Kapitalizm Kaos, İsyan Düzenliliktir – Suat Parlar


Mağrip’de Anti – Emperyalist Damar

Memlûk kompradorluğu, tarihinin en ciddi bunalımıyla karşı karşıya. Hattâ “çöküyor” demek bile mümkün. Mağrip’i sallayan isyan dalgası, aslında, en net tarifini, Memlûkleşen komprador rejimlerin çürüyüşünün dayanılmaz hâle gelişinde kendini ortaya koyuyor. Biz bunun adına “isyan” diyoruz. Ne kadar doğrudur bu tarif? Ne kadar yeterlidir? Bunu zaman gösterecek. Ama görünen o ki, isyanın ötesinde sonuçlar ortaya çıkacak. “Nasıl başladığı” sorusuna muhtelif cevaplar üretmek mümkündür.  O muhtelif cevaplar çok geniş bir alana yayılıyor.  Tarihsel, entellektüel, politik, ideolojik, ekonomik alanlarda Arap solunun krizi, İslâmi alanda yaşanan kriz ve bunların hepsinin üstüste binmesi bu dalgayı getirmiştir. Ama, elbette buna isyandan öte anlamlar yüklemek ve tarihselliği içerisine oturtmakta da yarar vardır.

Fakat hafızalar o kadar sakatlanmış vaziyette ki, 1998 yılının grevlerini bile anımsayamıyoruz. 1998’de Mısır’da 70 büyük sanayi kuruluşunda işçi grevleri gündeme geldi. Aynı yıl içerisinde, kiraların üç kat artması neticesinde bunu toprak isyanları izledi. Ki bu aynı zamanda, yoksul köylülüğün Mısır’daki önemli isyan anlarından biriydi. Ama, kimlikçiliğin batağına saplanmış, kimlikçi ideolojiden ötesini göremeyen hem Türkiye muhalif hareketi açısından, hem de Ortadoğu’nun diğer muhalif hareketleri açısından bu meseleler yeterince değerlendirilemedi. Tunus’ta, Fas’ta, Cezayir’de yine büyük sınıf hareketleri ortaya çıktı ve bunlar da yerli yerine oturtulamadı. Elbette boşluğa doğmamışlardı. Temellerini belki çok daha gerilere götürmek mümkündür. Ama açıklayıcı olması açısından Nasır’la başlamak bile yeterlidir. Nasır 3. Dünya lideri olarak milliyetçi politika izlemiş olsa da, elbette bununla yetinmemiştir.  Milliyetçiliği pan-Arap düşüncesiyle birleştirdi ama, sistematize edemedi. Sistematize edememekle birlikte, yine de İsrail’in varlığını kabul etmemiştir. Sömürgeciliğin tasfiyesinde önemli roller oynadı. Bunları da aşan ölçekte Arap, Mısır işçi sınıfının örgütlenmesinde önemli adımlar atmıştır.  23 Sendikada toplanmış olan 4-5 milyon işçi ve binlercesi kamu sektöründe örgütlüydü. 10 Binlerce yerel komite, işyeri yönetimine katılma, kendi hayat koşullarının iyileştirilmesi gibi pek çok alanda örgütlü gücü ortaya koydu. 1998’deki isyanlara damgasını vuran önemli niteliklerden biri budur.

Yeniden Sömürgeleştirme: Neo – Liberalizm

Müslüman Kardeşler’in nüfuz edemediği tek alan Mısır işçi sınıfıdır. Bu son  derece önemlidir. Müslüman Kardeşler açıkçası komünizmin etkisi altında olan Mısır işçi sınıfının militanlığını denetleyememişlerdir. Bunu kontrol altına alamamışlardır. Bu potansiyel son derece değerlidir. Bugünkü isyanın önemli ve ihmal edilen noktalarından biri budur. Diğeri yoksul köylülüğün durumudur. Çünkü 1998’deki isyan, Nâsır tarafından örgütlenen bir tarihselliğe ve çok güçlü bir kooperatif örgütlenmesine dayanan, , sonra da bu örgütlenmenin çözülmesi adına her türlü komplonun düzenlendiği bir gerçekliktir. Özellikle de intifah, yani serbestleştirme politikası yoksul köylülüğü ezip geçmiştir.  Bu anlamda orta-köylülük de ciddi zarar görmüştür.  Orta-köylülük, Müslüman Kardeşler ile kendi politik görüşlerini cepheleştirirken, yoksul köylülük büyük bir boşluk içerisinde kalmıştır. Ama onun da 1998’de net bir çizgi halinde ortaya çıkan isyanı önemlidir.

Bu isyanların üzeri Batı tarafından özellikle örtülmüştür. Çünkü, güçlü bir sınıf dinamiğinin Arap dünyasının en önemli ülkesinde sergilenmiş olması, tedirginlik yaratmıştır. Bu tedirginliğin başlıcası da, Mağrip ülkeleri ile Avrupa arasındaki çok önemli iktisadi sömürü ilişkileridir. Çünkü, küreselleşmenin Amerika dışında bu bölgedeki kapsamlı yayılışında, Barcelona sürecinden itibaren Avrupa’nın burayı yeniden sömürgeleştirilmesi son derece önemlidir. Bu yeniden sömürgeleştirme öyle ölçeklere varmıştır ki, Tunus, Mısır, Cezayir söz konusu olduğunda ihracat ve ithalatta  Avrupa’ya bağımlılık % 70’leri bulan nispetlerdedir. Ekonomilerin dışa açıklığı, ancak Türkiye ile mukayese edilebilecek ölçekte bir felaket tablosu sergilemektedir.  Bunlar yüksek oranda borçlu ülkelerdir ve özelleştirmeye Türkiye’den bile erken geçiş yapmışlardır. Ne yazık ki, 1967 yılında İsrail’in iplerinin Amerika tarafından serbest bırakılmasıyla birlikte, aslında, 3. Dünya’yı hedefleyen saldırının Mısır’dan başlatılması çok ciddi kırılmalar yaratmıştır.

Arap felsefesinde, entellektüel yaşamında, düşünce yapısında, politik hareketlerinde ve en önemlisi de, bu noktadan itibaren “kamuculuk” tasfiye sürecine sokulmuştur. Daha Nasır’ın sağlığında başlatılan intifah, yani serbestleştirme ve açılma süreci, Enver Sedat döneminde Nasır’dan da kalan tüm politikaların tasfiyesinde neredeyse köpeksi bir kompradorluğa dönüşmüştür. İçeride din adamlarından, komprador burjuvaziden ve savaş ağalarından oluşan bir blok, utanmaz bir biçimde Mısır’ın kaynaklarını yağmalamak ve bu yağmalanan kaynakları aktarmak üzerine bir sistem oluşturmuşlardır. Bu sisteme sadece yolsuzluk cephesinden bakmak, hiç bir anlam taşımaz.  Bu Mısır’da kapitalizmin genişlemesinin ve bu genişlemenin hem Amerika ile, hem de Batı ile bağlantılarının yarattığı bir durumdur. Netice itibariyle çok büyük kamusal varlıklar yağmalanırken ve bunlara utanmazca el konulurken, Mısır emekçilerinin, mücadeleci militan işçilerin payına da Körfez’de petro-İslam oligarşilerinin ücretli kölesi olmak düşmüştür.

Kapitalizmin Sürgünleri

Büyük bir göç süreci yaşanmıştır.  Hepimiz Filistin göçünü biliriz ama, kimse Mağrip işçi sınıfının Körfez ülkelerine göçü üzerinde veya Batı’ya göçü üzerinde durmaz. Burada muazzam ölçekte ucuza çalışan emek rezervleri oluşmuştur. Bu emek rezervleri, bölgede küreselleşmenin en önemli dayanaklarıdır. Emperyalizm bu bölgede işçi sınıfının direngenliğini kırmada, ulusal kurtuluşçuluğun sosyalizmle buluşmasını engellemede bir yanıyla siyonist yayılmacılığı kullanırken, diğer yanıyla da bu işçi sınıfı direninişinin önünü de emeği kuralsızlaştırmaya tâbi tutarak, esnek çalışma yöntemleriyle budamıştır. Bugün Mısır’ın, Tunus’un, Cezayir’in işçi sınıfının en önde gelen, gerçekten yetişmiş insanları köleci ücretlerle ya Batı’da ya da Körfez ülkelerinde çalışmaktadırlar. Buna beyin göçü deniliyor. Elbette bundan daha ötesi de var. Bu bir politikaya işaret ediyor.

İşgücünün esnekleştirilmesi politikasının orada nasıl ustaca kurgulandığını görüyoruz. Avrupa Birliği ülkelerinin, ticaretlerinde çok büyük fazlalar verdikleri nadir bölgelerden biridir Mağrip. Makas o kadar açılmış vaziyettedir ki, bu ülkelerin ihracatlarının, ithalatlarını karşılama oranları son derece düşüktür. Ne ilginçtir ki, 1990’ların sonu itibariyle Tunus, Mısır ekonomileri, AB tarafından parlayan yıldız olarak gösteriliyordu. Bu nasıl bir parlama ise, Cezayir’in, Tunus’un yaklaşık %40’ı işsiz kalmıştır. Mısır’da bu saçma sapan “2 Dolar” kavramı üzerinde duruluyor ama, mutlak sömürü oranları ve korkunç ölçüde emekçi göçü üzerinde durulmuyor. Halen daha Dünya Bankası’nın yoksulluk ölçütleri üzerinden mesele tartışılmaya çalışılıyor. Bu sözkonusu bulanıklık, yani neo-liberalizme ve emperyalizme direnişin aynı zamanda kapitalizmi kapsaması konusundaki teorik zorunluluk ilişkisi kafalardan çıkarıldığı için, halen daha yoksulluk kıstası üzerinden mesele değerlendirilmeye çalışılıyor. Bu son derece yanlıştır.

“Gizli El”in Şirketleri ve Sivil Toplum Kuruluşları

Bu yanlışlığı en azından şurada görüyoruz: Mısır’da, Tunus’ta ve Cezayir’de bir “Sivil Toplum Kuruluşları” patlaması yaşandı. Tabi bu intifah, yani serbestleştirmeyle birlikte yaşandı. Hepsinde pıtrak gibi STK’lar ortaya çıktı. Bunlar dışarıdan fonlandılar. STK’lar geliştikçe, şirketler dünyası da gelişti.  Cezayir’de 1995’ten sonar 40 bin civarında şirket ile 36 bin STK kuruldu. Bu STK’lar ağırlıklı olarak Batı’nın himayesinde ve onlar tarafından fonlanan kuruluşlardı. Aynı süreç Mısır ve Tunus’ta da yaşandı. Bu işçi sınıfının bütün politik sözlüğünü ve gerçekliğini neredeyse görünmez hale getirdi. İşçi sınıfının militanlığının yerini, saçma sapan, bulanık “activist”lik kavramı aldı. Yoksullukla mücadele ise, sınıf mücadelesinin yerine ikâme edildi ve bu bulanıklığın sürdürülmesi noktasında da, açıkçası, İslamcılar’ın önde gelen popüler kanadı, kapitalistlerle Mağrip ülkelerinde işbirliği yaptılar. Onlar açısından önemli olan, özellikle Mısır söz konusu olduğunda; eğer Amerika ile komprador rejimin bekaası adına, diplomatik bir takım alanlarda rolleri olursa, kendileri açısından bu yeterlidir. Ne yazık ki, bu uzun zamandır böyledir. Özellikle Müslüman Kardeşler söz konusu olduğunda, Hasan el-Benna döneminin, İslam’ın “eşitlikçi”, “sosyal adaletçi” yönlerini ön plâna çıkartan ve kapitalizm eleştirisini de baraberinde getiren özelliklerinin artık söz konusu olmadığını görürüz. Müslüman Kardeşler’in bugüne kadar liberal kapitalizme en ufak itirazlarının Mısır’da yükselmediğini görüyoruz. Tıpkı Türkiye’deki İslamcıların kapitalizme karşı en ufak bir eleştirisi -bazı istisnaları, bazı grup inisiyatiflerini, bazı namuslu duran İslâmi şahsiyetleri bir yana bırakarak söylüyorum-  nasıl mümkün değilse, aynı durum Mısır, Tunus ve Cezayir açısından da söz konusudur.

Elbette ki, böyle bir tablo beraberinde politik krizi de getirecekti. O politik kriz Memlûk otokrasisinin, Batı tarafından Siyonist sömürgeciliğin askerî stratejik güvencesi biçiminde, o bölgede bir vazgeçilmez dayanak haline getirilmesi ile daha ağdalı yönler kazandı. 1967’de Amerika’nın, İsrail’in ipini çözmesini, 3. Dünya’nın bir bütün olarak emperyalizmin hedefine gelme sürecinin başlangıcı şeklinde değerlendirmek mümkündür. Bugün de öyle bir sürecin içerisindeyiz. 3. Dünya’nın yeniden sömürgeleştirilmesi dalgasında kilit olan alan Mağrip’dir. Çünkü Mağrip’de çok başarılı olduklarını düşünüyorlardı. Bunu hem AB ülkelerinin bu konudaki açıklamalarından, hem de Amerika’nın bu bölgedeki otokratların İsrail’le uyuşmaları noktasındaki teşvikinden ve memnuniyetinden biliyoruz.

Sürecin en karmaşık tarafı, sınıf sözlüğünün bu bölgeden kovulmuş olmasıdır. Son derece kafası karışık bir gençliğin, anti-İsrail söyleminin dışında bugüne kadar liberal kapitalizme net bir eleştirisini görmek mümkün olmamıştır. Sosyalistler ve komünistlerin önde gelenleri, çoğunlukla gönüllü bir sürgünlüğü tercih etmişlerdir. Büyük bir bölümü Batı’ya yerleşmiştir. O noktada iyi örgütlenmiş ve kalıcı bir entellektüel hareket varlığını duyuramamıştır. Mısır söz konusu olduğunda, güçlü bir edebiyat akımı ve bunu destekleyen ticari bir sinemanın varlığına rağmen, yine bu alanda da halkın ızdıraplarına yanıt verecek herhangi bir çıkışla karşılaşmak mümkün olmamıştır.

Oligarşinin Garantörü “Su katılmış” İslam

Çok övündükleri El- Ezher üniversitesine gelince; El-Ezher uleması uzun zamandan beri Memlûk komprador oligarşisinin destekçisi halinde varlığını sürdürmüş ve onlar tarafından modernleştirilmiştir. Yalnız bu öyle bir modernleşme olmuştur ki, aynen kendilerinden önceki Osmanlı ve Memlûk düzenlerinde, o düzeni sürdüren egemen güçlerin adeta dinî kesiminle dindarlık yarışına girmesi gibi bir tablo ortaya çıkmıştır. Otokrat rejimin önde gelenleri ve komprador burjuvazi, meşruiyetini sağlamak için resmi egemen ulemaya, El-Ezher’e sığınmıştır.

Mısır, Tunus, Cezayir ve hattâ Fas dahil olmak üzere tüm İslam ülkeleri bu dramı yaşamıştır. Egemen güçlerle işbirliği içerisinde, onların meşruiyet problemlerini çözmeye yönelik bir programa ve bunun sağladığı imtiyazların bilincine sahip ulema ya da orta seviyede din adamları topluluğu oluşmuştur. Bu topluluklar, burjuvalaşan İslamcı dindarlar kesiminin örgütlülüğüdür. Fakat bunun en yoğun yaşandığı yerlerden biri Mısır’dır tabi. Buna yönelik itirazlar, resmi ulema söylemiyle çatışma anlamında bazen İslâmî hareketlerden gelmiştir. İhvan’dan, Cemaat-i İslamiye’den kısmen bu itirazlar olmuştur ama, sınırlı ölçeklerde kalmıştır. Fakat burada da bir samimiyet bulmak mümkün değildir. Müslüman Kardeşler “radikal İslam’ın tehlikelerini Batı adına ancak biz önleriz ve sistemin meşruiyet krizinin aşılması noktasında bizimle masaya oturmak zorundasınız” gibi bir poltikayı yürütmüşlerdir.  Bu pazarlıkçı İslam imgesi, liberal kapitalizmle çatışmaya girmediği ölçüde Batı tarafından desteklenecektir. Fakat bu bölgede isyan ateşinin şu anda bir programa bağlandığı ve bu programın mutlak şekilde Müslüman Kardeşler iktidarıyla sonuçlanacağı anlamına da gelmiyor. Bu son derece düz bir bakış olur.

Çözülen “Ulus-Devlet” Değil Memluk Kompradorluğudur

Her isyanda olduğu gibi bu isyanda da son derece karmaşık, içiçe geçmiş olgular, gerekçeler, nedensellikler bütünlüğü var. Nihayetinde bunu içinden parçalanmış, ayrışmış, atomize olmuş, müthiş ölçekte sınıfsal uçurumların büyüdüğü Arap dünyasının sağlık işareti şeklinde değerlendirmek gerekiyor. Sonuçları büyük olacaktır. Birincisi; artık çok rahat bir biçimde, Körfez’in petro-İslam gerçekliğinde gedikler açılacağını şimdiden sonra tespit etmek mümkündür. Çünkü bu petro-İslam, İslam’ın en büyük düşmanıdır. İslam’ın toplumsal vicdanının ve toplumsal hareket mantığının, emperyalizmin çıkarları adına denetim altına alınmasına içeriden güvence sağlamaktır. Bu noktada sadece soyut bir emperyalizm suçlaması anlam taşımaz. Yerel işbirlikçiler bundan son derece memnunlardır. Kendilerini sanki bir “ulus-devlet”mişler gibi göstermekten de, Mübarek gibileri, Tunus seçkinleri veya Cezayirdekiler çok hoşnutturlar. Fakat bunlarda bağımsızlıkçılığın kırıntısını bile bulmak mümkün değildir. Kurtuluştan sonra ilk yaptıkları iş, işadamları topluluğu olarak kurdukları bankaların başına geçen ulusal kahraman müsveddelerine dönüşmektir. Bu çerçeve içerisinde değerlendirildiğinde, burada çözülmekte olan bir “ulus-devlet değil”, Memlûk kompradorluğudur.

Memlûk kompradorluğuna, utanmaz bir biçimde “ulus-devlet” diyerek sahip çıkanları ve CIA’nin 3. sınıf teknisyeni Soros’un elini arayanları tarih bilincine davet ediyorum. “İsyanlardan isyan beğendirme” gibi bir zorunluluğun Türkiye’de ortaya çıkmış olması çok büyük bir problemdir. Türkiye’nin entellektüel krizinin de, aslında, bir bakıma Ortadoğu’daki entellektüel ve politik krizden bağımsız olmadığının temel göstergelerinden biridir bu durum. Sadece bu durum dahi, Türkiye’deki karışık kafalara oradan yansıyanların yeni bir politik, düşünsel alan açtığının göstergesidir. Burası Ortadoğu’dur. Ortadoğu’yu icat etmişlerdir. Aslında, “Ortadoğu” diye bir bölge, coğrafya, medeniyet alanı yoktur. Ortadoğu emperyalizmin stratejik kavramıdır. İşe bunu reddederek başlamakta yarar var. Ama reddiye de ancak tarih bilinciyle olur.

“Karşı Ayaklanma Doktrini”nin Askeri Medya

Bu noktada medyanın kirli bir sözlük kullanmasına ve bu sözlüğü neo-liberalizmden devşirdiği kavramlara dayandırmasına dikkat çekmekte yarar vardır. Mülksüzleştirilenlerin büyük lüks mağazalarda bir takım mallara el koymasını “yağma” olarak kabul edenleri ve bu “yağma” dilini televizyonlarda her gün bir psikolojik savaş adına kullananları uyarmak gerekiyor. Eğer bu şekilde devam ederlerse, Türkiye’deki medya patronlarının, nasıl büyük ölçekli bir kriminal yapının, kapitalist bir suç örgütünün parçaları olduğuna dair her gün açıklamalarda bulunuruz. “Yağma” kavramını kullananlar, önce dönüp kendi patronlarına bakma yürekliliğini gösterecekler.

İkinci bir nokta ise, Türkiye’de stratejinin kirletilmiş diliyle, açıkçası yoğun bir özenti içerisinde Batı’da kurumlaştırılmış ve adına “beyinsizliğin propagandası”, “beyinsizlik fırtınası” diyebileceğimiz, ne idüğü belirsiz, tarih bilincinden yoksun ve hiç bir değer taşımayan stratejinin sözlüğüyle isyan çözümlenemez. “İnsan hakları doktrini”ne büyük sadakat gösterenlere şunu söylemek istiyorum; isyan en olması gereken insan hakkıdır. Eğer “insan hakları” diye bir kavramlaştırma yapılacaksa, en başa “isyan hakkı”nı yazmakla başlamak gerekiyor. Dolayısıyla, isyanın kendi sözlüğü vardır. İsyana kimse sözlük yakıştırmaya kalkmamalıdır.

Halklarının isyanlarını beğenip, beğenmeme konusunda henüz bir hak da icat edilmiş değildir. Bunun için Soros’u beklesinler. Karşıtlıklarını veya taraftarlıklarını Soros’un o cüceleşmiş varlığı üzerine kuranlar, biraz akıllarını başlarına toplasınlar ve yine tarihe baksınlar. Soros’a bağlı olan ve Soros’un fonladığı “Otpor Gençlik Grubu” bir dönem Lübnan’da isyan çıkarmak üzere gitti. Lübnan’dan canlarını zor kurtararak döndüler. Soros Arap dünyasına giremez. Soros’un hükmedeceği bir alan değil burası. Soroscuların da hükmedeceği bir alan değil. Ne burasının sınıf mücadelelerinin yetkinliğini bilirler, ne ulusal kurtuluşçuluğun buradaki anlamını bilirler, ne de pan-Arapçılığın halen daha orada büyük bir umut olduğunu ve pan-Arapçılığın sosyalizm temelinde bütün bölge ve dünya için umut olduğunu bilirler. Dolayısıyla bu alanda çok fazla kendilerince şüpheler üretmemelerinde fayda vardır.

İsyan Kendi Öznesini Yaratır

Pan-Arapçılığı da bilerek kullanıyorum. Sosyalizm temelinde bütünleşmiş pan-Arapçılığı, sosyalizmle bütünleşmiş pan-Asyacılığın özü olarak, çekirdeği olarak değerlendiriyorum. Bunu emperyalizmin yenilgisinde çok önemli bir aşama olarak değerlendiriyorum. 22 Devlete ayrılmış olan Arap dünyasının bu parçalanmışlıkla varlığını sürdürmesi; petro-İslamın, gerici rejimlerin, İsrail’in varlığının ve dünya para sisteminin garantisidir.

Dolayısıyla, kapitalizmin bir sistem olarak çöküşü, bu 22 Arap devletinin sosyalizm temelinde pan-Arapçı bütünleşmesiyle mümkün olabilecektir. Bu konuda Mısır bir başlangıç noktasıdır. Bu isyan çok küçük görülse dahi, bazıları tarafından en azından pan-Arapçılık anlamında bir mevzilenmedir. Çünkü ilk kez saçma sapan bir kavramla, bir oyuna benzetilme çabaları içinde olanlar var. Son zamanlarda hep oyun teorilerinin kavramlarıyla bir takım yersiz yakıştırmalar yapılıyor. Burada bir domino etkisi yoktur. Burada pan-Arapçılığın yükselişi vardır. Çünkü halklar birbirleriyle, o unuttukları kardeşleşmeyi isyan sözlüğü, isyan ortaklığı ve isyan ruhuyla sağlıyorlar. Benzeri dönemler daha önce de yaşandı. İlk kez yaşanmıyor bu durum. Bunu böyle bilmekte yarar vardır.

Halkların Düşmanı Siyonizm

Türkiye’den belki çok cüretkâr bir biçimde Arap kardeşlerimize naçizhane bir öneride bulunabiliriz. En azından kendi ortak tarihimiz var. Bu tarih Türkiye’deki anti-siyonist mücadelenin 1970’lerde çok köklü mevziler kazanmış olmasıdır. Bu konuda çok özverili mevziler kazanılmış olması ve bunun özellikle Türkiye devrimci hareketi tarafından vuruşarak kazanılmış olması bize bu hakkı sağlıyor. Sosyalizm temelinde bir pan-Arapçılığı ve Arap bölünmüşlüğünün ortadan kaldırılmasını, Körfez’deki petro-İslam oligarşilerine son verilmesini, bunların tüm mülklerine Arap emekçi halkları tarafından el konulmasını bir program netliği içerisinde savunmalıyız.

Çünkü burada İsrail tek başına değildir. İsrail burada ittifak zeminine oturuyor. İsrail’in en büyük müttefikleri; Suudi Arabistan, Körfez’de bulunan petro-İslam oligarşileri ve düne kadar Mağrip’deki Memlûk kompradorları ile Türkiye’nin “Birleşik Devlet” olma  dinamiğidir. Bu tablo, İsrail’e bu imkânları sağlıyordu. Bu noktada halkların isyanı önemli bir gedik açmıştır ama, bu daha ileriye götürülmelidir. Şu mantıkla götürülmelidir: kapitalizmin en uç noktadaki ideolojilerinden başlıcası siyonizmdir. Siyonizmin, kapitalizm içerisine yerleşik olduğunu değerlendirmek ve anti-siyonist bir mücadelenin, ancak, anti-kapitalist bir nitelik taşırsa sonuca ulaşabileceğini görmek gerekiyor. Bu bakımdan, sahte anti-siyonizm oyunlarını tespit etmek gerekiyor. Bu hem Türkiye’deki, hem bütün Arap dünyasındaki ülkelerdeki ve özellikle de müslüman hareketler açısından geçerlilik taşıyor.

Dünya para sistemi, hammadde kaynaklarına el koyma, hammadde kaynakları üzerinden yapılan finansal spekülasyonu küreselleşme ideolojisinin mutlaklığıyla yutturmanın araçları vardır. Bu anlamda ideolojik mevzi kazanma, bu muazzam ölçekteki kaynaklara el koymanın getirdiği sosyal rantı, emperyalist ülkelerin kendi merkezlerindeki sınıfları yatıştırmada bir araç olarak kullanmasının da araçları vardır. Amerika’nın açık finansmanını petrol ve doğalgaz yatakları üzerindeki askerî şiddetine dayandırması, bu anlamda Ortadoğu’da yardımcı güçler bulması bu araçların varlığıyla ilgilidir. Bu araçların bütünlüğü İsrail’dir. Bunların hepsi, siyonist varlığın o bölgedeki askerî hakimiyetiyle ve gücüyle mümkündür. Kapitalizmin emperyalist bir sistem  olarak yaşayabilmesini sağlayan ana kaynaklar üzerindeki denetimi, Arap dünyasının parçalanmışlığıyla mümkün olmuştur.

“Öteki”leştirme Sınıfsaldır

Bu parçalanmışlık, dünya ölçeğinin faaliyetleriyle mümkündür. Ancak bu konuda henüz daha İslâmi kesimlerde siyonizm ile kapitalizm arasındaki bu kopmaz ilişkiye dair bir açıklığı görmek mümkün olmuyor. Üstelik de kapitalizm dışlayıcıdır. Özü itibariyle bu dışlayıcılık, kâr temelinde müthiş bir totalitarizmi getirir. Bu içsel mantık, yani bu dışlayıcı mantık, yani bu temeldeki müthiş kâr ölçütü, bunun kapitalizmin özü olmasının beraberinde getirdiği totalitarizm olgusu, asla ve katiyyen sistematik bir biçimde kendi dışında yer alan hiç bir kültürel kimliğe, hiçbir politik akıma, hiç bir dine, hiç bir metafizik düşünceye yaşam hakkı tanımaz. Bir biçimde onu ehlileştirmeye, değiştirmeye, içine sızmaya, dönüştürmeye ve bu kâr değirmenlerinde öğütmeye yönelik muazzam ölçekte baskıcı bir strateji uygular. Bunun adı “öteki”leştirmedir. Kapitalizm “öteki”leştiricidir. Kapitalizmin “öteki”leştiriciliğinin en önemli sembolü emekçi sınıfların varlığıdır.  Yoksa burada sözü edildiği gibi, kültürel kimliklerin kendi iç dinamiklerine dayalı bir dışlayıcılık da yoktur.

Peki bu dışlayıcılık ve kapitalizmin totaliter niteliği konusunda bugüne kadar Mağrib aydınları, yani İslamcı kesimler ya da Türkiye’den veya Maşrık’tan herhangi bir ses çıkmış mıdır? Bu konuya dair nasıl bir açıklık gördük? Hiç bir açıklık görmedik. Görülüyor ki, serbest pazar tanrısına ve bu şeytani kâr değirmenlerine biat etmiş bir yapıyla karşı karşıya kalıyoruz. Bunun ağırlığını hafifletmek ve kendi meşruiyetlerini korumak adına, sahte anti-siyonizm üzerinden kendilerince bir ideoloji geliştiriyorlar. Ama neo-liberal yeni sömürgecilik söz konusu olduğunda, net bir duruş sergilemiyorlar. Bu duruşu kendi ülkelerinde de sergilemiyorlar. Şimdi bir muazzam isyan hareketi var ve bu isyan hareketinin içinde, dışında gözlemci olarak veya aktif mücadele hattında da sergilemiyorlar. Bu bir eksiklik olmaktan öte, giderek bir ideolojik reddiyeye dönüşür ve bu reddiyeden de, açıkçası, İslam’ın öz nitelikleri payını almış oluyor. Burada dışlanan doğrudan doğruya İslam oluyor. Özellikle de teolojik yönüyle İslam oluyor. Ön plana çıkartılan ve Batı tarafından etiketlenen “politik-islam” yaklaşımı ise egemenlik sistemlerinin ekonomik yönünün ve o ekonomik yönün “gizli el”inin örtülmesini beraberinde getiriyor.

Çözülen Direnme Odakları

Egemenlik ilahiyatlarına biat etmiş bir yapılanma içerisinde olan Müslüman Kardeşler’in önemli bir kesiminin veya diğer İslami hareketlerin duruşlarında çok ciddi bir çarpıklık var. Ben burada istisnaları bir kenara koyarak ana akımdan söz ediyorum. Buna Türkiye’dekileri de dâhil etmek gerekiyor. Mesele bu çarpıklık temelinde değerlendirilirse, bu isyanın hangi mecralara saptırılabileceğine dair öngörüler ortaya konulabilir. Ama, yine de şu anda yapılmaması gereken bir şey bu. Biz elbetteki burada medya diliyle meseleyi değerlendiremeyiz. İsyanın kendi sözlüğü vardır. O çerçeve içerisinde kalmak durumundayız.

Tarihsel İslam üzerinde çok büyük bir birikim ve medeniyet olarak elbette devrimciler tartışmaya da girerler. Bu konuda onların bazı önermelerde bulunmaları en meşru haklarıdır. Özellikle de Ortadoğu söz konusu olduğunda. Bu ayrım da önemlidir. Bu ayrımı da açıkçası bize dayattılar. Teolojik-İslam söz konusu olduğunda, elbette dindar insanların inançlarına bir saygısızlık yapılması söz konusu değildir. Ama, politik-islam, neo-liberal ideolojiyi meşrulaştırdıkça, kapitalizmle bütünleştikçe, serbest piyasacılığı hiç bir şekilde karşısına almadıkça ve bunu bir temel insan hakkının parçası olarak gördükçe mücadele edilecektir.

Nasıl bir mücadeledir bu? Koordinatı bellidir. Açıkçası sistemin kanalları içerisinde akıp gitmekte olan bir politik-İslam ile bazı çelişkilerin olması doğaldır. Buradaki temel ölçüt, politikleşmiş İslam’ın dünya egemenlik sistemiyle bağlantısı üzerinden değerlendirilmesidir. Yoksa ezilenlerin müstekbirinin, yoksulların inançlarına saygısızlığın, devrimcilerin tavrı olması mümkün değildir. Bu sadece Mısır’ın önümüze getirdiği bir problematik değildir. Genelde Ortadoğu açısından böyle değerlendirilmelidir.

Kapitalizmin Kaosuna Karşı Düzenli İsyan

İsyanın Mısır’da ortaya çıkan kaos olarak değerlendirilmesi, açıkçası, tarihe karşı en büyük ahlaksızlıklardan birisidir. Bunu böyle yorumlamak, kapitalizmin anarşik yapısı ve dışlayıcılığı içerisinde, mutlak totalitarizminin getirdiği yabancılaşma ve parçalanma içerisinde anarşik olan ve bir kaosu sürekli hale getiren kapitalizmdir. Kapitalizmin bu kaosu, insanı koparılmışlığa (yabancılaşmaya) dönüştürmesiyle belirsizliğe sürüklemiştir. İsyan düzenliliktir. İsyan insan ruhunun, toplumsal vicdanın, toplumsal harekete bağlanan beşeri gücün ve bu potansiyelin kendini yeniden varetmesi anlamında bir tavır alışıdır. Kapitalizmin dayattığı yabancılaşmaya ve parçalanmaya getirdiği bir meydan okuyuştur. Bu meydan okuyuşun illaki şu ya da bu ideoloji çerçevesinde değerlendirilmesi çok fazla anlam taşımaz. Aslolan isyanın ve hareketin “kendiliğinden özne” niteliğidir ve tarihin akışı içerisindeki konumudur. Böyle bakıldığında isyan ve devrim en büyük düzenliliktir. İnsan aklının, insan ruhunun en büyük düzenliliğidir.

Sokağa çıkan insanlara kılık durumundan dolayı “baldırı çıplaklar” diyenler, aslında, bir aşağılamadan söz etmiyorlar, bir tespitten yola çıkıyorlar. Doğrusu da budur. Evet, Fransız İhtilali’nin donsuzları ve tüm ihtilallarin, isyanların, devrimlerin temel bölümü “baldırı çıplak” denilenlerdir. Dünyada birleşik, mücadeleci, örgütlü bir halk  kadar büyük bir güzellik yoktur. Bu çerçeve içerisinde değerlendirildiğinde, kapitalizmin anarşik yapısını ve kaosunu gizleme adına, medyanın psikolojik savaşıyla bir kaos tanımlamasının yapılması, açıkçası, tarihe karşı saygısız olmanın ötesinde gayri ahlâki, kapitalizmin gönüllü savunuculuğudur.

“Küresel Köy”de Yöresel Çılgınlık

Dünya küresel bir köy değildir. Dünya, kapitalizmin insanları atomize ettiği, parçaladığı, küçük kimlik kompartımanlarına tıktığı bir toplu delirme çağı içerisindedir. Küreselleşme, küresel bir köy yaratmamıştır. Küreselleşme, İslamiyet başta olmak üzere bütün önemli dinlerin, metafiziklerin vicdanlardan kovulmasını, o vicdanların içerisine tefeciliğin, faizin, paranın, serbest piyasanın, tüketim canavarlığının girmesini sağlamıştır. Bu Mağrip’de de böyledir, Maşrık’ta da böyledir, Türkiye’de de böyledir.

“Yeni Sömürgecilik”in Yeniden Sömürgeleştirmesi

Bu çerçeveden bakıldığında, iflas etmekte olan neo-liberalizmin yapısal uyum programlarıdır. Yapısal uyum programları, insanın uyumsuzluğu anlamına gelir.  Cezayir, Tunus, Fas, Mısır’da ve Türkiye’de de Kemal Derviş’in etiketiyle uygulanan model, 30 yıldan beridir gündemdedir. Buralarda paralel devletler oluşmuştur. Yapısal uyum programları buralara dayatılmıştır. Bu yeni sömürgeciliğin yeniden sömürgeleştirmesidir. Net bir biçimde Mağrip’in ikinci defa sömürgeleştirilme dalgasıdır. Açıkçası, bu bölge bir tüketim pazarı haline getirilmiştir ve insanlar tüketim canavarına dönüştürülmüştür. Medya aynen Türkiye’de olduğu gibi mülk sahibi sınıfların elinde bir oyuncağa dönüştürülmüştür.

Mısır özelinde de bu geçerlidir. Özelleştirme tam bir yağma şeklinde uygulanmıştır. Yapısal uyum programları neticesinde buralara IMF’den, Dünya Bankası’ndan büyük övgüler gelmiştir. Bu Türkiye’de de böyle olmuştur. Kalkıp da, bu ülkelerin başlarında bulunan otokratlardan dolayı, “küresel köy”ün dışında kaldıklarını iddia etmek, sadece mizah olabilir. Hiç bir politik ve anlamlı bir değer taşımaz. Türkiye’ye dönüp baktığımız zaman da bu politikanın ve ideolojinin saçılmış bir vaziyette uygulandığını, ama fazladan burada bir sandık demokrasisi olduğunu görüyoruz. Sandık demokrasisinin içine tıkılan kitleler, aslında, neo-liberal tek bir programın çok partili bir görüntüsüyle sermaye diktatörlüğünün ökçesindedirler Buna bir bakıma aynı mal, farklı markalar demokrasisi de diyebiliriz. Bu bakımdan Mısır’dan, Tunus’tan, Cezayir’den veya Mağrip’den, Maşrık’dan, Körfez’deki sahtekâr petro-İslam finans oligarşilerinden Türkiye’yi ayıran ölçüt, sandık ve seçim demokrasisinin olmasıdır. Türkiye’de halk her 4 yılda bir sandığa gider.

“Yeni Sömürgecilik”in Katedrallerindeki “Demokrasi” Tacirleri

Finans, sermaye diktatörlüğünün uygun gördüğü neo-liberal programı sadakatle uygulayacak kadroların hangileri olduğuna karar verir. Böyle değerlendirildiğinde de bundan başka demokrasi dünya üzerinde bulunmamaktadır. Halklar kâr değirmenlerinde öğütülmektedir. Bu çerçeve içerisinde “öz demokrasi”, “hakiki demokrasi” gibi saçma sapan kavramlar üzerinden ölçütler icat etmenin de çok fazla anlamı yoktur. Bu isyan elbette ki, dipte büyük bir dalgayı beslemiştir. Elbette halklara büyük mevzi kazandırmıştır. Burada yapılması gereken, Türkiye’deki sistem tarafından etiketlenmiş ve bir mübadele değerine dönüştürülmüş, o mübadele değeri çerçevesi içerisine alınıp, satılan mal haline getirilmiş akademik topluluğun ortaya sürdüğü görüşlerin hiç bir kıymeti yoktur. Çünkü onların devrimi, isyanı ve bunun temellerini algılamaları düşünülemez. Kendileri uzun yıllardan beridir akademik çerçeve içerisinde sermayenin kendilerine sunduğu olanaklardan yararlanan ayrıcalıklı bir zümreye dönüşmüşlerdir. Bunlar yeni sömürgeciliğin katedralleridir. Bu katedraller, Türkiye’de olduğu gibi Mısır ve diğerlerinde de mevcutturlar.

Mısır’ın en büyük kanayan yaralarından birisi eğitimin özelleştirilmesidir. Kamusal eğitimin sonunun getirilmesidir. Böyle bakıldığında pek çok ortak noktayı görmek mümkün oluyor. En önemli ortak noktalardan biri, Türkiye’de hakkını arayan gençliğin, emekçilerin, sermaye diktatörlüğünün ökçesinin altında ezilmesidir. Bunun aracının kimler olduğu konusu ayrıdır. Ama, bu araçlar kullanıldığı zaman, kendini İslamcı sayanların herhangi bir vicdani sorumluluk duymadıkları da bir gerçekliktir. Çünkü bu vicdani sorumluluk, onları kapitalizmin totaliter dışlayıcılığıyla karşı karşıya getirir. Fakat, ne yazık ki, onlar kapitalizmi “insan hakları”, demokrasi ve serbest piyasa koordinatına yerleştirmişlerdir. İslam’ı da bu koordinat içine dahil etmişlerdir. Böyle değerlendirildiğinde, Türkiye’deki bir takım İslamcı cenahlardan gelen abuk subuk çağrıların veya bu anlamdaki tariflerin çok da fazla değeri yoktur. Ama bir kez daha istisna olan grupları ayırarak söylüyorum.

Yeni Bir Sivil Toplum Modeli: Amerikan Cemaatçiliği

Amerikan cemaatçiliği, “demokrasi” adı altında şu anda bütün İslam ülkelerinde bir ideal halinde yayılmaktadır. Cemaatçilik bir kimlikçiliğe dönüşmüş vaziyettedir. Amerikan cemaatçiliği dünyanın en gerici, dinci ve kapitalizme en fazla biat etmiş olan yapılanmasıdır. Bunun model olarak alındığını ve özellikle de Mısır’da iyice oturtulduğunu görebilmekteyiz. Türkiye, Mısır’dan daha önce ve daha yoğun bir şekilde bu yapıya dahil olmuştur. “1. Soğuk Savaş İslamı”nı, “2. Soğuk Savaş İslamı”na dönüştürme başarısını göstermiş ve hatta bunu sıcak savaşa da dönüştürerek, NATO operasyonlarıyla beğenmediği “radikal İslam”ı ezmek üzere harekete de geçmiştir. Bu ülkelerdeki tatlı su islamcıları, emperyalizmin çizdiği doğrultuda radikal olarak görülen ve özellikle de yoksul sınıflara dayalı olan İslami hareketleri, nasıl ehlileştireceklerini ve nasıl ezeceklerini göstermek için ellerinden geleni yapmaktadırlar. Mısır’da bir süre sonra böyle bir hesaplaşma da olacaktır.

İsyanla Örülen Duvarlar

Bu isyan dalgası, petrol kaynaklarının muazzam ölçekte bulunduğu ve Amerika’nın dev bir askerî sığınak yaptığı Körfez’deki etkileridir. Adına devlet denilemeyecek Körfez’deki petro-İslam yapılanmaları, gangaster şebekeleri halinde örgütlenmiş finans oligarşileridir. Bunların burada etkileri derin olacaktır. Bunun dünya para sistemi açısından da bir takım sonuçlarını değerlendireceğiz. Kuveyt ve Suudi Arabistan başta olmak üzere, Amerika’nın açık işgali altında bulunan ülkeler, daha sonra bu sarsıntıyı hissedeceklerdir. Çünkü, orada aynı zamanda “göçmen işçi” adı altında, yüzbinlerce müslüman, köle koşullarında yaşamaya çalışmaktadır. Bu dalga mutlak surette Fransa’da, Almanya’da ve milyonlarca müslümanın yaşadığı Avrupa’nın çeşitli yerlerinde, dipten gelen bir dalga şeklinde açığa çıkacaktır. Doğu’nun ayağa kalkması yavaş yavaş ve çok hızlı olmadan zaman içinde varlığını hissettirecektir. İsyan ve devrim Doğu’dan gelecektir. Bunu akılda tutmak gerekiyor.

Doğu’yu onlar yarattılar. Doğu kendi kendini varetmedi. Sömürgeleştirmeyle ve onu takip eden “yeni sömürgecilik” ile Doğu’yu yarattılar. Ardından da oryantalist etiketlerle meşrulaştırdılar. Bu oryantalist etiketlere, ne yazık ki, soldan da itiraz görülmüyor. İlk anda büyük şaşkınlıklar oldu. Kâdir-i mutlak olan Amerika’nın veya emperyalizmin her zamanki gibi bir oyunu, komplosu olduğu söylendi bu halk isyanının. Hiç bir biçimde tarihsel, politik, ekonomik, ideolojik gerçeklikler tarafından doğrulanmıyor. Burada iflas eden, aynı zamanda, Avrupa Birliği’nin muazzam ölçekte sömürüsü ve neo-liberal kuşatmasıdır. Bunu tekrar tekrar vurgulamakta yarar var. Bu sinsi Avrupa emperyalizmi, şu anda sahnede görülmüyor ama, tekrar rakamlara bakmakta, aritmetiğe dönmekte yarar var. İsyanın aynı zamanda kendi aritmetiği de var. İnsanlar zahmet edip bu rakamlara bakmalıdırlar. 400 milyonluk Arap dünyası -ki giderek 500 milyona ulaşıyor- nüfusunun büyük bir bölümü, yani %70’i 15-24 yaş arasındadır. Müthiş bir gençlikten söz ediyoruz. Bunu da göz önünde bulundurmak gerekiyor.

Sahneye Şiddet Çıkacak

Önümüzdeki süreçte, dünyada malî oligarşinin sıkışması, kapitalist genişlemenin ve kapitalizmin kâr düşüşü yasasının demir cenderesi, bu malî genişlemenin artık yavaş yavaş kendi mezarını kazacak boyutlara gelmesi, bir takım askerî harekatlerı gündeme getirecektir. Çok yoğun bir askerî hareketlenme orta vadede başımıza gelecek. Yine burada söz konusu olan Ortadoğu’dur. Sahne Ortadoğu’dur. Bu konuda hazırlıklı olmak gerekiyor. İç savaşlar ve bunu takip eden bölgesel savaşlar gündemdedir. Çünkü, kaynakların askerî şiddetle kontrolü konusunda emperyalistler arasında bir takım çelişkiler yavaş yavaş uç vermeye başlayacaktır. Malî genişlemelerin sonu her zaman için hammadde kaynakları üzerinde kontrol ve bu kontrolün giderek spekülasyona dönüşüm mekanizmalarını kurmak için şiddet uygulanmasından geçer. Şiddet, iç ve dış savaşlarla mümkündür. Ortadoğu’da zaten bir yığınak var ve Amerika özellikle Körfez’e bu yığınağı daha da güçlendirerek yerleştirecektir. Ama, Mısır’dan, Tunus’tan, diğerlerinden ders çıkardılar. “Karşı Ayaklanma Doktrini”ni, özellikle Türkiye başta olmak üzere bu bölgede çok daha donanımlı biçimde uygulamaya koyacaklar. Bu anlamda, Türk ordusunun Mısır’a örnek gösterilmesini çok iyi kavramak gerekiyor. Türkiye’de yaşanan dönüşümlerin “Karşı Ayaklanma Doktrini” ile bağlantısını çok iyi algılamak gerekiyor. Aksi takdirde “Karşı Ayaklanma Doktrini” bizi çok hazırlıksız yakalayacak. Tıpkı bugün Tahrir Meydanı’ndaki insanları, rejime bağlı kontrgerilla birliklerinin kuşatması ve büyük bir şiddetle saldırmaları gibi. Bunlara çok dikkat etmek gerekiyor. Mısır’da “Karşı Ayaklanma Doktrini” bu ölçekler içerisinde uygulanıyor. 8 Gün süren müthiş bir halk isyanını bu şekilde yıpratabiliyorlarsa, burada bizim açımızdan çok ciddi çıkartılacak dersler var demektir.

İsyan Bir Okuldur

İsyan önümüze muazzam ölçekte bir alan açtı. Özellikle internette yayılan görüşlerden Türkiye’de toplumsal muhalefetin entellektüel krizi, psişik sefaleti, zihinsel yorgunluğu ortaya çıkmış oldu. Hiç bir yararı olmasa bile bu bizim açımızdan önemlidir. Herhangi bir tarihsel olguyu, sınıfsal, ekonomik, politik, kültürel, ideolojik yönleriyle değerlendirmek konusundaki tembellik ve acizliğin ortaya çıkardığı tablo bile kendi başına bir kazanımdır. Çünkü, en azından gündemde Ortadoğu var. Bunun bize açtığı muazzam ölçekte entellektüel ve politik tartışma, bu tartışmalardan sonuç çıkarma, bunları teorize etme, bunları pratiğe geçirme olanağı var.

Emperyalizm, Ortadoğu’yu, Latin Amerikalılaştırmak için muazzam ölçeklerde güç uyguladı. Ama, bunun sökmediğini gördük. Büyük sosyal devrimler ve patlamalar beraberinde Ortadoğu’nun dipdiri, canlı olduğunu gösterdi. Demek ki, rüzgâr Latin Amerika’da esmiyor sadece. Aynı zamanda buradan da esiyor.  Bunu önemsemek, buradaki kitleselliğe dikkat etmek gerekiyor. Bu aynı zamanda, neo-liberal ideolojinin, Latin Amerikalılaştırılmış şiddetinin, Memlûk kompradorluğuyla buluşmasının bölgede sökmediğini gösteriyor.

Bizim açımızdan problem olacak noktalardan biri de, aynı Memlûkleşmenin giderek Türkiye açısından da, egemenlik sistemi içerisindeki her politik grup bakımından genel geçer bir doğruya dönüşmesidir. İsyan hepimizi hazırlıksız yakalamıştır. Ortadoğu konusunda hepimizde oryantalist kibirin izleri bulunmaktadır. Meseleleri hep Batı merkezli bir yaklaşımla ele almak, oryantalistliği, devrimciliğin içerisine taşıyarak “eğer burada bir devrim veya isyan olacaksa, bunu ancak kâdir-i mutlak Amerika veya emperyalizm yapar” sapkınlığına kadar bizi sürüklemiştir. Hatta burada Soros’un elini bile arayanlar olmuştur. Soros onlara hayırlı olsun. Dünyayı Soros’suz algılayamıyorlar. Bütün halk isyanları için, neredeyse devrim ve isyan noterliği kuracaklar. Buradan temiz kâğıdı dağıtacaklar. Globaliter Türkiye’nin yeni ihraç metaası olan “Karşı Ayaklanmacı” ve Soros etiketli demokrasiyi, Arap halklarının şiddetle reddetmesi, kurtuluşlarının başlangıcıdır.


Deşifrasyon: Hazal Kelleci


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın