Ortadoğu’da Kirli İlişkiler – Suat Parlar & Alptekin Dursunoğlu


Kışlalı’yı ‘Çelik Çekirdek’ vurdu

“İsrail, Türkiye’nin artık bir iç problemi haline gelmiştir. GAP, bizim projemiz olmaktan çıktı. Bir İsrail projesine dönüştü. Türkiye’nin tekstil piyasasında İsrail’i görüyoruz. Türkiye’deki kirli ilişkiler üzerinde bir konumlanış var. MOSSAD ajanları cirit atıyor. Türkiye ABD İsrail ortak tatbikatı gündemde kimse bunu tartışmıyor. Bakın dikkatler başka bir noktaya çekildi.”


Alptekin Dursunoğlu: Kışlalı suikastı ile ilgili geliştirilen teorilerden biri de bu cinayetin 28 Şubat’la ilişkilendirilmesi doğrultusunda geliştiriliyor. Bu cinayetin 28 Şubat’la ilişkisini kabul ediyor musunuz?

Suat Parlar: Türkiye’de birtakım milatlar yaratılıyor. 28 Şubat’ı da bir milat olarak ortaya koyuyorlar. Ben buna çok katılmıyorum, Türkiye’yi bütünlüklü olarak ele almak lazım. Türkiye’nin dinamiklerini komplike bir yapı içerisinde değerlendirmek lazım. 28 Şubat neyle öne çıkıyor, nasıl öne çıkıyor doğrusu ben bunu çok iyi kavramış değilim, Türkiye’de nasıl bir Susurluk heyulası yaratıldıysa 28 Şubat için de öyle bir heyula yaratılıyor. 28 Şubat’a taraf olanlar neyi kastediyor, karşı olanlar neyi kastediyor doğrusu ben bunu çok anlamış değilim. Bir kere tartışmanın hızla bu zeminden çıkarılması gerektiğini düşünüyorum. Net ara başlıklarla birtakım şeylerin konuşulması gerekir, örneğin Türkiye İsrail ilişkilerinin askeri, diplomatik ve ekonomik anlamda yoğunlaşmasını değerlendirmek gerekir. Güneydoğu sorununa emperyalizmin bir şekilde el atmasını değerlendirmek gerekir. Türkiye’deki rant ekonomisinin Türkiye’deki egemenlik ilişkilerine bire bir ağırlığım koymasını değerlendirmek gerekir vs. Bu başlıklar çoğaltılabilir. Adına 28 Şubat denilen süreci ekonomik, sosyal, siyasal yönlerinden soyutlayarak açıklama denemesine girmek keyfilik olur.

Alptekin Dursunoğlu: 28 Şubat’ı gerçekleştiren iradenin İsrail’le ilişkilerin mimarı olduğu biliniyor. Bu durumda, cinayetle ilgili, olarak 28 Şubat ve Türkiye- İsrail ilişkileri denkleminde bir ilişki kurulabilir mi?

Suat Parlar: Bu, meseleyi biraz basitleştirmek olur. Çünkü 28 Şubat kararlarının altında başbakan olarak Necmeddin Erbakan’ın imzası var. Yani meseleyi bire bir orduyla bağlantılı görmek doğru bir yaklaşım değil. Türkiye’de yıllardan beridir çok güçlü bir Siyonist lobi var. Bu Siyonist lobi sanıldığının aksine, en az askeri kesime sızmıştır. Yani askeri kesim üzerindeki etkinliği iddia edildiği ölçekte değildir. Bu konudaki söylemler de ağırlıklı olarak diğer kesitlerde yer alanların üstünü örtmeye hizmet ediyor. Türkiye’de her türlü olumsuzluğu Türkiye’nin silahlı bürokrasisine ihale etmek isteyen bir anlayış çıkıyor ve deniyor ki: “Türkiye’deki her türlü olumsuzluğun kefili silahlı bürokrasidir. Başımızda bir güç var biz değişimi gerçekleştiremiyoruz vs. Erbakan bütün ömrü boyunca savunduğu veya savunur göründüğü değerleri niçin çiğnemek zorunda kalıp bazı şeylerin altına imza atsın ki…

Alptekin Dursunoğlu: Fakat Türkiye’de siyasilerin silahlı bürokrasi karşısındaki zayıflığı bilinen bir şey. Yani son kararı onlar veriyor değil mi?

Suat Parlar: Aslında şöyle bir şey var. Türkiye’de karar verme merkezleri çok milli değildir. Dünyada global bir sistem var ve bu sistemin birtakım güç merkezleri var. Çok yalınlaştırırsak ekonomik gücü elinde tutan siyaseti de etkiler. Türkiye’nin bu anlamda konumuna bakmak lazım. Türkiye içerisinde benim çelik çekirdek dediğim bir kesim var. Bu çelik çekirdeğin birtakım ortakları var. Bunlar da global dinamiklerle birlikte değerlendirilmeli. Bir kesimin sürekli ön plana çıkarılması çok doğru bir yaklaşım değil. İstenen de bu zaten. Türkiye’de her şeye rağmen ordu ulusal kaynaklıdır. Her şeye rağmen ulusal kaynaklıdır. Her şeye rağmen kökleri toplumdadır. Bu zaviyeden bakıldığında toplumda değişim isteyen, Türkiye’yi daha ileri noktalara taşımaya çalışan şu veya bu kesimden güçlerin orduyla rabıtalı olması istenmiyor. Devamlı olarak bir söylem geliştiriliyor. Deniliyor ki, “82 anayasası vs gibi bütün bu olumsuzlukların temelinde askeri irade bulunuyor. Bu çok hain bir oyundur. Türkiye’deki değişimin önündeki en büyük engelin Türk Silahlı Kuvvetleri olduğunu söyleyenlerin oyununa gelmemek gerekiyor. Askeri bürokrasi diğerlerine göre ulusal ölçeklere çok daha uygundur. Hala emperyalizm Türkiye’de tam anlamıyla sonuçlar alamıyorsa örneğin Türkiye’yi İran’la vuruşturamıyorsa burada sanılanın aksine ordunun rolü çök büyüktür. Çiller’in bir dönem başını çektiği komploda cumhurbaşkanının devreye girdiği söylendi ama aslında bu doğru değil. Uyarı doğrudan doğruya Genelkurmaydan geldi. Türkiye bu komployla bir maceraya sürüklenmiş olacaktı. Türkiye’nin bu bölgedeki bin yıllık potansiyelini akıllıca değerlendiren bir kesim var askeri bürokrasinin içinde. Zaten istenen onlarla mesafenin açılması ve onların yalnızlaştırılması. Toplumsal destekten mahrum bırakılmaları. Türkiye’deki her olumsuzluğun faili biçiminde gösterilmeleri. Türkiye’deki oligarşi çok açık bir şekilde halkın orduyla karşı karşıya gelmesini istiyor. Bu oyuna kesinlikle gelmemek lazım.

Alptekin Dursunoğlu: Bunu görerek ordunun da halkıyla karşı karşıya gelmeme konusunda daha duyarlı olması gerekmez mi?

Suat Parlar: Türkiye’deki basın, artık tröstleşti, Basının global sermaye ile ilişkileri var. Onlar istedikleri ölçekler içerisinde bazı haberleri veriyorlar. Bir kurum içerisinden çok çeşitli açıklamalar yapılabilir. Fakat emperyalizm odaklı bütün kışkırtmalara rağmen ne halk ne ordu karşı karşıya gelmedi. Türkiye’nin tröst basını da gayri milli oligarşik güçleri de halkla orduyu sürekli karşı  karşıya getirmeye çalışıyorlar. Bunu başardıkları an Türkiye her türlü parçalanmaya açık hale getirilir. Bu tuzağa düşmemek lazım…

Türkiye’deki egemenlik ilişkilerini kontrolü altında tutan merkezlerin böyle bir yaklaşımları var ve bizden hep bunu düşünmemizi istiyorlar. Bu yanlış anlaşılmanın giderilmesi lazım…

Alptekin Dursunoğlu: Türkiye’deki ordunun daha bağımsızlıkçı ve daha milli bir politikadan yana olduğunu mu söylemek istiyorsunuz?

Suat Parlar: Bir kere globalleşme bu emperyalist aşamada ulusal kaynaklı ordulara yöneldi. Müthiş bir tasfiye girişimi var. Türkiye de bundan nasibini alıyor. Türkiye’de de her türlü eleştirinin odağında ordu ve ulus devlet görülmeğe başlandı son zamanlarda. Bu Türkiye’yi daha iyi bir seviyeye taşımaya çalışan güçler açısından elverişli bir durum değil. Biz, Türkiye’deki bütün mevzileri emperyalizmin yararlanacağı tarzda boşaltarak bir yere varamayız. Bunun bir anlamı yok. Yoksa bir bütün olarak bir kurumun şudur ya da budur denmesi anlamlı değil. Bu güç dizilişi içerisinde tarihsel konumu itibariyle nedir buna bakmak lazım. Benim görebildiğim kadarıyla Türkiye’de böyle bir kampanya yürütülüyor. Buradan benim ulus devlet anlamında ya da başka anlamlarda bir tartışmayı kapatmak istediğim sonucu çıkarılamaz. Ulus devlet de tartışılabilir bu ayrı bir konu ama en azından şu an emperyalizmin stratejisinin ulusal orduların ve ulusal devletlerin tasfiyesine yönelik olduğunu biliyorum. Tehdid değerlendirmesini de iyi algılamak lazım. Türkiye’deki Müslümanların büyük çoğunluğu “irtica” nitelemesinin dışındadır. 12 Eylül sürecinde pekişen, devlet içerisindeki bazı güçlerle bütünleşen Güneydoğu’da cinayetler işleyen, birtakım tarikat ve cemaatleri ajanlaştıran yapıları “irtica” başlığı altında değerlendiriyorlarsa, bu güçlerin üzerine gideceklerse bundan en fazla İslamcılar yararlanır. “İrtica”nın tehdit olarak değerlendirilmesini ben bu bağlamda ele alıyorum.

Alptekin Dursunoğlu: Emperyalizmin bu stratejisine rağmen ABD ve İsrail’in ordunun anti-demokratik müdahalelerine sessiz kalması ve hatta desteklemesi nasıl açıklanabilir?

Suat Parlar: 12 Eylül’le orduyu birebir göremeyiz. Bunu ayırmakla 12 Eylülcüler 12 Martçılar demek daha doğru olur. Çünkü bir bütün olarak orduyu karşıya almak demek halkı karşıya almak demektir. Tekrar söylüyorum bu gücün kaynağı halktır. Uygulamalara gelince uygulamaların içinde güçler bileşkesi var. Türkiye’de yaklaşım şu: Her şeyi silahlı bürokrasinin üzerine yıkalım, biz kenara çekilelim. Sivil olunca bir nimet mi oluyor? Türkiye’de faşist siviller de var. Gladyonun tetikçiliğini senelerce yapmış halen Türkiye’de gizli global güçlerle bağlantısı olan oluşumlar da var. Bir bütün olarak Siyonist  lobiyi  ayıralım. Masonizmi ayıralım, Bilderbergcileri ayıralım. Bunlar sivil oldukları için bunların hepsini aklayalım, her şeyin müsebbibi bürokrasidir diyelim. Bu doğru bir tutum olmaz. Önemli olan arka plandaki güç bileşkelerini çözmeye çalışmaktır.

Alptekin Dursunoğlu: Peki Siyonist lobilerin, Bilderbergcilerin, masonların ve gladyonun Türkiye’de hangi aktörlere oynadığını söyleyebiliriz?

Suat Parlar: Bunlar artık Türkiye’de doğrudan ilişki içerisindeler ve Türkiye’nin doğrudan güçleridir. Örneğin Bilderberg örgütünün istemediği bir insanın yönetimin zirvelerine gelmesi düşünülemez. Bu da şunu gösteriyor: Türkiye’nin siyasi güç merkezi, karar alma kapasitesi bir kayma içerisinde. Bu kaymayı devlet içerisinde bazı güçler de algılamış durumdadır. Fakat bu kayma durdurulamıyor v bu kayma son derece kanlı bir süreç halinde gelişiyor. Bu cinayetler de aslında bu şekilde değerlendirilmeli. Yani bir ülke düşünün, artık o ülkenin milli bir parası yok. O ülke içerisinde gayri milli güçler cirit atıyor. O ülke içerisinde ulusal iradenin taşındığına inanılan yapıların hepsi çözülme halinde. Yaygın bir çürüme var. Gerek kültürel gerekse diğer anlamlarda bir ABD ve giderek bir İsrail istilası sözkonusu. Buna karşı kurumlar içerisinde de bir direniş var. Öyle sanıldığı gibi birebir teslimiyetçi bir tavır yok. Türkiye’de muazzam bir gerilim var ve bu gerilim kanlı bir macera şeklinde yansıyor. Bu gerilimleri değerlendirmek de bir takım klişelerden ancak kurtulmakla mümkün. Önümüze 28 Şubat diye bir şey atıldı. Peki o güç bileşkeleri, arka plandaki egemenlik ilişkileri, bunun global ortam içerisindeki dizilişi… Bunları değerlendirmeden bir yere varamayız.

Alptekin Dursunoğlu: Bu gerilimler ile Kışlalı cinayeti arasında nasıl bir ilişki kurulabilir?

Suat Parlar: A. Taner Kışlalı’ya yönelik bu vahşi cinayet bu gerilimlere denk düşüyor. Zemberek boşaldı. Sayısız komplo teorisi üretilebilir. Fakat bunlara çok da itibar etmemek lazım. Sadece soğukkanlı bir şekilde ekonomik, sosyal, siyasal nedenleri bir tarihsel çerçeveye oturtmak lazım. Türkiye’nin yerini de bu noktada doğru algılamak lazım. Taner Kışlalı cinayeti Ortadoğu’nun en problemli ülkesinde işlenmiş bir cinayet olarak değerlendirilmelidir ve Ortadoğu’daki kapışmalar ekseninde ele alınmalıdır.

Nedenleri doğru algılayarak bunu bir zincirin halkaları biçiminde değerlendirmek gerekiyor. Uğur Mumcu suikastını da diğerlerini de… Türkiye bir zembereğe düşürüldü. Burada bir petrol oyunu var. Emperyalizmin Ortadoğu’yu fiili işgali var. Yeni askeri yapılanmalara gidilmesi var. Emperyalizmin, Türkiye’yi cephe gerisi sayması var. Ortadoğu’da Türkiye kilit ülke konumundadır. İsrail, Türkiye’nin artık bir iç problemi haline gelmiştir. GAP, bizim projemiz olmaktan çıktı. Bir İsrail projesine dönüştü. Türkiye’nin tekstil piyasasında İsrail’i görüyoruz. Türkiye’deki kirli ilişkiler üzerinde bir konumlanış var. MOSSAD ajanları cirit atıyor. Türkiye’yi seven herkesin işi GAP projesini didik didik etmek olmalı. Kendi haline bıraktık orayı.

Türkiye, ABD-İsrail ortak tatbikatı gündemde kimse bunu tartışmıyor. Bakın dikkatler başka bir noktaya çekildi. Hatırlıyorum İran heyeti büyük bir doğalgaz anlaşması yapmaya gelirken Uğur Mumcu’ya yönelik suikast gerçekleştirildi.

Alptekin Dursunoğlu: Kışlalı cinayetinde böyle bir denklem var mı?

Suat Parlar: Elbette. Bir yerler sürekli işaret ediliyor. Hedef gösterilmeye çalışılıyor. Kutuplaşma yoğunlaştırılmaya çalışılıyor. Bir de bunlar mesaj cinayetleridir. Bu güçler aynı zamanda aydın seçkin kimselere yönelerek birbirlerine mesaj veriyorlar. Taner Kışlalı, Kemalist kesimin seçkin aydınlarındandı ve en önemli özelliklerinden biri de hoşgörülü olmasıydı. Bunun üzerinde de durmak lazım. Yani, Türkiye’de kesimler arasındaki diyalogda köşetaşı olabilecek insanları ortadan kaldırıyorlar. Hem bu cinayetlerle mesaj yeriliyor hem de onların kişiliklerinde bir şeyler yok ediliyor. Türkiye’de farklılık adına birileri bir araya gelecek idiyse bunu sağlayacak isimlerden biri de Kışlalı’ydı.

Alptekin Dursunoğlu: Kışlalı cinayetinin Ortadoğu’daki kapışmalar ekseninde ele alınması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu açıdan bakarsak bu cinayetten bir kâr edenlerin bir de zarara uğratılmak istenenlerin olması gerekiyor. Kışlalı cinayetinde kâr eden taraf kim, ne mesaj verildi ve kimler zarara uğratılmak isteniyor?

Suat Parlar: Şu anda bu mesajı çok net olarak okuma durumunda değiliz. Çağımızda “kovuk” savaşları denilen bir savaş biçimi gündemde. NATO’nun konseptini değiştirmesiyle birlikte, “kovuk savaş” denilen kent merkezli yeni bir kontrgerilla yapılanmasına gidiliyor. Son derece karmaşık bir doğası olan bir yapılanma bu. İçerisinde seçilmiş hedeflere yönelik bu tür suikastlar var, bunu destekleyecek tarzda psikolojik harekât mekanizmaları gündeme getiriliyor, bir propaganda mücadelesi yürütülüyor. Ve bunların hepsi aynı anda yapılıyor. Tek merkezden düğmeye basılmışçasına bütün mekanizma harekete geçiriliyor. Ben böyle bir yapıdan sözetmek istiyorum. Bu cinayeti de orada bir yere oturtmak lazım ve kâr veya zarar meselesini de böyle bir yere oturtmak lazım. Bundan en son yarar umacak kesim İslamcı kesimdir. Böyle bir cinayetin onlar açısından hiçbir anlamı yok. Fail ortaya çıkabilir fakat önemli olan tarihsel faili ortaya koyabilmek. Taksim meydanındaki katliamın faili kimse, Ümit Yaşar Doğanay, C. Orhan Tütengil, Uğur Mumcu cinayetlerinin failleri kimlerse aynı gücün aynı zincirin son halkası niteliğindedir bu cinayet.

Alptekin Dursunoğlu: Siz Türkiye’de işlenen cinayetlerle ilgili bir dizge koyuyor ve burada emperyalist odaklara işaret ediyorsunuz. Medya’da rayiç olan görüşe göre ise siyasi cinayetlerin arkasında İran bağlantılı İslami terör sözkonusu. Siz bunu neye bağlıyorsunuz?

Suat Parlar: Türkiye’nin İran’la vuruşmasına bölgede can atanlar var. Bunun için her türlü uluslararası komplo düzenlendi. Kamuoyunu buna hazırlamaya yönelik bir sürü provokatif yaklaşımlar sergilendi. Bölgede Türkiye ile İran’ın vuruşmasından kimlerin kâr edeceği açık. İran’ın Türkiye’de bu kadar iz bırakarak cinayet işlemesi gülünç. İran içerisinde bizdekine benzer birtakım karanlık güçler olabilir. Ona bir şey diyemem. Çünkü İran da emperyalizmin tasallutundan bütünüyle kurtulabilmiş bir ülke değil. Oradaki bu tür yapılar da İran devletine rağmen hareket ediyor olabilirler. Bu güçlerin İsrail’le işbirliği yapması da mümkün. Mumcu suikastında bu bağlantılar gündeme gelmişti. Ama İran halkının ve İran devletinin Türkiye’deki aydınlara yönelik suikasttan umacağı yarar ne olabilir? Bunun hiçbir anlamı yok.

Alptekin Dursunoğlu: Peki İsrail’in bundan menfaati olur mu?

Suat Parlar: Olur. Türkiye’nin tarihsel birikimi eritilmeden İsrail’le bölgesel ittifakın geliştirilmesi mümkün değil. Çünkü iç kamuoyunda bir direnç var. Biz bu topraklarda halen Osmanlının devamıyız. Türkiye’de bu potansiyel eritilmeden Türkiye’nin İsrail lokomotifliğinde bölgede birtakım askeri maceralara girişmesi düşünülemez. Bu kadar büyük bir ülkenin İsrail’le neden bu ölçekte bir işbirliğine giriştiğini anlamıyorum. İsrail Kafkaslar ve Balkanlarda cirit atıyor. Deyim yerindeyse İsrail şu an Osmanlının bakiyesinin sırtına binmiş vaziyette. İsrail Türkiye’nin başına bekçi olarak dikildi. Türkiye’nin milli stratejilerine dayanarak bu bölgede rol oynamasını istemiyorlar. Türkiye’nin İsrail’le stratejik ittifakı, Türkiye’yi hem Ortadoğu’da hem Balkanlarda hem de Asya’da tamamıyla emperyalizme yedeklenen bir strateji izlemeye iter, bunun da ne bölgedeki halklar açısından bir yararı olur ne de Türkiye’nin ulusal çıkarları açısından bir yararı olur. Tersine bu, bölgede askeri maceraları gündeme getirir. Türkiye’nin İslam dünyasıyla kopuşunu gündeme getirir. Ürkütücü olan da bunun bölgede İran gibi önemli güçlerle gerginlikleri ve çatışmaları gündeme getirmesidir. Türkiye’de kamuoyunu buna hazırlamaya yönelik çalışmalar da var.

Alptekin Dursunoğlu: Türkiye-İsrail ittifakı, Suriye’yi büyük ölçüde hizaya getirdi. Bu da ABD tarafından istenen bir şey ve bundan Türkiye’nin kâr ettiği söyleniyor. Yarın İran’ı da hizaya getirerek Türkiye’ye kâr ettirmek isteyebilirler mi?

Suat Parlar: İran’ın hizaya getirilmesi çok sancılı bir süreçtir. Her ne kadar İran dünya dinamiklerinde bir yere de oturuyor olsa da dünya sistemiyle bağlantıları olsa da öyle çok uysal bir güç değil. İran kısa bir süre önce dünyanın en büyük kitlesel devrimlerinden birini yaşadı. Dolayısıyla İran’ın hizaya getirilmesi, Suriye’nin hizaya getirilmesine benzemez. Çok sancılı ve çatışmalı bir süreç olur. Umarım Türkiye’ye bu noktada bir rol biçilmiyordur. İran’la Türkiye’nin bir çatışmaya sokulması hem Türkiye’nin hem de İran’ın paramparça olması anlamına gelir.


Selam Gazetesi, 24-30 Ekim 1999.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın