 1999 yılında Kod Müzik’ ten çıkarttıkları, Türkiye’ nin ilk yasal punk rock albümü olan “Telaşa Mahal Yok” ile ve yurtdışında yayımlanan 45’lik plaklar sayesinde oldukça geniş bir dinleyici kitlesine ulaşmıştır. Bu çalışmalar, birçok yeni grubun kurulmasına ve demoların çıkmasına da vesile olmuştur.

Rashit, 1999′ da grup içi yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle bir süre müziğe ara vermişti. Bu sessizliği, 2000 yılının sonlarına doğru, Oğuz Taktak’ın ve Tolga Özbey’in yeni bir kadroyla birleşme kararı bozdu. Dönemin ekonomik şartları yüzünden bir süre şirket arayan topluluk nihayet 2002 yılının yaz aylarına doğru Ada Müzik ile anlaştı. “Adam Olmak İstemiyorum” adıyla çıkması belirlenen 2. albümün hazırlık aşaması da böyle başlamış oldu.

Rashit, 1993 yılından günümüze, İstanbul, Ankara, İzmir, Bursa, Eskişehir, Muğla gibi iller başta olmak üzere 200’e yakın konser vermiştir. Yurtdışından, Mastic Scum, NNY, OVO, Faroutski, Silikon Fest, Gallon Drunk, Pulp, David Byrne ve yurtiçinden, Kranch, Vae Victis, Tampon, Kurban, Radical Noise, Pis Fabrika, Necrosis, 2/5 BZ, Zen gibi gruplarla sahne almıştır.


Yiğit Tuncay: Önce isterseniz “punk”ı Türkiye’ye getirmeden, ne olduğu üzerine biraz sohbet edelim.

Tolga: Punk başlangıç olarak, esasında, Amerika’da ortaya çıkmıştır. New Wave müziğinden yola çikarak, ki bu tamamen sokaktan gelen bir müziktir.

Yiğit Tuncay: Amerika mı, İngiltere mi?

Tolga: Amerika. Ama patlamasını, dünya çapında tanınmasını ve gerçek şeklini İngiltere’de alıyor. İlk “punk” guruplarından Ramones, İngiltere’ye konsere gidiyor ve bunu seyreden insanlar bir ay içinde yeni guruplar kurmaya başlıyorlar. Çünkü “punk”ın amacı; müziği olabildiğince basitleştirip, herkesin yapabileceği hale getirip, sözleri daha kişiselleştirmek. Yani popüler olmaktan daha çok, içinizde ne varsa, politik olsun, kişisel olsun, her türlü şeyi geniş bir alanda ele almamızı sağlıyor. Bu yüzden de İngiltere de sosyal patlamanın olduğu, işsizliğin yoğun olduğu bir dönemde insanların müzikle uğraşabilmelerine olanak sağlıyor. Belki de hayattan en ucuz kaçış yolu. Çünkü fazla bir alternatifleri yok. Hepsi devletin verdiği küçük evlerde yaşayan, işsizlik parası alan ya da alamayan insanların büyük bir sıkıntı içinde olduğu bu dönemde, hiç olmazsa bu alanda daralma yaşamamak isteği varken, müzik ihtiyacı…

Oğuz: Virtüözlerin elinde.

Tolga: Evet. En büyük sıkıntıları konserlerin çok pahalı olması. Stadyum konserleri düzenleniyor ve tırlarla taşınan müzik aletleri geniş ekipmanlarla seyircinin önüne çıkıyor. Seyirci ile müzisyenlerin arasında “bodygard”lar duruyor. Son derece soğuk ve maliyeti yüksek bir ortam. Bunun en güzel yorumunu Glenn Marcus yapmış: “Sex Pistols’ın konserine gittiğinizde tuvalette Johnny Rotten’la birlikte işerdiniz ve muhabbet edebilirdiniz. Sonra onu sahnede dinlerdiniz.” demiş. “Punk” çok özgür bir dışa vurum. Ayrıca, hem enerjinin açığa çıkışı, hem de fikirin.

Oğuz: “Punk”ı böyle açıklamaya kalkıştığımızda, bu tam bir akademik açıklama gibi oluyor. Yani bunu türlerin anlayacağı türde de açıklamamız lazım. Tolga’nın söylediği her şey doğru ve bunlar yaşanmış gerçekler. “Punk”ın bu coğrafyadaki tanımı ise daha çok “hırtlık” gibi geliyor bana. Sorunları olan gençler, aslında “gençler” demekte de çelişkideyim, çünkü yaşlı insanlarda Punk yapabilir mi gibi bir soru da takılıyor kafama doğrusu. Ama olmaz gibi de geliyor bana açıkçası, genç olmalı yada genç hissetmeli.

Yiğit Tuncay: Ben şansımı kaybettim o zaman.

Oğuz: Zaten David Bowie “25 yaşından sonra yaşamasın insanlar” diyor. Hırtlıktır aslında. Hepimizin çocukluğumuzdan beri hep böyle sorunları oldu. Hep sorguladık. Her şeyi sorguladık. Devleti, sistemi ve her şeyi sorguladık. Tek sorgulamadığımız şey Beşiktaş tabi. Onu sorgulamadan körü körüne gittik.

(Gülüşmeler….)

Yiğit Tuncay: Bu söylediklerine yer veririm..

Oğuz: Lütfen verin! Her şeyi sorguladık ve “ruh hastası mıyız” gibi bir soru da oluyor tabi insanın içinde ister istemez. “Niye ben herkesle sorunluyum? Niye ben farklı hissediyorum kendimi?” gibi sorular bile bu sorgulamaya dahil bence.

Tolga: “Normal” tanımının başkaları tarafından konulmasından ileri geliyor bence. “Normal” nedir yani?…

Oğuz: Normal değiliz çünkü.

Yiğit Tuncay: “Niye ben farklıyım” dedin. Mesela ben “punk”ı farklı olmamak olarak algıladım diyebilirim. Çoğunluk arka sokaklarda, şehire sokulmayan evlerde yaşıyorlar ise, azınlık anormallik sınırlarına dahildir. Farklı olmak, bu gerçeklik üzerinden nasıl değerlendirilecek o zaman! “Punk” o sözünü ettiğim kent gerçekliğinin, yani arka sokakların normal bir durumu olarak ortaya çıkıyor.

Oğuz: Evet, normal bize öğretildiği biçimiyle “adam olmaktır”. O yüzden albümümüze “Adam Olmak İstemiyorum” ismini verdik. Onların anlattığı şekilde “normal insanlar” olmadığımızın farkındayız. Bizde bir anormallik var normal olarak. Bu anormalliğe başka coğrafyalarda “punk” deniliyormuş. Bunları inceledik, okuduk, dinledik ve bayıldık. Tam bizim enerjimizi yansıtan bir fikir.

Yiğit Tuncay: Benim bildiğim kadarıyla o yıllarda İngiltere’de “punk”lar “punk müzik dinliyorum” demiyorlar ve “ben punk”ım demeyi tercih ediyorlar.

Tolga: Evet, kültürdür.

Yiğit Tuncay: Bir yaşam tarzı, bir yaşam biçimi olarak algılıyorlar ve onu savunuyorlar.

Oğuz: Türkiye’de de bir sürü Punk olduğuna inanıyorum ben.

Yiğit Tuncay: Olabilir.

Tolga: Adı konulması şart değil bence. Bir sürü insan “punk” ve sokaklar “punk”tan geçilmiyor ama, farkında değiller. İsimlere takılmanın çokta önemi yok. Bizler de artık “punk gurubuyuz” demekten ziyade; “biz bu boku yiyoruz” demeyi tercih ediyoruz.

Oğuz: Daha doğru oluyor yani. Çünkü “punk”ın ne olduğunu anlamıyor insanlar. Çünkü Türkiye’deyiz ve Türkiye’de yaşıyoruz. Biz “punk”ız dediğimiz zaman, insanlar önemsemez bir tavırla “punk” diyorlar. Athena’da “punk” diyor ya kendine.

Tolga: Ya da televizyonda bir filmde saçları acayip birini görüyorlar ve “punk” diyorlar.
Esasında “punk” bu değil.

Yiğit Tuncay: Medya, ülkemizde “punk”ı, “skinhead”ler biçimiyle tanıttı. Onlar daha farklıdır. “Punk”lar ise normal görünümlü adamlardır ve öyle olabilirler. Ben, şimdi sizlere bakıyorum ve oranızda, buranızda açılmış delikler ve deliklerden geçen demirler görmüyorum. Ya da saçlarınızı kazıtmış olarak da görmüyorum.

Oğuz: O kafa kazıtma hadisesi bir zamanlar bende de vardı. Aslında çok ciddi bir tepki. Toplumun normları dışına çıkmanın bir yolu aslında. O da bir nevi eylem.

Tolga: Sizi rahatsız eden insanları siz de saçınızı silah gibi kullanarak rahatsız edebilirsiniz bu yolla. Ama çokta önemli bir şey değil.

Oğuz: Değil tabi. O dışa vurumu ben müzikle yapabileceğimi de anladım sonuçta. Kafamı kazıtıp gezip tozmam topluma bir başkaldırı olma aracıdır ama, sadece o değildir.

Yiğit Tuncay: Ben sizin albümünüzdeki fotoğraflarınıza baktığımda, ilk düşündüğüm şu olmuştu; “daha doğru algılamışlar”.

Tolga: Çünkü çok inceledik. Gerçekten çok inceledik!

Yiğit Tuncay: “Athena “punk” diyor kendine” diyorsun; adamlar zinciri oradan geçiriyor ve buradan dolaştırıyorlar ama, sadece o kadar.

Bülent: Şimdi şöyle de bir anlayış var: Yurt dışında bu tip görünümlere karşı dışa vurumlar normal karşılanabiliyor. Çünkü orada muhalif bir gençlik var ve gerçekten bu kültürü yaşıyorlar. Bizde ise tam tersine. “Punk”ım diyenler, bu güne kadar bu cografyada zengin aile, yani burjuva çocuklarıdır. Biz öyle değiliz. Ben evlendim ve takılan takılarla gittim bas gitarımı aldım. Dogru düzgün bir bas gitarım ancak bu şekilde oldu.

Orkun: Benim hala yok.

Bülent: Müzik aleti sıkıntısı çekiyoruz.

Yiğit Tuncay: Hemen para topluyoruz aramızda ve bu adama davul alıyoruz.

Tolga: Beşiktaş tribününden bekliyoruz bir yardım. Orkun’a siyah beyaz bir davul.

Oğuz: Beşiktaşlı olursunuz o zaman herhalde.

Yiğit Tuncay: Davulun siyah beyaz olacak.

Tolga: Ben Cenk Koray tişörtü giyerim.

Yiğit Tuncay: “Bu alemde çarşı her şeye ve herkese karşı” yazarız.

Bülent: O yüzden işin şekil, şemal kısmıyla ugraşmıyoruz. Ugraşacak vaktimiz olmuyor yani!

Yiğit Tuncay: “Bu alemde çarşı her şeye karşı”!..

Oğuz: Her şeye karşı hala ve “Çarşı” savaşa da karşı.

Tolga: Punk’ın 30-40 sene geçmişi var. Dallanmış, budaklanmış ve pop müzik piyasası tarafından kullanılmış. İmajı modacılar tarafından kullanılmış ve cılkı çıkmış ama, özüne baktığınızda öyle gruplar var ki gerçekten ne giyimleriyle ne duruşlarıyla sokakta ayırt edemeyeceğiniz insanlar. Fikirleriyle varlar, eylemleriyle varlar. İşgal evleri vs. gibi bir çok şeyleri punk grupları başlatmışlar. İngiltere’de çok başarılı eylemler bunlar. Özel otonomlar kurulması anlamında diyorum yani. Örneğin; Crass grubu 70 sonları ve 80 başlarında Margaret Teacher’ı bayağı bir ağlatmış. Bayağı bir uğraşmışlar onlarla. Parlamento da bile, Crass grubu hakkında adamlar oturup tartışmışlar “ne yapacağız bu çocuklara karşı” falan diye.

Orkun: Tehlike falan demişler yani.

Tolga: Çünkü adamlar kendi plak şirketlerini kurup kendi sözleriyle -ki çok ağır sözler-, Tortman çıkartmasını öyle bir eleştiriyorlar ki, “5000 tane ölünün annesisin sen” diyorlar Margret Teacher’e. Sex Pistols, pop gurubu gibidir bizim gözümüzde, bir başlangıç gurubu olmasına rağmen.

Oğuz: Spice Girls

Yiğit Tuncay: Sex Pistols’un Amerika da dayak yediği doğru mu?

Tolga: Doğru. İngiltere’de de dayak yemişler. Teksas’ta şöyle anons yapıyorlar; “bütün kovboylar ibneymiş” diye ve seyirciler saldırıyorlar.

Yiğit Tuncay: Ben öyle bir şey duymuştum.

Tolga: Bas gitarist, bası alıp öndekinin kafasına indiriyor. Görüntüleri var.

Yiğit Tuncay: Diyarbakır konserinde öyle bir şey yapmayın sakın.

Tolga: Öyle olmaz tabi canım.

Bülent: Tavsiye etmiyorum yani.

Tolga: Değişik yönelimler var. Dead Kennedys diye bir grup var. Onlar Amerikalı bir gurup ve gerçekten oturmuş politik bir tavırları var ve bence Amerika’nın siyasi, aile yapısını güzel eleştiren bir gurup. Esas etkilendiğimiz guruplardan biri bence Dead Kennedys.

Orkun: Söylem olarak.

Tolga: Çünkü görünüş degil.

Yiğit Tuncay: Bu söylediğiniz beni çok sevindirdi. Sex Pistols’ı çok fazla dikkat çekici bulmam ben. Dead Kennedys ise gerçekten çok dikkat çekici.

Oğuz: Spice Girls gibi toplanılmış, kurulmuş. Vivienne Westwood, Malcolm Mclaren gibi çok iyi menajerler tarafından yönlendirilmiş ve ardından çok iyi pazarlama. Bir öncü olması açısından onu da kabul ediyoruz.

Tolga: Belki iyi bir fikir vermişler; müzikal anlamda, popüler anlamda. Çünkü en azından bir şarkı yapmışlar ve listelerde bir numara olmasına rağmen, listelerde bir numara boş gözüküyor. Bu hafta listelerde bir numara yok. Bunun gibi başarılar da elde etmişler. Ama tabi ki onlar bir pop gurubu.

Orkun: Ama onlar daha bir eğlence ağırlıklı sanki.

Tolga: Punk’ı tanımak isteyen insanlara Dead Kennedys ve Crass’i tavsiye ediyorum.

Orkun: Crass mesela ilk defa konserlerinde şiddetten yana olmadıklarını ve tek silahın kitaplar olduğunu savunan bir topluluk. Bunu söyleyerek konserlerine başlıyorlarmış.

Tolga: Vokalistleri, San Francisco’ da, valilik seçimlerine adaylığını koyuyor ve üçüncü oluyor. Seçim bildirisinde; “eğer ben kazanırsam, bütün valilik çalışanları palyaço kıyafetleri giymek zorunda olacaklar. Bütün arabalar yasaklanacak” gibi ibareler bulunuyor.

Oğuz: Ve buna rağmen üçüncü oluyor.

Tolga: Bence başarılı eylemler.

Yiğit.Tuncay: “Punk” sosyal temellere dayanan bir hareketlilik olarak, kendini 76 ve 78 seneleri gibi kısa bir dönemde varetmiş. Özünde müzikle ifadesini bulmuş ve tanınmış. Ancak tarz olarak, bu akımı önceleyen bir sürü sanat hareketi ve hatta siyasi akımlar var.

Oğuz: Dadaizm var.

Yiğit Tuncay: Onlar sanata karşı olduklarını söylerler ve bu karşı çıkışı yine sanatla ifade ederler.

Oğuz: Pisuarı koyarlar “işte sanat eseri” diye.

Yiğit Tuncay: Bunun yapmalarının nedeni, oturmuş, klişeleşmiş ve sanat alanında köşeleri tutmuş kişilere bir tepkidir. “Punk” ise daha çok müzikle duyurdu kendini.

Tolga: En güzel örneği, bence, bir dergide çıkan 3 tane gitar akoru resmi. “Alın 3 akoru artık sizde bir grup kurabilirsiniz”.

Yiğit Tuncay: Evet.

Tolga: Bence “punk”ın özeti de budur.

Yiğit Tuncay: O açıdan ben “punk”ı, biraz iddialı bir söylem olacak ama, halk müziği olarak algılıyorum.

Tolga: Öyle, evet. Bence de.. İngiltere den çıkmış belki, ama bütün coğrafyalarda da yerlerini bulmuşlar.

Oğuz: Filipinler’de, Afrika’ da, Malezya da dahil her yerde bir sürü “punk” gurubu var.

Bülent: Türkiye adına bizim yapmaya çalıştığımız Rashit olarak, aslında, bunun bir parçası. Bu coğrafyaya özgü, bu coğrafyanın özelliklerini taşıyan, ki yurt dışında buna “İstanbul punk” diyorlar. Bizimle birlikte başlayan bir tanımlama bu. Çok sevindirici bir şey. Bu coğrafyaya has bir şey olmuş. Artık bu coğrafyada da halkla bütünleşsin istiyoruz.

Orkun: Hem de başkalarına cesaret versin istiyoruz. Sonuçta biz bir şeylere cesaret ettik. Konsept bir albüm yaptık. Başkaları en azından etkilenip başka şeyler yapsınlar.

Bülent: Artık zengin çocuklarının müziği olmaktan çıksın Türkiye’ de.

Tolga: Kişisel sorunlarımızdan bahsetmiyoruz biz. Hepimizin sorunlarından bahsediyoruz. Yani sokakta her gün gördüğümüz şeylerden sözediyoruz. Kimse bunların yalan olduğunu söyleyemez. Belki başka eleştiriler getirilebilir ama, hepimizin ortak yaşadığı şeylerden bahsediyoruz.
Sadece belli bir kesim bunun farkında değil.

Bülent: Entellektüeller de bizi eleştiriyorlar. Direkt, sloganvari sözlerimiz var. Ama yapmak istediğimiz şey de bu zaten.

Yiğit Tuncay: Çok çektik biz onlardan.

Bülent: Sıradan insanların düşüncelerine intikal edelim dedik.

Oğuz: Evet, bizler de sıradan insanlarız çünkü.

Bülent: Bunu yaparken de hiçbir çözüm önerimiz yok. Sadece bir şeylerin farkında olmalarını istiyoruz. “Biz bunu fark ettik sizler de fark edin” demek istiyoruz.

Tolga: İnsanları sorgulamaya davet ediyoruz. Direkt olarak söylüyoruz.

Yiğit Tuncay: “Punk”ın tarzı budur zaten. Holiganca söyler. Yani çok fazla inceltmeden, direkt söyler. Söylemezse zaten “punk” olmaz ki. O zaman nedir bu?

Oğuz: Romantik gurup olup çıkarız.

Yiğit Tuncay: O yüzden bana, sizin yaptığınız albümde söyledikleriniz çok ters gelmiyor.

Oğuz: Öyle olması gerekiyor zaten.

Bülent: Bunu kasıtlı olarak yapıyoruz.

Tolga: Başka türlü insanların dikkatini çekmenize imkan yok. “Dikkatini çekmek” derken, bizim değil, olayların üzerine dikkat çekmeyi kastediyoruz. Biz artık 2000’li yıllarda yaşıyoruz ve bu albümü bir reklamcının mantığıyla tanıtmak istiyoruz. Çünkü insanlar görsel ve çok basit, klişeleşmiş laflardan etkileniyorlar. “Şunu alın, bunu alın, şunu tüketin” gibi şeyler. Ve bu yüzden bizim de söylem tarzımız bu. Saldırgan ve onların silahını, onlara karşı kullanmaya çalışıyoruz.

Bülent: Popüler kültürün bütün silahlarını kullanıyoruz.

Yiğit Tuncay: Peki barlarda çalıştınız mı hiç?

Tolga: Sadece konser veriyoruz.

Oğuz: Aslında biz bar programına karşıyız açıkçası. Çalışmaya karşı olduğumuzu söylüyoruz, bir yandan da her hafta cumartesi günü bilmem ne barına gidip orada düzenli olarak çalmak bize çok iş gibi geliyor doğrusu.

Tolga: Bu bizi öldürür yani.

Bülent: Ve insanları eğlendirmek, onların içkisine meze olmak.

Yiğit Tuncay: En başta söylemiştiniz; Bağdat Caddesi çocukları “punk” gurubu kuruyorlar ve “punk” olduklarını söylüyorlar. O barlarda çaldığınızda yine onlar geliyorlar oraya.

Tolga: Bizim en çok keyif aldığımız konserler -İstanbul’da keyifli konserler oluyor ama- , Anadolu’da, üniversite şehirlerinde verdiğimiz konserler. Oralarda da barlarda oluyor bazen ama, gelen seyirci daha samimi. Gerçekten birebir insanlarla sahnede beraber söylüyoruz. Kimin nerde olduğu belli değil yani.

Oğuz: Millet sahneye bile çıkıyor.

Tolga: Camlardan girenler oluyor. Eskişehir’de çok güzel bir şey yaşadık; birisi bağırdı “nüfus kağıdım evde kalmış ‘çok mu zor’, ben dinleyebilir miyim?” dedi. Biz hemen döndük camdan dışarıya “çok mu zoru” bir de o çocuk için çaldık.

Oğuz: Bir daha, sadece ona.

Tolga: Belli bir kuralımız yok. Sahneye çıkarken “aman şöyle yapalım, şov yapalım” gibi şeyler düşünmüyoruz. Biraz insanları rahatsız etmeye çalışıyoruz ki, evlerine mutlu dönmesinler, sorunlarının olduğunun farkında olarak dönsünler. Performansımız o yönde oluyor.

Orkun: Ama daha eğlenceli melodiler kullandığımız için sonuçta farklı bir yöntemle anlatmış oluyoruz derdimizi.

Tolga: Evet, insanların sorunları üstünde dans etmelerini sağlıyoruz belki de. Çok basit bir tanımla; oraya geliyorlar, deşarj oluyorlar ama, bazı gerçekleri de unutmadan gidiyorlar.

Yiğit Tuncay: Zaten tarih boyunca halk komedilerinde de, bazı gerçekleri güler yüzlü söylemek vardır.

Oğuz: İroni vardır.

Yiğit Tuncay: Evet böyledir halk komedileri.

Bülent: Bu insanlarla sıcak bir ilişki kurmakla ilgili bir şey herhalde. Bizim müziğimizde de eğlenceli melodiler, belki başta oynuyor ama, sonrasında “yahu ne bunun nakaratı, ben de tekrar edeyim bari” dediği zaman ya da direkt temasla duyduğu zaman irite oluyor, rahatsız oluyor.

Oğuz: O zaman oynamıyor işte, pogo yapmaya çalışıyor, hurrrra dalıyor. Güzel oluyor.

Tolga: Ya da kafamıza şişe atıyor.

Yiğit Tuncay: Onunda kolayı var. Tel örgü arkasında söylersiniz.

Oğuz: Her zaman mümkün olmuyor işte.

Tolga: Eskiden bir yer vardı, orada tel örgü arkasında çalıyorduk. Avrupa müzik şöleni olmuştu, Kadıköy Meydanında çalmıştık, üçüncü şarkıda polis fişimizi çekti, gökten şişeler yağmaya başladı ve biz Göztepe S.S.K.’da tamamladık konseri.

Yiğit Tuncay: Öyle mi?

Tolga: Evet. Ülkücülerin saldırısına uğradık. “Katilin adı yok” diye bir şarkımız vardı, onun daha üçüncü nakaratına bile gelmeden….

Yiğit Tuncay: “Faili meçhuller” diye değil mi? Oysaki faili meşhurdur onlar.

Oğuz: Kulise geldiler ülkücüler; “siz nasıl böyle bir şey söylüyorsunuz, utanmıyor musunuz? Bizim köyden 7 tane şehit çıktı, yeni gömdük” falan dediler. “Ya!” dedim. “Ben mi öldürdüm onları?” “Öldürenlere söyle” falan derken bir kavga çıktı, parmağımı kırdım o kavga esnasında. Acıydı gerçekten.

Yiğit Tuncay: Röportajlarınızı okudum ve medyanın ska müziği ile üzerinize geldiğini farketmemek mümkün değil!

Tolga: Evet öyle bir şey var.

Yiğit Tuncay: Ska müziğini de çok çarpıttılar.

Tolga: Ska müziği esasında işçi kökenli bir müzik.

Yiğit Tuncay: Jamaika kökenli.

Bülent: Çok da isabetli bir şey.

Tolga: Türkiye’de öyle bir pazarlandı ki, başka bir kesime hitap eder oldu. ben bile skadan soğudum.

Yiğit Tuncay: “The Police” gurubunun etkisi var değil mi bunda?

Orkun: “The Police” gurubu müzikal anlamda bu işi bayağı geniş sahnelere taşımış. Bizim anlayışımız, Crass’in o sahnedeki ve plaklarındaki anlayışa daha yakın.

Oğuz: Daha Reggea gibi.

Orkun: “Punk”da var ama, sonuçta tamamen ska da diyemeyiz.

Oğuz: Reggea demek daha doğru olur aslında.

Tolga: Bizi Athena ile aynı kefeye koyamazlar.

Yiğit Tuncay: Dinlediğim kadarıyla ben koymam aynı kefeye. Mesela ben şimdi gidip Athena ile konuşma isteği duymadım.

Orkun: Yaz tatillerinde “Fanta”nın sponsorluğunda kumsal müziği yapan bir ska gurubu değiliz.

Yiğit Tuncay: Sizi düşünüyorum da şortlarınızla, çiçekli gömleklerinizle.

Orkun: İntihar olur herhalde.

Yiğit Tuncay: Öyle deme, o zaman davulunu alırsın ama. Sen de evlendiğin hanımının bileziklerini geri verirsin.

Bülent: Gelse bile vermem.

Yiğit Tuncay: Röportajlarınızda size hep “Özal kuşağı”na bir tepki olup olmadığınız sorulmuş. Sadece “Özal kuşağı”na mı tepkilisiniz?

Oğuz: Özal kuşağının virüsleriyiz aslında, daha doğru söylenecek olursa. Çünkü Özal döneminde, bizler üzerinde bir sürü şey denendi. Bütün büyük markalar bizim üzerimizde denendi. Tüm eğitim sistemimiz altüst oldu. Bütün bunlar bizim üzerimizde denendi. Hepsi bizim üzerimizde denendi ve virüsü olarak da biz çıktık ortaya doğal olarak. Hepsi bizim üzerimizde kötü etkiler bıraktı ister istemez.

Tolga: “Küçük Amerika” bizim üzerimizde denendi. Bu virüsü ilk görenler olduk. Bütün bunlardan rahatsız olmayanlar da çok vardı. Çıkarlarına göre davrananlar oldu. Bu rahatsızlık belki de bizi buraya kadar getirdi. Şu an yaşadığımız İstanbul’u ben kartondan bir kente benzetiyorum, film setine benzetiyorum. Çok ışıklı, zengin görünümlü falan ama, esasında öyle değil, arka sokakları var ve farklı bir şey. Burada acı çekiliyor bence.

Oğuz: Televizyonda seyrettiğimiz Türkiye, gerçek Türkiye değil aslında. Gerçek Türkiye, daha acı ve çok ciddi travmalar yaşamış ve yaşamaya devam ediyor.

Tolga: Türkiye sadece İstanbul değil.

Yiğit Tuncay: Televizyonda seyrettiğimiz sarışın insanların yaşadığı ve güzel evlerdeki mutlu yüzler.

Oğuz: California sanki.

Yiğit Tuncay: Oysa İngiltere’deki havaalanına inince her şey ortaya çıkıyor.

Oğuz: Evet, doğrudur. Üçüncü Dünya ülkesinden geldiniz.

Yiğit Tuncay: Orada ne kadar iddia etsen de “bakın ben Türkiye’deki televizyonlardan, reklamlardan fırlamış bir adamım” diye ve “bana böyle davranamazsınız” desen de kimsenin kulak asacaklarını sanmam.

Oğuz: Ortadoğu ülkesinden gelen birisisiniz.

Tolga: Avrupa’dan girenleri ayrı kapıdan, Asya’dan girenleri bayağı bir arama tarama çalışmalarıyla farklı bir kapıdan sokuyorlar.

Yiğit Tuncay: “Özal kuşağı” diyoruz da, sadece Özal kuşağına mı tepkiniz var sizin?

Tolga: Hayır, o sadece başlangıçtı. Herşeyin etkisi de var tabi ki. Sonuçta Türkiye’de bir 80 devrimi
var. Birçok şeyi sıfırlamış bir şey bu.

Yiğit Tuncay: Devrim olarak mı algılıyorsun 80’i?

Tolga: Darbe tabi ki. Ondan öncesinde olan herşeyi silerek, yeni bir Türkiye kurmaya çalıştılar. Ki onlar kendi çaplarında başarılı oldular ama, bizim gibi sorunlu bir kuşak meydana getirdiler. Geçmişiyle bağları kopmuş, gelecekten umudu olmayan bir kuşak. Ben yakın çevremdeki insanlara bakıyorum, gerçekten geleceğe dair bir umudu yok. Son geldiğimiz nokta artık; www, com, tr’ler, leasing’ler, finans şirketleri gibi şeyler. Kuruluşuna hiçbir anlam veremediğimiz acaip şeyler. Küçük wallstreet oluşturulmuş. Bizler seyrediyoruz ve bazı insanlar kendi aralarında monopol oynuyorlar. Piyonlarız bizler de. İşte biz bu monopolün dışına çıkmak istiyoruz. Karelerde yürümek istemiyoruz. Biz kendi yolumuzu kendimiz çizmek isteyen insanlarız.

Orkun: İnançlarımız var, kendi çapımızda hepimizin birer birey olarak, uç doğrultuda yaşıyoruz ve ben açıkçası şu an düşünüyorum davul çalmasaydım, birşeyle uğraşmasaydım, üniversite eğitimimi bitirmem bile zor, imkansız bir şey. Çünkü herşey artık aile şirketleriyle, ailelerin akrabalarının girdiği şirketlerle yürüyor, iş bulmak da zor.

Tolga: Alacağınız eğitim bile yazı turayla geliyor. İleride ne olacağınız tabi çalışmanızla ilgili bir şey. Sonuçta altılı ganyandan size bir şey veriyorlar -diploma demek istemiyorum-, etiket veriyorlar. Bir de onunla yapacağınız işler zaten kısıtlı. Birçokları onu bile yapamıyor ve başka işlerle uğraşıyorlar.

Oğuz: Zaten kimse istediği okulda okumuyor ki. Çoğu insan da çalıştığı işten de zaten memnun değil. Eğitim sistemindeki çarpıklık apayrı bir konu.

Yiğit Tuncay: Memnun değil insanlar ama, yine de “normal” insan olarak yaşamak gibi bir tanımlamayla yaşayıp gidiyorlar.

Oğuz: Bu beni şaşırtıyor işte.

Bülent: Normal insanı nereye koyduğunuza bağlı, bence çok anormal yaşıyorlar.

Oğuz: Bu albümü dinleyen insanlar belki biraz sorgularlar nasıl yaşadıklarını. Acaba gerçekten “Çocuklar Duymasın” dizisinde olduğu gibi mi olmalılar? Mutlu böyle mi olunuyor yoksa? O çizginin dışında yürüyüp de başka alternatifler bulmak daha iyi mi olacak onların hayatları için? Bence bunu sorgulamalılar.

Bülent: Gerçeği yaşamıyoruz ki. “Normal” dediğimiz insan, sınırlarını koyduğumuz insan, günde en az 8 saat -ki daha fazlası tamamen yabancılaştığı- kendine ait yapmak istemediği bir işte çalışıyor. Geliyor eve “Çocuklar Duymasın”ı izliyor ve magazin programlarını izliyor, sonra da yatıyor. Özel zamanında da, kişisel paylaşımında da bunları konuşuyor. Yani ne yaşadığının farkında bile değil. Kendi deneyimi dışında kalanlar da zaten dayatılanları izliyor. Kendi deneyimi dışında kalan, dışarıdaki dünya ile ilgili şeyleri de Reha Muhtar’dan öğreniyor. Zaten normali değil, yani hiç bir şey yaşayamıyor, sanalı yaşıyor. Dolayısıyla sorgulamak gibi bir yetisi de yok. Dolayısıyla, adam olmak istemiyoruz, yani bu kalıpların içinde de yaşamayı istemiyoruz

Oğuz: Matrix’e bayıldık…

Bülent: Psikiyatride de vardır. -Psikiyatri bilimine de karşı çıkarlar bazıları- Normale adapte etme diye bir şey vardır psikiyatride, ama hangi normale?

Yiğit Tuncay: Psikiyatri bilimine karşı değilim de, psikolojiyi bilim olarak görmem.

Tolga: Bence de.

Bülent: Evet, ben karıştırdım. Kimin akıllı kimin deli olacağını söylüyor…

Yiğit Tuncay: Ben iktisatı da bilim olarak görmem.

Tolga: Ben de. İktisat fakültesinde 7 sene okudum, çok da şey kattı bana; herşeyin ne kadar yalan ve yanlış olduğunu orada öğrendim.

Bülent: Halkla ilişkiler diye bir şey var.

Orkun: Ben işletme okudum. Beş sene boyunca insanlara nasıl yalan söylendiğini ögretiyorlardı. Dördüncü senede bunu anladım. İşletmecilik sadece ve sadece “işletmek” gerçekten.

Yiğit Tuncay: İşletmecilikte sizi işlettiler değil mi?

Orkun: Evet, aynen öyle oldu.

Bülent: Doruk noktası “halkla ilişkiler” diye bir şey var. “İmaj nasıl pazarlanır, insan nasıl pazarlanır?”

Yiğit Tuncay: İnsan kaynakları diye bir şey var, ben onu anlamıyorum. Nedir o?

Oğuz: İnsan kaynakları nedir biliyor musunuz? Bana kalırsa bir insanın, insan bedeninden alınabilecek her türlü enerjiyi en verimli şekilde alabilmeye yarıyor…

Tolga: Etinden sütünden nasıl faydalanılır durumu var yani.

Oğuz: Evet. Bakalım Orkun’dan nasıl faydalanırız, en iyi ne çıkar Orkun’dan.

Orkun: Mesela çok büyük bir şirket; -yaram oldugu için söylüyorum, muhtemelen bunu okuyacaklardır- çok iyi bir iş görüşmesi yapmıştım, her türlü formasyonum fazlasıyla yeterliydi her şey için, sadece bir hastalık geçirdim diye, sigorta olayından kurtulabilmek için beni işe kabul etmediler.

Oğuz: Her an kalp krizi geçirebilir Orkun, kalp hastası.

Orkun: Kalp hastalığım vardı, bunu söylemek zorunda hissettim kendimi, çünkü sonuçta işlem yapacaklar, yani bir şekilde öğrenirler, başkalarından öğrenmesinler.

Yiğit Tuncay: Not olarak düşeyim şuraya, “Orkun bunu anlatırken, Orkun’u kaybettik” diye. Röportajın altında da “cenazesi kaldırıldı” diye…

Tolga: Öz geçmişine de yaz. Bundan sonra insanlar öz geçmişlerine geçirdikleri hastalıkları yazmalılar….

Orkun: Evet, yazmalıyım, bunu öğrendim.

Oğuz: Kalp Hastası şarkısı var ya, o da budur işte.

Yiğit Tuncay: Kalp Hastası şarkısı oradan mı geliyor?

Orkun: Yok canım.

Yiğit Tuncay: “Kalp Hastası Çalışkan Bir Arıdır”.

Oğuz: 23 gün komada kaldı. Ciddi bir hastalığı var, dünyada 7 tane var sadece Orkun gibi..

Bülent: Yaşayan 7 tane. Kapak olmuştu Avustralya’da.

Yiğit Tuncay: Peki davulu olmayan bir davulcu olarak dünyada kaç tanesin?

Oğuz: Tüm Punk gruplarının davulcusunun davulu yoktur herhalde.

(Gülüşmeler)

Yiğit Tuncay: Sana ilk etapta bir askı davul alalım. Niye, o da kullanılabilir?

Orkun: Olur.

Tolga: Zaten ne bulursak alet odur yani. Her şeyi silaha çevirebiliriz yani.

Orkun: Tabi yani.

Tolga: Sapan da oradan geliyor zaten.

Yiğit Tuncay: Kendi hayatlarınızdan da fazlasıyla örnekler veriyorsunuz zaten. İnsanı ister istemez bir yerlere itiyorlar. Peki, net olarak 78’li kuşak hakkında ne düşünüyorsunuz, yani kendi kuşağınız hakkında?

Oğuz: Dedim ya, sorunlu bir kuşak. Tüm bu üzerimizde denenmiş deney tüpleriyle birlikte defolu bir jenerasyonuz. Ben böyle görüyorum bizim kendi kuşağımızı.

Yiğit Tuncay: Peki bu kuşak ileriye ne taşır sizce?

Orkun: Bu kuşağın kafası karışık bence.

Bülent: Bu durumda hiç bir şey taşıyamaz.

Tolga: Evet bence de.

Orkun: Ne varsa gündemde, onu takip eden bir gençlik var. 80’ler jenerasyonunu ben oldum olası hep eleştirmişimdir. 80’den sonrası daha da beterine doğru gidiyor. Bu jenerasyon korkunç bir noktada artık. Açıkçası bu yeni çıkan kültürlere falan da biraz karşıyım kişisel olarak, mesela elektronik müzik dinliyorum, tüm hayatım elektronik müzikle geçiyor ama, klüp kültürüne de tamamen karşıyım, tamamen karşıyım çünkü korkunç bir dejenerasyon var. Hiç kimse bir şey üretmiyor, oraya gidiyorsun amaç sadece dans etmek. O yüzden ben eleştirecek bir şey bile bulamıyorum. Kendi jenerasyonum da buna dahil.

Bülent: Ciddi bir sorgulama lazım. Hem Türkiye’nin özel durumuyla ilgili bir şey, hem de dünyadaki değişen politikalarla. Ana akım politikaları ve buna karşı gelişen muhalif tavırlarla ilgili bir şey. Türkiye’de durum ümitsiz, herkesin kendini sorgulaması gerekiyor. Bizler kendi adımıza bu albümde bunu yaptık diye düşünüyorum. Ne kadar gerçekleştirebiliyoruz, yüzdesi nedir, hormonlu jenerasyonuz, ne kadar doğruyuz?

Tolga: Sonuçta insanlar bile ruh hastası olarak düşünüyorlar. Boşversene bunları, git bir yerde işe gir de para kazan, hayatın gerçeğini gör ve uyum sağla buna, kabullen artık diyorlar. Ama içimdeki çocuk bunu reddediyor, yanlış giden bir şey var ve ben bu yanlışlığın parçası olmak istemiyorum. Hatalı bir şey var ortada.

Yiğit Tuncay: Cevap olarak büyükler buna şöyle diyeceklerdir; “o zaman sürünürsün”.

Oğuz: Peki bu sürünmek mi yoksa adam olmamak mı? O yüzden adam olmak istemiyoruz.

Tolga: Sürünmek? Yeri gelirse sürünürüm de.

Bülent: Hep verdiğimiz bir örnek; Orkun’la biz liseden beri arkadaşız ve ortak bir arkadaşımızı görüyoruz. 7-8 sene önceden arkadaşımız, geçenlerde bir arkadaşımız görmüş onu ve o arkadaşımız şöyle sormuş; “Bülent ne yapıyor”, arkadaş “Bas gitar çalıyor” hala demiş. Bu arada arkadaşımız da çok başarısız vasat bir arkadaştı ama, sistem içerisinde yerini bulmuş, avukat olmuş. “Hala mı bas gitar çalıyor” diyor yani. Ama ben çok mutluyum, Biz böyle çok eğleniyoruz. Yani en azından kendimizi ifade etmenin yolunu bulduk.

Tolga: Adam olmak istemiyoruz, kendimiz olmak istiyoruz, kendi kişiligimizi kendimiz belirlemek istiyoruz, başkalarının verdiği normları kabul etmek zorunda değiliz ve emin olun sürünmeyiz biz, biz yolumuzu buluruz. O kadar akıllıyız.

Oğuz: Atölyemizi kurarız, müziğimizi yaparız.

Yiğit Tuncay: Yani aç kalmayız, diyorsunuz?

Oğuz: Kalmayız, mutlu yaşarız.

Tolga: Hayatta kalabilmek için üretmek gerekiyor.

Oğuz: Dee Dee Ramone’un dediği gibi; “Don’t worry for me baby” “Benim için endişelenme bebek” Bebek değilsiniz yani.

Yiğit Tuncay: Bebeğe de benzemiyorum ama, olsa olsa kıllı bebek olabilir.

(Gülüşmeler…)

Oğuz: Sakallı bebek Tan gazetesinde çıkmıştı. Öyle günler de geçirdik.

Tolga: Bizi Mavi Ay ve Bruce Willis bozdu bence.

Yiğit Tuncay: O Amerika’nın en kötü aktörü seçildi biliyorsunuz, Bo Derek’de en kötü aktristti.

Tolga: Memoli var, savaş karşıtlarımızın şeyi.

Yiğit Tuncay: Evet onu konuşalım, Rüstem Batum ve Memoli savaş karşıtlarının lideri, ne diyorsunuz bu konuda.

Bülent: Aslında fazla bir şey söylememek lazım.

Tolga: Radyo programına konuk olarak katıldık, Memolinin bizden önce programı varmış, biz içerdeyken bir anda yapay bir heyecanla oyunculuğun verdiği şeyle….

Yiğit Tuncay: Ayıp oluyor, ayıp oluyor!

Oğuz: Onun başarısızlığı ile ilgili bir şey bu.

Tolga: İçeri girdi ve duvara hemen Savaşa Hayır şeyi astı. “Evet çocuklar”, bilmem ne, heyecanlı şeyler falan…

Yiğit Tuncay: Hemen siz de heyecanlanıp, “Evet, Savaşa Hayır” falan dediniz.

Tolga: Ben de şey dedim; sakalı keserek böyle insan nasıl acaba Türk polisini çok yücelten çagdaş imaji falan… Savaş çıktığı zaman savaş karşıtı olmak tabi prim yapıyor.

Oğuz: Biz savaşın hiç zaten bitmediğini söylüyoruz ki, savaş yeni başlamadı ki hep vardı zaten.

Bülent: İlla kan dökülerek hep savaş olmuyor yani.

Oğuz: Şimdi bombalar dibimize düşecek diye kıçımız tutuştu. Aslında hep vardı ki bu savaş.

Yiğit Tuncay: Daha önce düştü ki bombalar, orada 500.000 insan öldü.

Oğuz: Tabi, tabi. 10 sene önce çok eski değil bu. 10 senedir orada çok ciddi bir savaş da sürüyor. Ayrıca sadece orada değil, Afrika’da millet birbirini kesiyor ya, kan gölleri birikiyor, savaş devam ediyor aslında, hep savaş var, savaş yeni çıkmadı. Savaşa karşıyım demek güzel bir şey tabi. Savaşa karşı olmamak zaten bizce de saçma…

Yiğit Tuncay: Peki sizce bu şüphelendirici bir şey değil mi? Mesela birdenbire Türkiye’de burjuvazi savaş karşıtı oldu.

Bülent: Biz yüzeyde tartışıyoruz

Yiğit Tuncay: Çok şüphe verici.

Tolga: Bugün neyiz, “savaş karşıtıyız”, yarın ne olacağız; “ska”cı olacağız, bilmem ne olacağız..

Oğuz: Yalnız şöyle bir şey de var tabi. Bu modayı kullanmak da aslında farklı, bu kadar insanın yürümesi, savaş karşıtıyım diye bağırıp çağırması bilmem ne yapması falan da Amerika’nın imajını çok ciddi zedeledi gibi geliyor bana, bu anlamda da güzel bir şey aslında.

Tolga: Bir de şunu ortaya çıkarıyor, bütün dünya savaşa karşı da olsa yine de savaş olacak.

Oğuz: Belli olmaz o abi ya…

Tolga: Bunu söylemekteki nedenim şu; demek ki insanlar yönetmiyor dünyayı, ya da bizim kararlarımızın hiç bir değeri yok.

Orkun: Dediğin gibi olursa zaten, evet.

Oğuz: Dünya nüfusunun dörtte üçü savaşı istemiyorsa geri kalan küçücük bir azınlık savaşı istiyor diye bu savaş çıkarsa, anlayın ki hiçbir değerimiz yok bu dünyada.

Tolga: Savaşi isteyenleri bir yere toplayıp savaştırmak lazım bence. En iyi çözüm o.

Oğuz: Biz de bile varmış; Türkiye’de yüzde 4 savaşı isteyenler varmış, yüzde 96 çıkmış. O yüzde 4’ü ben anlayamadım, kim acaba?

Yiğit Tuncay: Allah, allah?

Tolga: Onlar normaller işte. Biz anormaliz.

Yiğit Tuncay: Aslında kalabalık daha normaldir. Biraz da müzikal formu konuşalım, yeter politika parçaladığımız, çünkü ben 20 senedir politika konuşuyorum ben de bıktım artık.

Oğuz: Kalkalım devrim yapalım.

Yiğit Tuncay: Mesela müziğinizde daha başka neleri kullanmak istiyorsunuz?

Tolga: Müziğimizi her an geliştirmek istiyoruz, ki nota falan bilmiyoruz sıfırdan başladık gerçekten. Aletleri oynayarak öğrendik, deneyerek öğrendik. Bu bizim merakımızdı, kaçış yolumuzdu, çünkü bize ait hiç bir şey bulamamıştık. Böyle bir yerde kesişti yolumuz ve her geçen gün yeni bir şeyler öğreniyoruz, yeni enstrümanlar katıyoruz. İlk albüm çıkalı dört sene oldu. katettiğimiz yol iki albüm yan yana konulduğunda görülür. Umarım her seferinde bir basamak daha yukarı çıkarız. “Basamak” dediysem, yükselişinde biz de daha çok şey eklemek istiyoruz tabi ki.

Yiğit Tuncay: Söz ettiğim o iki parça çok çarpıcı bence. “Anadolu pop”a saplanmadan çok farklı bir çizgide gidiyor. Oraya da çok fazla saplanmadan daha da farklı bir çizgi ortaya çıkarmak gerekiyor.

Oğuz: Demek ki tam anlatabilmişiz abi.

Orkun: Vallahi ben de çok mutlu oldum, çünkü kayıtlarda her zaman ben vardım, o zaman çok korkuyordum. Mesela insanları acaba “çok mu farklı bir havaya soktuk” falan diye tedirgin oldum…

Yiğit Tuncay: Yok o çok bariz belli, dinlediğimde ben onu çok net aldım.

Tolga: Anadolu Pop var, bir de onun haricinde onun demosu var, ulan Haluk Levent gibi olmuşlar derlerse ağlardım.

Orkun: Gerçekten bu anatomimiz için çok önemliydi. İşte bahsettiğimiz topluluklarda zaten böyle, İngiltere’de aynı şeyi yapmak isteyen topluluklarmış. İrlanda soundunu, rock soundunu halkla bağdaştırıp bize sunmuşlardı.

Oğuz: Gayda falan kullanıyorlar.

Tolga: Evet onlar da İrlanda soundu. Zaten İstiklal Caddesi’ne çıkmak en iyi örneği, şöyle bir dolaştığınızda duyduğunuz tınılar çok karışık, herşey var. “Reggea”den tutun, “ska”dan tutun, halk müziğinden tutun, Kürt müziği, Laz müziği, bunlar hepsi kulaklarımızda yer etmiş şeyler…

Orkun: Şöyle bir şey var bir de; Türkiye’de albümden iki, üç şarkı seçiyorlar dükkanlar ve o şarkıların üzerine gidiyorlar. Biraz da diğerlerini dinleseler bu şarkılara da ulaşacaklar. O çok lirik çaldıkları müziklerin çok dışında bir şey olmadığını görecekler aslında. Bazı müzik dükkanları böyle müziklerin hiç bir şey olmayacağını düşünüyorlar. Açık bir şekilde, müzikle hiç bir şeyin degişmeyeceğine inanan insanların, bize destek olmalarını isterdik.

Tolga: Bence yeniliklere kapalı olmamak lazım.

Yiğit Tuncay: Zaten müzikle bir şey değişmez ki.

Oğuz: Zaten öyle bir söylemimiz yok ki.

Yiğit Tuncay: Müzikle birşeylerin değişmesi için bir şeyler söylenir.

Oğuz: Aslında tek anlatmak istediğimiz şey de bu. Biz sonuç söylemiyoruz, biz çözüm önerisi sunmuyoruz, biz sadece sokakta yürürken gördüğümüz şeyleri şarkı sözü olarak yazan bir gurubuz. Bizim olayımız bu, bizim farkımız da bu aslında. Böyle mistik şeylerden falan bahsetmiyoruz. Biz sadece sokakta yürürken gördüğümüz şeyleri şarkı sözü olarak yazıyoruz. Bununla kalkıp birisi devrim yaparsa o onun sorunudur yani bizim sorunumuz değildir.

Orkun: Bizim Taksim şarkısında olduğu gibi, Taksim’e çıktığınızda farklı bir şey görmeyeceksiniz.

Oğuz: Nasıl baktığına bağlı. Sonuçta Taksim’e çıkıp bakan insanlar o “yankee”leri falan görmüyorlar.

Tolga: Vakkoroma’nın vitrinine bakanlar da görmüyorlar.

Oğuz: Taksim sadece Mc Donalds’da yemek yemek değil sadece.

Tolga: Bir dipnot düşelim, “2001 yazı” adlı şarkıda “Burger King” restorantları hakkında bir şeyler söylemiştik ve “Mc Donalds” Türkiye’den gidecek yakında. Batıyor, bu bir başarıdır, teker teker kapandılar ve söndü ışıkları.

Oğuz: 160 milyon dolar borcu varmış. Hepsi gidiyor.

Yiğit Tuncay: Sevindirici bir şey. Kuru fasulyeciler açısından, ben hala daha kuru fasulye ve pilav yerim.

Orkun: O şarkiyi yaptığımızda söylemiştik bunu işte.

Tolga: Belliydi çünkü. Görmüştük bunları.

Yiğit Tuncay: Kuru fasulye üreticilerinden büyük destek almıştınız, “Reis Bakliyat”.

Oğuz: Oooo, eskiden Daum’un sponsoruydu.

Tolga: “Mc Donalds”ın önündeki çöpü karıştırıp yiyecek arayan insanlar vardı. Bu her zaman da olacak Türkiye’de. Çok büyük bir uçurum var, büyük bir uçurum var.

Bülent: Yapmak istediğimiz, aslında, o kadar yadırganıcı bir şey değil. Gelenekçi sol tandansa….

Yiğit Tuncay: Ben gelenekçi sol tandanstan sayılırım…

Bülent: Ortodoks diyecektik. Bize karşı çok tepkililer. Aslında şöyle bir şey var, baktığınız zaman, bu Özal gençliğinin, büyük şehirlerde yaşayan gençliğin kendisini özdeşleştirebileceği bir şey yok. Bizim müziğimizi yapanlar da farklı zaten. Halktan değil, zengin aile çocukları. Bizim yapmak istediğimiz, şehirde gördüklerimizi aktarıyoruz, dolayısıyla kentteki muhalif duruşu destekler birşeyler koymaya çalışıyoruz ortaya. Bu yönde bir kentli muhalif kültürü oluşturmaya çalışıyoruz. Aslında bunun bence yadırganıcı veya itici ya da kabul edilemez bir tarafı da yok.

Orkun: Sonuçta Metropol müziği yapıyoruz.

Yiğit Tuncay: Evet.

Bülent: Bunu yapan da metropol müziği bize.

Tolga: Sanki bunu yapan biz olmuşuz gibi İstanbul’a….

Yiğit Tuncay: Yarı açık cezaevi.

Tolga: Evet aynen öyle. Hapissiniz gerçekten de, avluda hava almak için Taksim’de volta atıyoruz. Başka bir şey yaptığımız yok.

Yiğit Tuncay: Beyoğlu’nda olmak rahatsız etmiyor mu sizi?

Orkun: Sıkılıyoruz açıkçası, herşeyimiz de burada.

Tolga: Birçok şeyi buradan ögrendim. Her şeyi görebiliyorsunuz. Tam metropolün merkezi. Bir fotoğrafını çekerseniz eğer, bir şekilde Türkiye’nin tamamını içermese de, acı bir kesitini ortaya koyar.

Orkun: Hayatımı sahaflarda buldum diyebilirim. Orada eski plaklar karıştırdım, alt yapımı açıkçası oradan sağladım, bunu da yadırgayamam.

Tolga: Biz hurdacıyı severiz.

Oğuz: Topkapı’daki bit pazarı, Kadıköy Bit Pazarı…

Orkun: Ama ne kadar cevherler yattığını bilmiyor insanlar.

Yiğit Tuncay: Ben yaklaşık 20 yıldır buralardayım ve hurdacılıktan bayağı yolunu bulan insanlar biliyorum.

Orkun: Zihni Müzik mesela. Teşvikiye’de tezgahı vardı. İlk ben Joy Division plaklarını edindiğim yer orasıdır.

Yiğit Tuncay: Şimdi muhtemelen randevu alıyorsundur görüşmek için.

Orkun: Yoo, gördüğümüz zaman yine merhabalaşıyoruz.

Oğuz: Ben bazen görüyorum İstiklal Caddesi’nde.

Tolga: Ya da Deniz, detone Deniz.

Orkun: Evet Deniz Kitabevi.

Tolga: Bize çok katkısı olmuştur.

Orkun: Ben şunu bilirim, en az iki yaz hiç para almadan onun dükkanında çalıştım ve dükkanı artık bana devrediyordu ve 5.000’e yakın plak vardı. Bundan daha iyi bir şey olamaz bir insan için. Her şey var, kütüphane gibi.

Tolga: Beyoğlu’nun özellikleri var, onu kullanmak lazım. Bu her şey için geçerli. Bilgi her tarafta var. Mesela internet güzel bir buluş, kullanım alanına göre güzel bir şey. Sadece insanlar bunu porno için ya da banka hesaplarına girip bakmak için kullanmamalı, gerçekten büyük bir ansiklopedi var.

Yiğit Tuncay: Bizim internette sitemiz var, biz yüzlerce insanla buluşuyoruz.

Oğuz: Ne kadar güzel bir şey.

Tolga: Özgür bir alan kullanabilene…

Yiğit Tuncay: Adam bana İngiltere’den mektup yazıyor, bir diğeri Urfa’dan yazıyor.

Orkun: Harika bir buluş işte.

Tolga: Birbirimize yaklaşmamızı sağlayan buluşlardan biri.

Bülent: Bu Amerikan ordusu tarafindan bulundu 69 yılında. Yani ordunun gizli belgeleri için…

Oğuz: Ama zaten bunları etkileyen bütün buluşlar genelde savaş için değil mi?

Orkun: Ama kontrolden çıkmış durumda. Kontrol edilemez artık. Şu anda; “ne yaptık biz”, Dr.
Frankenstein’da olduğu gibi “ben ne yaptım yarabbi” diyorlar.

Yiğit Tuncay: Bütün sistemi onun üstüne kurdular, o yüzden çökertmek çok kolay.

Tolga: Umarım çok zeki insanlar çıkıp bunu yapabilirler.

Yiğit Tuncay: Var onu yapacak insanlar.

Oğuz: Hackerler var.

Yiğit Tuncay: Geçenlerde bir tanesi bir şirketle anlaştı, şimdi eski bir hacker olarak hackerlere karşı çalışacak.

Tolga: Genelde öyle yapıyorlar, birkaç tane film seyrettim ben gerçek olaylardan alıntılanan.

Orkun: Beyaz saray kendini korumak için hacker alıyor görevli olarak, beyaz saray bunu yapıyorsa artık daha ötesi yok.

Bülent: Ama “hackerler”de çok pis çalışıyorlar.

Orkun: Korkunç…

Bülent: Adalarda toplan, muhabbeti kur…

Oğuz: Jello Biafra baş konuk olarak çağrılıyormuş. Dead Kennedys’in vokalisti Jello Biafra. “Dünya Hacker”ler toplantılarına baş konuk olarak çağırılıyor, ki kendisi bilgisayarı açıp kapatmayı bilmeyen bir adam, baş konuk olarak konuşuyor.

Tolga: “Bana sakın mail atmayın” diyor, “ben bilgisayarı açıp kapamayı bile bilmem” diyor.

Yiğit Tuncay: Ne güzel… Madem Beyoğlu’ndayız, daha fazla yayılmadan yine buraya dönelim. Beyoğlu’na hergün yüzlerce insan çıkıyor; Diyarbakır’dan buraya göçmüş, Batman’da köyü yakılmış çocuklar burada selpak satıyorlar ya da dediğiniz o elit kesimden insanlar da burada barlara geliyorlar. Yani her çeşit insanı bulmak mümkün. Bütün bunları düşündüğümüzde buradan bir sound ortaya çıkarmak bayağı güç olsa gerek?

Tolga: Müzikal olarak mı yoksa şey mi?..

Yiğit Tuncay: Müzikal anlamda…

Tolga: Sound çıkarmak güç. Çünkü sentez yapabilmek için bir kaç şeyi seçip bir araya getirmek lazım ama, burada çok fazla şey var. İstanbul herkesin içine düştüğü bir çukur gibi , garip bir yer yani.

Orkun: Herşeyin alıcısı, dinleyicisi var. Yapan kişi de var ama, plak şirketleri açısından bakarsak olaya, plak şirketleri kör, başka bir şey yok. Ne kadar çok müzik yapılırsa yapılsın körler. Her müzik tarzından tek bir ürünü destekliyorlar, onun alternatifini kesinlikle desteklemiyorlar.

Tolga: Ya da sadece çöpe yatırım yapıyorlar. Bakkal zihniyetiyle çalışıyorlar.

Orkun: Ben hemen bir örnek vereceğim “Universal Records” ne yaptı? Bir tane toplama albüm çıkardı. “Taksim-Beyoğlu Compilation” tarzı bir şey. Neymiş, “Beyoğlu’nda çalan şarkılar”mış. Piyasada yapılıp, sokağa girdiğimizde çalınan derleme şarkılarmış. “İstiklal marşı” diyoruz biz onlara, İstiklal Caddesi’nde çaldığı için. Ne oluyor, bin adet bile satmıyor. İnsanları o kadar keriz yerine koymanın anlamı yok yani. Başka bir şeyler vermek lazım gibi geliyor bana.

Tolga: Bence -bizim gibi guruplar demek istemiyorum-, kendi müziğini yapan bir sürü gurup olduğu zaman, o zaman bir sound çıkacaktır. Belki hepsi birbirine benzemeyecektir ama, en azından -İngiltere’de vardır ya Manchester soundu derler- kendine özgü şeyler çıkacaktır. Biraz bununla ilgili. Yani dışarıdaki gurupların aynısını taklit etmek değil, yani burada başka birşeyi yaşıyoruz biz, bir fikir alıp bence sadece yaşadığımız hayattan bir fikir alıp yeni bir şeyler sunmamız lazım.

Yiğit Tuncay: Mesela Avrupa’ya konsere gittiğimizde de oradaki insanlar kendi karikatürlerini değil, farklı bir şey görmek istiyorlar değil mi?

Tolga: Evet.

Oğuz: Avrupa’dan arkadaşlarımız buraya konser vermeye geliyorlar, Atina’ya ya da Bulgaristan’a yaklaştıkları zaman bize de bir telefon açıyorlar, “kalabilir miyiz orada” diye, hay hay gelin diyoruz. Burada çok güzel konserler veriliyor zaman zaman, sizi de çağırırız bundan sonra.

Yiğit Tuncay: Sevinirim.

Oğuz: Biz orada çalamıyoruz ama, çıkamadığımız için yurt dışına, o arkadaşlar bizi seyrettikleri zaman aynı şeyi söylüyorlar, siz başka türlü bir “‘punk’yapıyorsunuz” diyorlar. Ama “güzel bir şey” diyorlar. Hepsi çok isteyerek, severek dinliyorlar, yurtdışında ilgi görmesinin sebebi de o. “İstanbul Punk” diyorlar bizim yaptığımız müziğe.

Yiğit Tuncay: En azından farklı bir ses olmuş. Benim korkum, her zaman, yeni oluşumların oranın karikatürü olması olmuştur. ya adam zaten oradaki de hoşnut olmayabilir, buradaki de hoşnut olmayabilir.

Tolga: Biz papağan değiliz. Kendimizden bir şey katmadıktan sonra bu işin bir zevki olacağına inanmıyoruz.

Oğuz: Bir de bu coğrafyada yaşıyorsak ister istemez etkileniyoruz illaki. Bizim de annemiz sonuçta evde temizlik yaparken “polis radyosu” dinliyordu. Onları duyuyorduk küçükken, ister istemez etkileniyorsunuz bunlardan, bir yandan da Punk vardı.

Yiğit Tuncay: Ahmet Kaya’da çalar onlar.

Oğuz: Evet, evet herşeyi çalarlar.

Yiğit Tuncay: “Polis Radyosu”, adı üstünde. Yakında sizi de çalarlarsa ne olacak.

Oğuz: Var mı hala polis radyosu, haberimiz olmaz.

Yiğit Tuncay: Son olarak şunu sormak istiyorum; “hiç bir ideolojiyle ilişkimiz yok” diyorsunuz. Bu albümü dinlediğim zaman albümde fazlasıyla ideoloji olduğunu gördüm.

Tolga: Apolitik değiliz. Muhalifiz ama, dediğim gibi biz kendimize anarşist diyemiyoruz. Çünkü tekel sigarasından tutun da, bandrollü albüm, açıkçası benim vicdanım elvermiyor anarşistim demeye.

Oğuz: Bir de şunu biliyoruz; 2003 yılındayız ve gerçekten günümüzde bütün ideolojiler de çok ciddi yaralar aldılar. Hepsi belki kapitalizmin çok başarılı gözükmesinden kaynaklanıyor, belki başka sebeplerden kaynaklanıyor ama, ciddi yaraları var ve bunların çok kötü örneklerini izledik ülkemizde. Sola çok yakınız ve solun örnekleri günümüzde bize çok itici geliyor doğrusu. Dolayısıyla ben gönül rahatlığıyla “solcuyum” diyemem. Çünkü soldaki örnekler bana ters geldiği için. Sağcı zaten olamam. Bana bir isim konulmak zorunluysa eğer, ben bu ismi koyamıyorum. 2003 yılında, 26 yaşında bir genç ne hissediyor bunu ben bilemiyorum. Ben böyleyim ama. İsmini siz koymalısınız bence.

Tolga: Arada fark olmalı, belki yüz sene sonra belki çok çabuk bir şekilde gelebilir ama, sonuçta bir çok sol şeritten edinimlerimiz var. Kendimize göre samimi hayatımda vurgulayabileceğim ya da içime sinen şeyleri bir araya toplayarak kendime ait bir hayat görüşü elde ettim diyebilirim. Gerçekten insan haklarına saygıyı içeren, savaş karşıtlığını içeren, hayvan haklarını içeren, bir sürü şeyi içeren… Yeni bir şey olması için yapmadım ben bunu.

Oğuz: Bizim söylemimiz çok enteresan kaçıyor açıkçası. Mesela hayvanat bahçelerine bile karşıyız. Bunu söylediğimiz zaman bize “niye, çocuklar hayvanat bahçesinde hayvanları görüyor” diyorlar. Bundan da nefret ediyorum ben, hayvanat bahçesinin varlığını da istemiyorum. Niye fil burada geziyor. Gitsin hayvan kendi memleketinde takılsın.

Tolga: Kutup ayısının Türkiye’de ne işi var?

Yiğit Tuncay: Beyoğlu da insanat bahçesi farkındaysanız?

Oğuz: Diyoruz ya hava almaya çıkıyoruz.

Yiğit Tuncay: Beyoğlu’na da karşı olmak lazım?

Oğuz: Yahu zaten biz şeye de karşıyız. Kutu kutu yaşıyoruz ya apartmanlarda, ona da karşıyız. İstiklal Caddesi avlu gibi. Evden çıkıyorsun ve avluda bir tur atıyorsun, hava alıyorsun, millet seni seyrediyor, sonra eve tekrar geri dönüyorsun.

Yiğit Tuncay: İstiklal Caddesi yerleşimi de çok ilginç. Su boşluk affetmez ya, burada, her yerde birileri yaşıyordur. Mutlaka bir yere gitmiştir, burada hiç boşluk yoktur.

Tolga: Evli evine, köylü köyüne, köyü olmayan sıçan deliğine… “Renk Stüdyosu” çok güzeldi. İlk albüm zamanında hep orada çalışırdık, bir apartmanın en üst katı. İçeri giriyorsunuz, bir lokanta ve gayet elit insanlar yemek yiyorlar; sonra ilk kata çıkıyorsunuz ve insanlar halay çekiyor; onun üstü lokantanın bulaşık yıkama yeri; bir üst katında ise ağır solcular kitap okuyorlar…

Yiğit Tuncay: Su gibi yani..

Oğuz: Sonra en üst kata çıkıyorsun, Aydın abi, bizim stüdyonun sahibi, o da eski hippi, tam ama yani….

Yiğit Tuncay: Orada hala takvim 68’i gösteriyor değil mi?

Tolga: Zaten hiç çıkmıyor oradan. Her çeşit insan var. Her insan da yaşama hakkına sahip, bir şekilde sığınma hakkı var. İnsanların en büyük haklarından biri yemek yemektir, alandır, ihtiyaçtır. Ve İstanbul’da büyük bir şehir, bu anlamda olabildiğince daraltılmış. Yaşadığımız evlerin dizaynları bile esasında klişeleşmiş, bize dayatılan bir şey. Bilmiyorum, “İstanbul bizi bu hale getirdi” diyorum, ah İstanbul ah, alacağın olsun!

Yiğit Tuncay: Ne var şimdi önünüzde proje olarak?

Tolga: Mart ayında İstanbul’dan başlayıp Anadolu’ya, gidebildiğimiz her yere gitmek var.

Yiğit Tuncay: Aman tükürmeyin sakın insanların üstüne, Sex Pistols’un başına gelenler gibi…

Tolga: Yok canım daha neler, o bizim örnek aldığımız bir şey değil zaten.

Oğuz: Bu ülke başka bir ülke sonuçta.

Orkun: Albüm çıkarmanın en güzel yanı, organizasyon firmasıyla anlaşmamız oldu. istediğimiz yerleri biz söylüyoruz onlara, şuralarda konser vermek istiyoruz diye ….

Yiğit Tuncay: Marmaris, Bodrum falan…

Oğuz: Üniversite şehirleri, Eskişehir, Bursa…

Tolga: Daha biz onu tam olarak kendimiz tespit edebilmiş değiliz.

Orkun: Arada çok anormal Antalya var, hiç gitmedik yani… Olur inşallah!

Tolga: Moda’da çaldık.

Yiğit Tuncay: Hani köpüklerle dans ediyor ya insanlar, öyle bir duruma düşmezsiniz inşallah!

Oğuz: Köpükler mi? Ha, evet.

Yiğit Tuncay: Köpüğü sıkıyorlar millet kayıp düşüyor…

Tolga: Geri zekalılar.

Oğuz: Seyircileri öldürmek zorunda kalabiliriz.

Orkun: Ortamını bırak, daha biz hiç bir şey yaşayamadık taze olan. Açıkçası kendimize ait anfilerimiz olsun isterim ben. Davulu kurayım şöyle. Şimdi biraz yaşayacağız galiba bunu.

Tolga: Küçük bir şey olsa da.

Yiğit Tuncay: Orası da çok ciddi dikkat edin.

Orkun: Nasıl?

Yiğit Tuncay: “Oditoryum” diyorlar ya üniversitelerde öyle yerlere. Panele gidiyorum mesela ben bile havaya giriyorum ciddiyet konusunda, oturuşum falan değişiyor. Öyle bir şey ki, sanki beyaz saray adına açıklama yapacakmışım gibi oluyor oralarda; “…şimdi biz yarım saat sonra Irak’ı vuracağız” gibi…

Tolga: Sex Pistols’un hapishane konseri var, kayıtları var bende. Hapishane konserinde çalıyorlar. İnsanlar bayağı egleniyor ama, hepsi oturmak zorunda. Vokalistleri şöyle diyor: “Niye ayaga kalkıp dans etmiyorsunuz?”. Oradan birisi bağırıyor, “Yasak”diyor. Vokalist diyor ki; “Ne yapacaklar size hapise mi atacaklar?”.

Oğuz: Hapishanedeler zaten.

Yiğit Tuncay: Olsun, hücre cezası verebilirler.

Tolga: Tabi canım, ciddiyet olsun.

Yiğit Tuncay: Neyse, ben teşekkür ediyorum size.

Orkun, Tolga, Oğuz, Bülent: Biz teşekkür ederiz.


Diskografi:
1993 – Ugh’em All! (Demo Kaset)
1994 – Kangren (Demo Kaset)
1995 – Rashit (Demo Kaset)
1996 – Split 7” EP “Kadiköy’den Hareketler” w/Ask It Why (Darbouka Records, Fransa)
1997 – Split MC w/ Active Minds
(Rippin’ Trash, Ingiltere)
– Sahibinin Sesi (Demo Kaset)
1998 – Split MC w/ Flagrants D’eli
– Split MC w/3rd World Planet
(Rippin’ Trash, Ingiltere)
– 46 dk. ve canli (Demo Kaset)
1999 – “Telasa Mahal Yok” CD/MC
(Kod Müzik, Türkiye)
2001 – 7” EP “Taksim’de Bangyjumping”
(Kroket Records, Hollanda)
2003 – “Adam Olmak Istemiyorum” CD/MC
(Ada Müzik, Türkiye)


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın