Akdeniz’de Yeni Bir Küba Kurulamaz – Suat Parlar


ABD’nin ülke içi ve dışında gizli eylemleri denetleyen “40 Komitesi’nin 1969-1976 yılları arasında en önemli ismi Henry Kissinger’dir. “40 Komitesi”, Başkan Harry Truman tarafından kuruldu. 54/12 Grubu da denilen “Komite”de Genelkurmay Başkanı, Savunma Bakanlığı Müsteşarı, CIA Başkanı gibi üst düzey yetkililer bulunuyordu. Grubun varlığına ilk değinen kişi Başkan Gerald Ford oldu. Ford, “Komite” için, “Hükümetimizin üstlendiği her gizli operasyonu denetleyen” bir kurumdur diyordu. CIA’nın Vietnam’da uyguladığı kontrgerilla programı (Phoenix programı) Nixon-Kissinger yönetiminin sorumluluğu altındaydı (Bu kontrgerilla operasyonlarında 35.708 Vietnamlı sivil öldürüldü). Yani, Ulusal Güvenlik Danışmanı, Dışişleri Bakanı ve “40 Komitesi” başkanlığı görevlerinde bulunan Kissinger, birçok kanlı bilmecenin odaklandığı isimdi. Kissinger’in Şili’de gerçekleştirilen 11 Eylül 1973 askerî darbesinde de rolü büyüktü. “Allende’nin adının anılması bile, ülkedeki aşırı sağın, Şili ve ABD’de iş yapan bazı güçlü şirketlerin özellikle ITT, Pepsi Cola ve Chase Manhattan Bank’ın tüylerini diken diken etmeye yetiyordu.”(1) 9 Kasım 1970’de, ABD “Ulusal Güvenlik Konseyi’nin 93 sayılı karar notunu kaleme alarak, Allende’nin başkan olmasından sonra, Şili’ye karşı izlenecek politikayı belirleyen Kissinger’dir. Kissinger, bu ülkeye “ekonomik taciz” önlemleri uygulanırken askerlerle iyi ilişkiler kurulmasını öneriyordu.

Kissinger, 1973’te Dışişleri Bakanı olduğunda, Başkan’ın Ulusal Güvenlik İşleri Özel Yardımcılığı görevini de elinde tutuyordu. Böylece, CIA’nın gizli operasyonlarını görüşen ve onaylayan, son derece seçkin ve gizli “40 Komitesi’nin başkanlığını üstlenen ilk ve tek dışişleri bakanı oldu. Kissinger, adeta “ulusal güvenlik konularında devlet başkanı” haline geldi. Dolayısıyla, Orta Doğu açısından büyük bir stratejik öneme sahip bulunan Kıbrıs’ta yaşananlarda da Kissinger’in doğrudan sorumluluğu vardır. Kissinger, Çalkantılı Yıllar adlı kitabında, “Kıbrıs’taki ilk toplumlararası krizin bir Türk müdahalesini provoke edeceğinden emindim.” diyor.

Kissinger, Yenilenme Yılları kitabında da Kıbrıs konusuna değiniyor: Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios burada, hiçbir süslemeye gerek duyulmadan “Kıbrıs’taki gerilimlerin en başta gelen nedeni” şeklinde tanımlanmaktadır. Oysa Makarios o sırada, Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET), Birleşmiş Milletler ve İngiliz Uluslar Topluluğunun üyesi olan ve hemen hemen silahsız bir cumhuriyetin demokratik seçimle işbaşına gelmiş lideriydi. Kendi yönetimi bir meydan okumayla yüz yüze gelirken, Kıbrıs’ın bağımsızlığı da Atina’daki askerî diktatörlük ve Türkiye’nin oldukça militerleşmiş hükümeti tarafından tehdit edilmekteydi. Bu ülkelerin ikisi de Ada’daki sağcı çeteleri maddî açıdan destekliyor ve Ada’nın büyük ya da küçük bir parçasını ilhak etmeyi hedefliyorlardı. Buna rağmen 1970’ler boyunca Kıbrıs’taki ‘toplumlararası’ şiddet azalmaya başlamıştı. Cinayetlerin çoğu toplumların kendi içinde açığa çıkıyordu. Yunan ve Türk demokratları veya enternasyonalistleri, kendi milliyetçi ve otoriteryan rakipleri tarafından öldürülüyordu.

Cumhurbaşkanı Makarios’a, Yunanlılar ve Kıbrıslı Rum fanatikler tarafından birkaç kere suikast girişiminde bulunulmuştu. Dolayısıyla onu gerilimlerin ‘en başta gelen nedeni’ olarak tanımlamak ahlâkî açıdan son derece hatalı bir yargıya varmak olur.”(2) Ada’da şiddetin tek kaynağı olarak Makarios gösterilmiştir. Ancak bu konuda Türk Mukavemet Teşkilatı (TMT) Magosa “serdarı”nın açıklamaları (Ortam, 14 Haziran 1997) önemli tespitler içeriyor: “Yeminde vatanın ve Kıbrıs Türkü’nün can, mal ve namusunu koruyacağız diye kuruldu; ama iş başkaya da dönüştü. Komünist diyerek kendi çocuklarımızı da öldürdük… Türkiye’den gelenler de dahil, bazı üst düzeydekiler içinde tam donanımlı olmayanlar vardı. Sadist olanlar vardı. Biz de onlara alet olduk.. Her bölgenin vurucu ekibi vardı. ‘Bu casustur, haindir, komünisttir’ denirdi ve ‘vur emri’ verilirdi.” (3)

1974 yılının Mayıs ayında ABD Dışişleri Bakanlığı Kıbrıs Masası Şefi Thomas Boyatt, Bakan Kissinger’e bir rapor verdi. Raporda, Yunan cuntasının Kıbrıs ve Makarios’a karşı bir saldırı hazırlığı yaptığı bildiriliyordu. Makarios’a karşı bir darbeden sonra, Türkiye’nin Ada’ya askerî müdahalede bulunacağı da yapılan tespitler arasındadır. Bu arada Rauf Denktaş’ın 25 Ocak 1974’te kurulan CHP-MSP koalisyon hükümetini kutlamak üzere Ankara’ya geldiği not edilmelidir. “Denktaş’ın Ankara’yı ziyareti büyük önem taşımaktaydı… Denktaş’ın çantasında Türk Hükümeti’ne sunulmak üzere bir rapor vardı… Denktaş, Ecevit’e, “Makarios’a yeni bir suikast tertip edilebilir”… Raporun bu kısmı ile ilgili görüş ve düşüncelerime katılıyor musunuz? Makarios’a vaki bir saldırı Enosis’i derhal oluşturmak için yapılacaktır. Türkiye’nin müdahalesi gerekebilir. ‘Hazır mıyız?’ sorusunu yöneltti. Ecevit’in cevabı kesindi: Kıbrıs’taki meşrû haklarımızı ve halkımızı tehlikeye düşürecek her gelişme karşısında hazırlıklıyız, merak etmeyiniz.” (4)

7 Haziran 1974’te National Intelligence Daily’de çıkan bir rapora göre, Yunan diktatörü gizli polis şefi General Dimitrios Yoannides, “Yunanistan, Makarios ile onun en kilit önemdeki destekçilerini yirmi dört saat içinde, çok az kan dökerek ve EOKA’dan yardım görmeksizin yerlerinden almaya muktedirdir.” diyordu.

Bu arada, Kissinger’i arayan Senato Dış İlişkiler Komitesi Başkanı Senatör J. William Fulbright, yaklaşan darbe konusunda uyarılarda bulunuyordu. Senatör, Yunanlı muhalif gazeteci Elias P. Dimitrakopulos’dan aldığı bilgilere dayanarak, Yunanlı generallerin darbe hazırlığını engellemesi için Kissinger’den talepte bulunuyordu. Ancak, ABD Dışişleri Bakanlığı, Yoannides’e Kıbrıs’ta yapılacak bir darbe konusunda kaygı duyulduğunu gösteren herhangi bir adım atmadı. Makarios ise, 3 Temmuz’da, Yunan cuntasına açık bir mektup göndererek, onları doğrudan yabancıları işe karıştırmakla ve yıkıcı faaliyetlerde bulunmakla suçladı. Makarios şu tespitleri yapıyordu: “Kesinlikle şunu söyleyebilirim ki, Yunanistan askerî rejiminin kadroları EOKA-B teröristlerinin eylemlerini desteklemekte ve yönetmektedirler… Atina’dan uzanan ve benim fiziksel varlığımı ortadan kaldırmak isteyen görünmez eli pek çok kere hissetmiş ve hatta ona birkaç kere dokunmuşumdur.” (5) Makarios, bu mektubunda Yunan subaylarının Kıbrıs’tan çekilmelerini istiyordu.

Kıbrıs’ta darbeyi gerçekleştiren faşist EOKA-B’nin lideri Nikos Sampson, CIA’dan uzun zamandır destek alıyordu. Sampson ayrıca, Atina’da cunta yanlısı bir CIA ajanı olan ve Eleftheros Kosmos (Özgür Dünya) adlı cunta yanlısı gazetenin yayıncılığını yürüten Savvas Konstantopulos’dan, Lefkoşa’da çıkardığı faşist Makhi (Mücadele) gazetesi için de para almaktaydı. Sampson, işbaşında kaldığı 9 gün boyunca, kendine bağlı faşist katiller şebekesi ile bir cinayet kampanyası yürüttü. Bu dönemde, “Kissinger, Lefkoşa’daki ABD temsilcisine, Sampson’un ‘dışişleri bakanını dışişleri bakanı olarak kabul etmesini söyleyerek, ABD’nin Ada’daki rejimi de facto tanıyan ilk ve tek hükümet olmasını sağlamıştır.” (6) Tüm bunlar gerçekleşirken Makarios’un nerede olduğu bilinmiyordu. İşin ilginç yanı 15 Temmuz 1974’te, Makarios’un konutu bombalanır ve EOKA-B darbesi uygulamaya konulurken; Makarios’un öldüğünü duyuran haber, Rauf Denktaş’ın gazetesinin eki olarak Türk kesiminde dağıtılıyordu.

“Makarios’a vaki bir saldırı” durumunda Türkiye’nin “müdahalesi” konusu 25 Ocak 1974’te Ecevit-Denktaş görüşmesinde kararlaştırılmıştı. (Bu görüşme, Rauf Denktaş’ın arşivine dayanılarak çıkarılan, Belge Dergisi’nin 7 Mayıs 1982 tarihli sayısında açıklanmıştır.) Makarios’a yönelik ABD ve faşist Yunan cuntası karşıtlığının kökleri derindir. Daha Kıbrıs Cumhuriyeti kurulmadan, 24 Nisan 1955’te, Endonezya’nın Bandung kentinde bir araya gelen yirmi üç Asya ve altı Afrika ülkesinin temsilcileri, “Bağlantısızlar Hareketi”nin temel ilkelerini saptıyorlardı. Bu toplantıya, Kıbrıs Rum Toplumu lideri sıfatıyla Başpiskopos Makarios da gözlemci olarak katıldı. 1960’da İngiliz sömürge yönetimine son verilip, Kıbrıs bağımsız bir cumhuriyet olarak ilan edildiği zaman, bu yeni ülkenin de Bağlantısızlar Hareketi’ne üye olması çağrısı yapılıyordu. 1-6 Eylül 1963’te yapılan Bağlantısızlar 1. Zirve Toplantısına katılan Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios, hareketin liderleri Nehru, Tito ve Nâsır’la yakın dostluklar kurdu. Makarios, Kıbrıs’ı, Bağlantısızlar Hareketinin bir parçası yapmaya çalışırken; Türk Yardımcısı Dr. Fazıl Küçük de kendi gazetesi Halkın Sesi’nde, Kıbrıs’ın NATO’ya girmesi doğrultusunda yayın yapıyordu. Ekim 1964’te Kahire’de yapılan, II. Zirve Toplantısı’ndan Bağlantısızlar daha güçlenerek çıkmış, üye sayıları elli üçe yükselmişti.

“Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlık, egemenlik ve toprak bütünlüğünü güvence altına almış olan üç NATO ülkesi İngiltere, Yunanistan ve Türkiye, Aralık 1963’te Ada’da başlatılan toplumlararası çatışmaları bahane göstererek, Ada’ya NATO askeri gönderme ve Kıbrıs’ı Türkler’le Rumlar arasında taksim ederek Doğu Akdeniz’de batmayan bir uçak gemisi haline getirme planlarını uygulamaya koymuşlardı.”(7) Sorunun Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda görüşülmesi öncesinde Kahire Zirvesi’nde konuşan Makarios, genel olarak silahsızlanma, özelde ise Ada’da bulunan askerî üslerin kaldırılmasını istedi. Makarios’un izlediği siyaset, açıkça ABD ve NATO çıkarlarına aykırıydı. Türkiye ve Yunanistan gibi, Kıbrıs da stratejik bir konuma sahipti.

Kıbrıs, üç kıtadan geçen ve Doğu ile Batıyı birleştiren yolların kesişme noktasında bulunuyordu. Türkiye’nin 44 mil güneyinde, Suriye’nin 64 mil batısında, İsrail’in 130 mil kuzeybatısında ve Mısır ile Süveyş Kanalı’nın 240 mil kuzeyinde yer alıyordu. Kıbrıs ayrıca Suriye, Lübnan, İsrail ve Mısır sahillerindeki petrol boru hatlarının çıkış noktalarını kontrol edecek bir konuma sahipti. Kıbrıs, Süveyş Kanalı’ndan kuzeye girişi de denetleyecek bir mevkide bulunuyordu. “1960’larda meydana gelen bazı gelişmeler Kıbrıs’ın öneminin iyice artmasına neden olmuştu. Bu gelişmeler arasında şunlar sayılabilir: Değişik Arap ülkelerindeki Sovyet siyasî ve askerî misyonlarının artışı; bölgedeki Sovyet filosunun güçlenmesi; Arap-İsrail anlaşmazlığının savaşlara neden olacak derecede tırmanması; Amerikalılar’ın Orta Doğu petrol kaynaklarıyla ilgili kaygılarının artışı ve petrol taşıma yollarının kontrol altında bulundurulmasına giderek daha fazla önem vermeleri; Süveyş Kanalı’ndan geçişlerin büyük önem taşıması ve Amerika’nın bölgedeki etkisini ve üslerini kaybetme olasılığının artmış görünmesi.

Kıbrıs, Doğu Akdeniz’deki önemli gelişmeler karşısında bu bölge ve civarındaki Amerikan ve Batı çıkarlarının korunmasında oldukça kullanışlı olacak askerî üsler sağlayabilirdi.”(8) İngilizler’in Kıbrıs’ta, üzerinde tam egemenliğe sahip oldukları iki üsleri bulunmaktaydı: Dikelya ve Akrotiri. Özellikle Akrotiri, önemli bir RAF (Kraliyet Hava Kuvvetleri) üssüydü. Bu üs, NATO’nun ve ABD’nin Orta Doğu’da girişecekleri operasyonlar açısından büyük değer taşıyordu. ClA’nın U-2 casus uçakları, Akrotiri’deki İngiliz havaalanını kullanıyorlardı. Orta Doğu’daki haberleşmeyi dinlemek için ayrıca Ada’ya elektronik istihbarat şebekesi kurulmuştu. Yani ABD’de, Kıbrıs’ta haberleşme tesisleri ile Sovyetler Birliği’ndeki kıtalararası balistik füze atışlarını denetleyecek radar sistemlerine sahipti. Amerika’nın, Türkiye ve Yunanistan’la ilgili olarak temel çıkarı, bu stratejik bölgede (her iki ülke ve Kıbrıs’ta) doğrudan kendisine ve NATO’ya ait askerî üsler bulundurmak, bu üslerden ciddi bir sınırlama olmadan yararlanmaktı. Kıbrıs sorunu veya başka nedenlerle Türkiye ile Yunanistan arasında bir savaş çıkması, Doğu Akdeniz’in güvenliğini ciddi biçimde zedeleyecekti.

Adanın, Bağlantısızlar Hareketi ile işbirliği sonucu silahsızlandırılması, ABD ve İngiltere’nin kabul edecekleri bir durum değildi. Amerikalılar, “Kıbrıs Rum yönetiminin takip ettiği politikalardan büyük endişe duymaktaydılar. Açık bir şekilde ortadaydı ki, Makarios, Sovyetler Birliği ile flört ediyordu. Makarios, Sovyetler Birliği’ne Kıbrıs sorununda kendisine destek vermesi için başvurmuş ve kendi güvenliğini ve çıkarlarını korumak için SSCB’nin vereceği desteğe güvenmeye hazır olduğunu ortaya koymuştu. Bu doğrultuda SSCB ile ticaret anlaşmaları imzalamış ve Sovyet silahlarını elde edebilmek için değişik bağlantılar kurmuştu. Kıbrıs Rum yönetimi, ayrıca dış ilişkilerinde bağlantısız politika takip etmekteydi. Bağlantısız devletlerle yakın ilişkilere sahipti. Özellikle Batı karşıtı politikalar izleyen Nâsır’ın liderliğindeki Mısır, Kıbrıs’ın en yakın dost devletlerinden biriydi. Kıbrıs sorununda Batı’nın önerdiği bütün çözüm önerilerini ve plânları reddederek de Makarios, Batı’ya karşı hissettiği antipatiyi açık bir şekilde belli etmişti. Aynca bütün askerî ittifakları reddetmesi ve Araplar’la İsrail arasında bir savaş çıkması durumunda Kıbrıs’ta bulunan üslerin Araplara karşı girişilecek askerî operasyonlarda ya da benzer bir amaçla kullanılmasına asla izin vermeyeceğini ilan etmesi de Amerikalıları ve Batılıları pek memnun edecek hususlar değildi.”(9)

Kıbrıs Rum kesiminde, komünist AKEL partisinin iyi örgütlenmiş olması ve giderek artan gücü de ABD için tedirginlik kaynağıydı. Halk arasında büyük bir desteğe sahip olan AKEL, Kıbrıs’ta Batıya ait askerî üsler ve nükleer tesisler istemiyordu. ABD ve İngiltere karşıtı AKEL, Ada politikasında etkili bir kuruluştu. ABD, Kıbrıs’ın, Akdeniz’de yeni bir “Küba” olmasını istemiyordu. Kıbrıs’ın Batı çıkarlarını tehdit eden bir “şer yuvası” haline gelmesini önlemek için ABD, Makarios’un ve komünistlerin siyasî etkilerini ortadan kaldıracak politikalar izliyordu. ABD’nin, Yunanistan ve Kıbrıs’ta gerçekleştirdikleri temaslar, Makarios ile AKEL’i dışarıda tutacak bir çözüm bulmak içindi. Bu bağlamda, 1967’de işbaşına gelen faşist Yunan cuntası, ABD’nin en büyük destekçisiydi.

1967 Arap-İsrail Savaşı’nda, Nâsır’ın kişiliğinde üçüncü dünyacı akımlara ders verildiği inancının yaygın olduğu bir dönemde, Yunanistan’da Amerikancı bir darbe ilginç bir rastlantıydı! “ABD’nin Yunanistan’la ilgili olarak üzerinde en fazla durduğu şey, Yunan toprağını NATO stratejisiyle bağlantılı olarak ve Arap-İsrail çatışması çerçevesinde kullanabilmekti… 1967-1974 döneminde ABD, Pire limanındaki 6. Filo üssü gibi, Yunanistan’da bulunan birçok hava ve deniz üssünden sınırsız bir şekilde yararlanma imkânı bulmuştu. Bu kullanım, ABD ve NATO’nun Doğu Akdeniz’deki faaliyetleri ve etkisi için vazgeçilmez olarak görülmekteydi… ABD, Yunanistan’ı, NATO ve Amerikan çıkarları ve askerî planları açısından çok önemli bir haberleşme ve ikmal merkezi; Orta Doğu ve Yakın Doğu bölgesindeki istihbarat ve karşı istihbarat çalışmaları için vazgeçilmez bir üs haline getirmişti… Önemli Orta Doğu krizleri sırasında Yunan toprakları, limanları ve hava sahası her zaman Amerika’nın kullanımına açık kalacaktı.”(10)

Bu birikimler temelinde ABD Dışişleri Bakanı Kissinger, Kıbrıs’ta Makarios’a hazırlanan darbe ile ilgili raporlara rağmen Yunan cuntasını engelleyecek en ufak bir davranışta bulunmuyordu. Makarios’un ve Kıbrıs solunun tasfiyesini getirecek bir darbe, ABD tarafından destekleniyordu. Yunan cuntası ile Makarios arasında önemli çatışma ve anlaşmazlıklar olmasına rağmen, Türkiye’de de keskin “Makarios karşıtı” ve “cunta yanlısı” yaklaşım hâkimdi. “Türk basınında ‘Katil Papaz’, ‘Kızıl Papaz’ gibi nitelendirmeler olurken, Yunanistan’daki darbecilere karşı daha makul ve anlayışlı yaklaşımlar söz konusuydu.”(11)

Bu bağlamda Makarios’un devrilmesi, ABD ve Türkiye’de memnuniyetle karşılandı. ABD, Avrupa’dan Orta Doğuya ulaşan petrol ikmal yollarının Yunanistan’dan geçmesinden dolayı, bu ülkedeki ve Girit’teki Soudhas koyunda bulunan üsse ihtiyaç duyuyordu. Yunan üsleri olmaksızın Doğu Akdeniz’de 6. Filo’nun faaliyetlerini desteklemek güçleşecekti. ABD’nin bu nedenle de, Yunan cuntasının Kıbrıs’taki darbesini kabullenmesi söz konusuydu. Makarios, 19 Temmuz 1974’te BM Güvenlik Konseyinde yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Yunanistan’daki askerî rejim, umursamaz bir şekilde Kıbrıs’ın bağımsızlığını ihlâl etmiştir. Kıbrıslılar’ın demokratik haklarına hiçbir saygı göstermeksizin ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığına ve egemenliğine hiçbir saygı duymaksızın, Yunan cuntası diktatörlüğünü Kıbrıs’a doğru genişletmiştir… Ta başından beri illegal örgütü (EOKA-B’nin) köklerinin ve kaynaklarının Atina’da olduğunu bilmekteydim… Olaylar gelişirken Türkiye’nin oluşturduğu tehdidin onların (Yunan cuntasının) oluşturduğu tehditten daha az tehlikeli olduğunu düşünmeye başladım… Kıbrıs’taki darbe tamamen dışarıdan gerçekleştirilen bir işgaldir. Kıbrıs Cumhuriyeti’nin bağımsızlığının ve egemenliğinin ihlâlidir. Söz konusu darbe, Millî Muhafız Birliği’nde görev alan ve bu birliğe komuta eden Yunan subaylarının bir işidir… Darbenin Yunan cuntası tarafından gerçekleştirildiği konusunda hiçbir şüphe yoktur.”(12)

16 Ağustos 1974 günü Başbakan Ecevit, ABD’nin Kıbrıs krizi boyunca takındığı tavrı “hararetli bir şekilde övmüştü.” Ecevit, Amerikan yönetiminin sorunu “objektif bir şekilde” değerlendirdiğini ve taraflar üzerinde “baskı” uygulamak yoluna gitmediğini vurguluyordu. Ecevit, 1974 Eylülünde Associated Press ajansına verdiği demeçte de, Amerika’nın Kıbrıs politikasından yine övgüyle söz ediyordu. Ecevit’e göre, Washington “sorumluluk ve itidal” duygusu ile hareket ediyordu. Ecevit, demecinde, “Bu yüzden Türk kamuoyu, Amerika ile Türkiye arasında daha yakın işbirliği ile dostluktan yana bir tutum takınmıştır” demeyi ihmal etmiyordu.

Dönemin Dışişleri Bakanı Turan Güneş de, ABD övgüsünde Ecevit’i yalnız bırakmadı. 25 Temmuz 1975 tarihli Cumhuriyet gazetesine yaptığı açıklamada Güneş, “Amerikan Ulusal Güvenlik Kurulu, bizim yaptığımız tahlili Kıbrıs çıkartması sırasında hemen hemen aynı biçimde yapmıştır ve Türkiye’nin Kıbrıs harekâtına mani olmamayı, Türkiye’yi kendi mesuliyeti ile başbaşa bırakmayı uygun saymıştır.” diyordu. “Türkiye’nin askerî müdahalesi sırasında ve müdahaleden sonra ABD, Türkiye’nin girişimini doğrudan ya da dolaylı olarak kınamadı ve… Türk yöneticiler üzerinde de, gerçekleştirdiklerini geri çevirmeleri konusunda aşırı bir baskı uygulama yoluna gitmedi. Amerikan Dışişleri Bakanlığı, Türkiye’yi eleştiren herhangi bir açıklama yapmadı. Dışişleri Bakanı Kissinger de, tamamen Kıbrıs krizine ayırdığı bir dizi uzun basın toplantılarında herhangi bir şekilde Türkiye’nin askerî müdahalesini kınamadı ve mahkûm etmedi… Amerikalılar NATO çerçevesindeki kayıpları minimum düzeyde tutmak ve Amerika’nın stratejik çıkarlarını korumak için Türkiye’nin tarafına doğru meyletmeye başlamışlardı… ABD, özellikle Yunanistan’ı bekleyen politik geleceğin belli olmadığı bir ortamda, Doğu Akdeniz’de en önemli müttefiki olan Türkiye’yle herhangi bir anlaşmazlığa ya da çatışmaya düşme riskiyle karşılaşmak istemiyordu.”(13)

1974 yılında Ecevit Hükümeti, ABD’ye karşı, “bağımsızlıkçı” bir çizgi izler görüntüsü veriyordu. Oysa, Ada’da tam da ABD’nin istediği gibi Makarios devrilmiş; Türkiye-Yunanistan ilişkilerini çatışmaya sürükleme ve böylece Doğu Akdeniz’deki dengeyi sarsma potansiyeli taşıyan, artık büyük bir yüke dönüşen Yunan cuntası bertaraf edilmiş; NATO’nun en disiplinli üyelerinden Türkiye Ada’ya yerleşmiş; dost bir gücün Arap yanlısı Rumlara karşı Kıbrıs’ta üslenmesi İsrail’i rahatlatmıştı. ABD günümüzde de, Orta Doğu petrolleri üzerindeki egemenliğini korumak açısından Ada’yı önemsiyor. Geçitkale’de bulunan ABD üssü ile Kıbrıs’ta askerî varlığını sürekli hale getiren ABD, bu şekilde, İsrail’e askerî haberalma konularında destek verecek; hem de bu stratejik bölgede etkinliğini artıracaktır.

ABD, Kıbrıs’ta bulunan İngiliz üsleri ile Geçitkale’yi NATO şemsiyesine sokmak istiyor. İki taraf arasında varılacak bir anlaşma temelinde, Amerika Ada’da askerî varlığına yasallık kazandırma peşindedir. ABD, kuzeyde Beşparmak Dağları ve Karpaz Yarımadası’na füze rampaları inşa etmiştir. Geçitkale Havaalanı ise, “ortak kullanım” adı altında bir ABD üssüdür. Doğu Akdeniz ve Orta Doğu’nun önemli askerî tesislerinden sayılan Geçitkale dışında, Mia Milya, Ayia Napa’da Amerikan dinleme tesisleri bulunmaktadır. Kıbrıs gibi küçük bir adada bulunan ABD elçiliğinde yüz yirmi görevli bulunduğu da belirtilmelidir. ABD, Doğu Akdeniz’i kontrol etmenin, Orta Doğu petrolleri ve Kafkasya’dan bölgeye akacak kaynaklar açısından önemini, politikasının temeli sayıyor. Kıbrıs’ta, ABD askerî varlığı “güvencesi” ile denetlenecek bir anlaşma, bölgenin kontrolünde Amerika’ya geniş imkânlar sağlayacaktır.

NATO şemsiyesi, “emperyalizmin batmayan uçak gemisi”ne dönüştürülmeye çalışılan Kıbrıs için “çözüm” olarak sunulmaktadır. Tüm bu politakaların biçimlenmesinde, Chase Manhattan ve petrol tekellerinin çıkarlarının büyük savunucusu Rockefeller oligarşisinin; dünya hükümetinin kurumları olarak biçimlendirdiği Bilderberg, Trilateral Commision gibi kuruluşların gediklisi Kissinger’in katkısı büyüktür. İran Şahından faşist Yunan cuntasına, Şili’nin Nazi artığı generallerinden Endonezya’nın çürüyen diktatörlüğüne, sol maskeli “demokratik” hükümetlerden Arap monarşilerine kadar baskıcı kanlı rejimlerin temellerine Kissinger’in harcı karılmıştır. Dolayısıyla petrol, para, silah tekellerinin, “evrensel soygun”un askerî ve diplomatik kurallarının saptanmasında, belirleyici olan tüm kapitalist enternasyonal kurumlarında, onun adı vardır.

Şili’de Allende başkan seçildiğinde, Pepsi Cola Başkanı Donald Kendail, CIA Başkanı Richard Helms ve Chase Manhattan’dan David Rockefeller ile toplantı yapan Kissinger, kanlı darbenin ilk işaretlerini daha 1970’de veriyordu. Aynı zamanda iyi bir iş takipçisiydi. Atlantic Richfield (Arco) petrol şirketinin, ITT’nin Çin’de yapacağı toplantıları düzenleyen Kissinger, David Rockefeller’i Çin Devlet Başkanı Deng ile buluşturuyordu. Kissinger, China Ventures adlı bir şirket kuruyor; American Express, Coca-Cola, Heinz gibi şirketlerle işbirliği yapıyordu. Nelson Rockefeller, 1968’de Cumhuriyetçi Parti’nin aday adayı olduğunda, en yakın danışmanı Kissinger’di. (Tarihin ilginç bir rastlantısıdır. Bülent Ecevit de, 1957 yılında Rockefeller Vakfının “yazarlara mahsus” bir yıllık bursundan yararlanarak Harvard Üniversitesi’nde “incelemeler” yapıyordu! Burada feyz aldığı hocaları arasında Kissinger da vardı. Ecevit, aynı yıl Ankara’dan mebus seçiliyor ve Harvard’daki çalışmalarını yarım bırakıp Türkiye’ye dönüyordu. Ancak, Rockefeller Vakfı, bursu yarım bırakmasını “anlayışla” karşılıyordu. Tarihsel rastlantılar hoca ile öğrencisini Bilderberg toplantılarında ve Kıbrıs krizinde de buluşturuyordu. 1974’ten sonra ise ABD, Kıbrıs sorununun en önemli taraflarından biri olmasını sağlayacak diplomatik, askerî, politik düzenekleri harekete geçiriyordu.) Nixon, Watergate skandali ile büyük bir darbe yediğinde, “Amerikan dış politikasının etkin kontrolü Henry Kissinger’in eline bırakıldı.” Watergate, ambargo, Arap-İsrail Savaşı arasında bir eşzamanlılık ve mantıkî zincir söz konusudur. Watergate, Beyaz Saray’ın “kontrolü”nü Kissinger’e veren bir “saray darbesi” gibiydi. ABD’nin yeni petrol ve dolar stratejisi bu dönemde uygulamaya konuldu…


Notlar

(1)Kissinger’in Yargılanması, C. Hitchens, çev: Mehmet Harmancı, Everest Yay., ist. 2001, s. 69.
(2) Hitchens, a.g.e., s. 99.
(3) Kıbrıs Nereye Gidiyor? Ahmet An, Everest Yay., ist. 2002, s. 170.
(4) An, a.g.e., s. 118.
(5) Hitchens, a.g.e., s. 103.
(6) Hitchens, a.g.e., s. 105.
(7) An, a.g.e., s. 174.
(8) Türk Amerikan ilişkilerinde Kıbrıs, Yrd. Doç. Dr. Nasuh Uslu, 21. Yüzyıl Yay, Ankara 2000, s. 150.
(9) Uslu, a.g.e., s. 154.
(10) Uslu, a.g.e., s. 241.
(11) Kıbrısta’ta Enosis ve Taksim’in iflası, Mehmet Hasgüler, Özgür Üniversite Kitaplığı: 26, Öteki Yay., Ankara 1988, s. 85.
(12) Uslu, a.g.e., s. 265.
(13) Uslu, a.g.e., s. 285.


Suat Parlar, Barbarlığın Kaynağı PETROL, 1. Baskı, Anka Yayınları, 2003


Hazırlayan: Hazal Kelleci


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın