Barbarlığın En Üst Aşaması: ABD – Suat Parlar & Kızılbayrak


25 Eylül 2004


“ABD şiddetin ve vahşetin dozunun en yüksek olduğu bir kapitalizmi temsil ediyor”

Kızılbayrak: Bundan bir süre öncesine kadar bir takım burjuva düşünürleri 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren artık modernizmin ömrünü tamamladığını, post-modern döneme girdiğimizi iddia ediyorlardı. O dönemde kullanılan “bilgi çağı”, “uzay çağı”, “iletişim çağı”, “demokrasi ve özgürlük çağı” vb. tanımlamalar bir süre sonra terkedilirken kapitalist ideologlar 10-15 yıldır tarihin sonundan, medeniyetler çatışmasından bahsediyor. Gerçekten onların iddia ettiği gibi çağımıza yön veren temel çelişkiler, çatışmalar, güçler değişti mi?

Bununla bağlantılı olarak, yakın dönemde çıkarttığınız “Barbarlığın en üst aşaması: ABD” adlı kitabınızda geçmişi, geçmiş dönemleri niteleyen bir takım kavramlar kullanıyorsunuz; “Yamyam uygarlığı”, “gangster kapitalizmi”, “ölüm kapitalizmi”, “mesihçi emperyalizm” gibi geçmiş dönemi çağrıştıran bu kavramları hangi bağlamda kullanıyorsunuz?

Suat Parlar: Modernizm de yeni bir bakış açısı oluşturduğu ileri sürülen post-modernizm de aslında kapitalizmi yücelten ideolojiler. Kapitalizm yüceltilirken başına bir ilerleme tacı takılıyor. Yani insanlığın ekonomik, toplumsal, bilimsel anlamda ilerlemesinde kapitalizmin çok önemli bir aşama olduğu düşüncesi önplana çıkartılıyor. Ben buna katılmıyorum. Kapitalizmin ileri bir uygarlık olmasını bir gelişme olarak da değerlendirmiyorum. Kapitalizm insanlığın yarattığı muazzam kültürel, ekonomik, siyasi ve hatta dini zenginliklerin hepsini yeryüzünden hoyratça silip kendi gerçekliğini bunların yerine ikame etti. İnanılmaz bir yanılsama yarattı. Böyle baktığımız zaman, örneğin artık kimse İnka uygarlığından, Aztekler’den veya Ortadoğu’da insanlık tarihiyle özdeş sayılan değerlerden sözetmiyor. Bunların hepsinin yerini sahte bir kapitalist uygarlık almış durumda. Bu noktada da tabii ki bir takım ideolojilerle sürecin hem açıklanması, hem propagandasının yapılması, hem de meşrulaştırılması sözkonusu. Modernizm de, post-modernizm de böyle bir çerçeve içinde değerlendirilmeli.

Benim uygarlık ve barbarlık tariflerim aslında kapitalizmin demin çizdiğim çerçevesine oturuyor. Yalnız barbarlık derken Ortaçağ’ın ya da feodalitenin önünü açan barbar akınları, o dönemin barbar kavimleri anlaşılmamalı. Bu barbar akınları bir bakıma bir değişimi başlatmış, insanlık acısından önemli gelişmelerin perdesini aralamıştır. Bu anlamda bir barbarlığı kastetmiyorum. Burada barbarlığa açıkçası beşeri ve ahlaki bir anlam yüklüyoruz. Böyle baktığımızda da kapitalist gelişmenin zirvesi olarak kabul edilen emperyalizmin en ileri temsilcisi ABD, elbette ki kapitalist barbarlığın de en üst aşamasını temsil etmiş oluyor. Açıkçası tarihsel anlamıyla barbarlık değildir burada kastedilen. Bunun dışında bir anlamı, bir insani krizin vurgulanması anlamını taşıyor. Yani barbarlık dinamiği çerçevesi içerisinde çözümlemesini yaptığımızda kapitalizm, tarihinin en geri, insanlığı en fazla çürüten sosyo-ekonomik formasyonlardan başlıcası oluyor.

Emperyalizmle doruğuna çıkan barbarlık!

Suat Parlar: Burada başka bir noktaya dikkat çekmek istiyorum. Kitaptaki barbarlık vurgusu hep emperyalizmle ilintisi içerisinde ele alınmıştır. Kapitalizm bence daha doğuşunda emperyalist bir öz taşıyordu. Çıkışından itibaren yayılmacı bir dinamiğe sahip olduğunu düşünüyorum. Zaten kitap başından sonuna kadar bu dinamiği, bu çerçeveyi analiz etmeye yöneliktir. Burada sözkonusu olan sadece köle ticareti, sadece Amerika değil. Afrika’nın veya dünyanın diğer bölgelerinin yağmalanması anlamında bir emperyalizmi bağrında taşıyor bu yayılmacılık. Bunun ötesinde yayılmacılık dinamiğini besleyen bir takım kültürel ve dini temellere de vurgu yapıyor. Bu anlamda hrıstıyanlığın tıpkı haçlı seferlerindeki gibi halen de bir meşrutiyet ilkesi olarak değerlendirilmesi sözkonusu. Haçlı anlayışı günümüzde de geçerli. Örneğin 1991’de Irak’ta yaptıkları operasyonun adını da bundan hareketle koymuşlardı. Bu tarihsel bağlantıya ve akışa dikkat çekmenin önemli olduğunu düşünüyorum.

Böyle baktığımız zaman aydınlanma bağlamında kapitalizme çok fazla olumlu değer yükleyenlerin de yanıldığını düşünüyorum. Çünkü kapitaliz çıkışından itibaren dini ve uhrevi bir yapıya dayanıyor, dini etkili biçimde kullanıyor. Kapitalizm ihtiyaçları doğrultusunda hem Yahudiliği hem Hıristiyanlığı başlangıçta sahip olduğu niteliklerin ötesine taşıyor. Müthiş bir barbarlığın meşruiyet kaynağına dönüştürüyor. Bu anlamda kapitalizm dinleri de kendi imgesine benzetiyor. Yeniden yaratıyor ve yarattığı dinlerin yanına bir de aydınlamayı ekliyor. Aydınlamayı da bir dine dönüştürüyor, ilerleme anlayışını da bir dine dönüştürüyor. Yani kapitalizm çıkışından itibaren din gibi gerici bir temele dayanıyor.

Kızılbayrak: Yolaçtığı keskin çelişkiler temelinde “21. Yüzyıl tam bir Amerikan yüzyılı olacak” diyorsunuz. Biraz açabilir misiniz bunu? Amerika, içine girdiğimiz yüzyıl üzerinde bu kadar belirleyici mi? 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren ABD’nin yaptıkları belli. Bu anlamda “Amerikan yüzyılı”nda dünyamızı nasıl bir gelecek bekliyor?

Suat Parlar: “Amerikan yüzyılı” derken Amerika’nın dört bir yanına yaydığı savaşları, dehşet kıtlığı ve her tür sömürgeciliği kastediyorum. İnsanlık açısından olumlu olacak en küçük bir programa ve eyleme yer yok burada. Sözkonusu olan bugün Irak’ta, Latin Amerika’da ve Orta Amerika’da görüldüğü gibi, artık bir beşeri kriz boyutuna dönüşen emperyalist zorbalığın, savaşın ve şiddetin yayılmasıdır. Bu bir yana, dünya ABD’nin başını çektiği ekolojik bir felaket tablosu ile karşı karşıyadır. Müthiş bir çevre tahribatı var. Doğayı en fazla kirleten ABD’dir. Gerek karbon emisyonları, gerek genetik çalışmaların atmosfere yaydığı ve tüm canlıların organik yapılarını bozan faaliyetler anlamında ve gerekse silahlandırılması anlamında da tam bir Amerikan yüzyılı yaşıyoruz.

Amerikan yüzyılı insanlığın son yüz yılı da olabilir. Şimdi hepimiz iyimser olmaya çalışıyoruz. Bir tür olarak insanlık hep doğada olacak diye bir kural yok. Silinip gidebiliriz de. Hakikaten de işler bu düzeye gelmiş durumda. ABD’nin başını çektiği dünya otomotiv sanayi müthiş ölçekte yakıtlar tüketiyor. ABD her konuda tüketimin ve kirlenmenin başını çekiyor. Bunun sonuçları vahim. Örneğin su kaynaklarında inanılmaz ölçekte bir kirlenme var. Şimdi dünya yüzeyinin büyük çoğunluğu suyla kaplıdır. Fakat işin ilginç yanı, tatlı su kaynakları yüzey sularının, artı yeraltı sularının yüzde 3’üne tekabül ediyor. Yüzde 3’te bile müthiş bir kirlenme var. Dolayısıyla insanlık belki yüzyıl sonra silinip gidebilir de.

Bu anlamda da bir Amerikan yüzyılından sözediyoruz. Bu işin failini net olarak belirtmekle mükellefiz. ABD sürükleyici halkadır, en büyük faildir. Bunun net olarak saptanması gerekiyor. Ama Amerika bu işte yalnız değil. Bu konuda ne Fransa, Almanya ve İngiltere’nin ne de kapitalist yola girmiş olan diğer ülkelerin durumu ABD’den farklı. Amerika, adına batı uygarlığı denilen kapitalist dünyanın zirvesinde durduğu ve tüm beşeri yıkımı simgelediği için birinci fail durumunda ve bunun için Amerikan yüzyılı diyoruz.

Amerikan silah sanayi, Amerikan kapitalizminin şifresidir

Kızılbayrak: Amerika 60 yıldır kapitalist dünyanın jandarmalığını yapıyor. Yitirmemek için gittikçe saldırganlaştığı bu gücünü neye borçlu? Bunun arkasında nasıl bir tarih, nasıl bir gelişim seyri var?

Suat Parlar: Şimdi birincisi, çok büyük bir kıtasal güç; bu anlamda ülke derinliğine, zengin kaynaklara sahip. İkincisi, Anglo-sakson dünyasının en dinamik unsurları engelsiz bir kapitalizmi ABD’de kurma olanağına sahip oldular. Bunu yaparken de hiçbir ahlaki ve vicdani engelle karşılaşmadılar. Zaten kapitalizmin doğası vahşidir. Vahşi olmayan bir kapitalizm yok. Böyle baktığımızda ABD belki şiddetin ve vahşetin dozunun en yüksek olduğu bir kapitalizmi temsil ediyor. 150 yıl içerisinde Amerika kıtasının yerli nüfusunu 80 milyondan 3,5 milyona indirdi. Bu kıyım üzerinden yeni bir kimlik yarattı. Amerikalı kimliğinden sözetmiyoruz. Burada sözkonusu olan batılıdır, kapitalist kimliktir. Sayıları gittikçe azalan yerliler uzunca bir zaman insan bile sayılmadılar, insan olmayan yaratık muamelesi gördüler. Şimdi böyle engelsiz bir gelişme, vicdani- ahlaki ilkelerden yoksunluk, dinden ve kiliseden gelen müthiş destek, ırkçı ideolojilerin kendilerine sağladığı uygun zemin, hatta ırkçılık ötesi bir anlayış. Bunların hepsi biraraya geldiğinde orada hakikaten çok engelsiz bir kapitalist yayılma ortaya çıktı.

Bunun yanısıra başından itibaren müthiş ölçeklerde militerleşmiş bir devlet yapısı var. Kırım Savaşı’nda ölen insan sayısı 200 binler civarında. Amerikan İç Savaşı’nda ise 630 bin kişi öldü. Birbirlerinin gırtlağına sarıldılar. Vahşet bu boyutlardadır. Bunun getirdiği müthiş bir militerleşme ve silah sanayi gerçekliği çıkıyor ortaya. Amerikan silah sanayi Amerikan devletiyle yaşıttır. Amerikan silah sanayi, Amerikan kapitalizminin şifresidir. Askeri sanayi kompleksi dediğimiz yapı daha çıkış aşamalarında oluşmuştur. Şunun altını özellikle çizmekte fayda var. Amerika’nın önemli kapitalistlerinin hepsi servetlerini iç savaş döneminde oluşturmuşlardır.

Batı kapitalizminin tarihi silahlı şiddet tarihidir, savaş tarihidir!

Suat Parlar: Bu hem genelde kapitalizm hem de özelde ABD emperyalizmi için bir başka önemli dinamik ve sonuçtur. Kapitalizm militerleşerek ve savaş-silah sanayi ile ilgili yan endüstrilere dayanarak gelişimini hızlandırdı. Bu İngiltere açısından da geçerlidir. Herkes sanayi devriminden sözeder. Fakat bu sanayi devriminin arka planında İngiltere’nin savaş faaliyeti yatıyor. Devletlerin savaş sanayiine artan yatırımları, devlet fonlarının silah sanayiine aktarılması hem savaşları hem de kapitalistleri müthiş ölçülerde geliştirmiştir. Batının tarihi bu anlamda silahlı şiddet tarihidir. Tüm devlet yapıları savaşa göre organize olmuşlardır.

Kuşkusuz bu basit ve birebir bir ilişki değil. Yani devlet bunu planlayarak, ben kapitalistlere yardımcı olacağım diye yapmaz. Devletin savaş faaliyeti ile kapitalist yapılanma bir noktada içiçe geçer. Birbirini besler ve destekler.

Amerika’nın gücünün temelinde böyle bir askeri yapılanma yatıyor. Gerçi bu güç kendi içinde müthiş çelişkileri de barındırıyor. Toplumun kaynaklarını çeker alır, silahlanma için seferber edersiniz. Bu çok güç değil. Yolaçacağı toplumsal tahribatı göze alırsanız, yaparsınız. Ama buna rağmen bu gene de güçtür. Zira bu temelde bir güçlenme beraberinde savaşa dayalı bir gelişmeyi, şekillenmeyi ve bunun yaratacağı riskleri de getirir. Üs anlaşmaları yapmayı getirir ve gerektirir. Dünyanın en fazla silah ihraç eden ülkesi olmayı getirir. Silah teknolojisinde sürekli “bir numara” olmayı getirir vs. Kısaca, Amerika’nın gücü böyle bir şiddet temeline dayalıdır. Bilgisayar dahil olmak üzere bütün önemli icatlar ve keşifler, askeri faaliyetlerle içiçedir. Araştırma, geliştirme harcamaları sivil sektör tarafından gerçekleştirilmez. Örneğin internet teknolojisi Amerikan askeri ve istihbarat faaliyetlerinin bir ürünüdür.

Bunların insani maliyeti ise kelimenin tam anlamıyla korkunçtur. İnternet, bilgisayar teknolojisi ABD’nin Kore’de, Vietnam’da ve daha pek çok yerde yarattığı kan deryası üzerinden yükseldi. Bunları görmek lazım. Sivil sektörler kan deryası üzerinden yaratılan olanaklardan yararlanarak, vergi mükelleflerinin aktardığı fonları bir biçimde kullanarak bütün o buluşları alır, değerlendirir, ondan sonra piyasaya aktarırlar.

ABD’nin gücünün sınırları cehennemdir

Kızılbayrak: Bugün ABD’yi bu kadar saldırgan, bu kadar pervasız kılan etkenler nelerdir? Bugünkü gücünün sınırları nelerdir?

Suat Parlar: İnsani açıdan bakıldığında ABD’nin gücünün sınırları cehennemdir. ABD uzaya varıncaya kadar müthiş bir silahlandırma faaliyeti içerisinde. Bir tek uzay aracının, bir uydunun atmosferde kazaya uğrayarak düşmesi durumunda bile milyonlarca insan kanser olur. Çünkü bunların hepsinde radyasyon kullanılıyor. Daha önce böyle kazalar yaşandı. Şimdi böyle baktığımızda uzay dahil olmak üzere hemen hemen insanlığın varoluş koşulları açısından değer taşıyan tüm ortamların askerileştirildiğini görüyoruz, insanlığı yokedecek bir potansiyele, böyle bir güce sahipler. Nükleer cephanelikleri inanılmaz boyutlarda. Sözde silah indirimine gittiler ama ellerinde olan nükleer cephanelik dünyayı defalarca yokedebilecek boyutlardadır.

Dahası bu cephaneliğin radyasyon etkisi, diğer etkileri vb. konularda bilgimiz yok. Fakat şunu çıkartabiliyoruz. Sadece Irak’ta kullandıkları azaltılmış uranyum taşıyan mermilerden dolayı müthiş ölçekte kanser patlaması yaşandı. Kendi askerleri açısından bile bu durum sözkonusu. Örneğin Irak’ın tarımını ve bitki örtüsünü mahvettiler. Ki orada kullanılan radyasyon çok büyük bir çapta değil henüz. Şimdi bjyle bakıldığında sınırların yerküreyi bile aştığını görüyoruz.

Ama yalnız bu kadarla da sınırlı değil. Bu yatırımlar bütün diğer canlı türlerini etkiliyor. Binlerce bitki türü doğadan silindi gitti. Yani Amerika sadece insanlığa zarar vermiyor. Bunun ötesinde muazzam ölçekte doğayı da tahrip ediyor. Böyle baktığımızda cehennemi bir sınır görüyoruz. Şimdi bu gücün limiti (sınırı) nedir? Kendini yoketmedir. Limit budur. Yeni Amerikan sistemi var ise böyle bir sistem artık bu noktada bir soykırım örgütüdür. Giderek tüm insanlığa karşı topyekûn düşman olan bir yapı ve yapılanma sözkonusudur. Bu kendi temellerini de ortadan kaldırıyor. Yani Amerikan sistemi veyahut sistemsizliği, bir müddet sonra kendi içinde zaten patlayacak. Bu kaçınılmaz. Dolayısıyla, bugün için sınırları şu anda varlığını sürdüren koşulların geldiği o akıl dışı açmazla bağlantılıdır. Kendi içinde patlamasını da ben zaten kaçınılmaz görüyorum. Çünkü beslediği çelişkiler muazzam ölçeklerde.

ABD’nin güç şifresi petrole dayalıdır

Kızılbayrak: Bu muazzam askeri ve teknolojik gücü elinde tutan ABD’nin ekonomisine baktığımızda durum hiç de dışarıdan göründüğü gibi değil. Bir gerileme ve ciddi bir bunalım içinde. Öte taraftan Afganistan da, Irak’ta iki yıldır saplandığı bataklıktan bir türlü çıkamıyor. Bu, çaresizlik şu andaki askeri gücüyle bir çelişki oluşturmuyor mu? Bunu neye bağlıyorsunuz?

Suat Parlar: Amerika, bir kere müthiş bir bunalımın hem tetikleyicisi, hem de sonuçlarına katlananı durumunda. Bunu tetikliyor ve yer yer kendi içindeki egemen sınıf koalisyonunda yeralan belli güçlere rağmen ekonomisini durgunluğa da sürükleyebiliyor. Veya enflasyonu patlatabiliyor. Bu anlamda hem devrevi krizler yaşanıyor, hem zaten genel bir bunalımın içinde bunların hepsi var. Ama krizini dünyaya yayabiliyor. Amerika krizini dünyaya yayıyor ve krizini yönetmeye çalışıyor. Irak’ta ve Afganistan’da aslında istikrarsızlık ABD’nin kriz yönetim çabasının sonuçlarıdır. ABD açısından başka türlüsü de mümkün değil.

ABD Irak’tan çıkmaz, Afganistan’dan da çıkmaz. Şundan dolayı çıkmaz ya da çıkamaz: ABD’nin güç şifresi petrole dayalıdır. Dünya enerji havzalarının kendi müttefiki ve rakibi olan diğer emperyalist güçlere karşı elde tutulmasına dayalıdır. Eğer siz şu anda kapitalist dünyanın kan dolaşımını sağlayan petrol kaynakları ve giderek doğalgaz kaynakları üzerinde bir denetim ve veto imkanını elinizde tutarsanız, diğer rakipleriniz karşısında avantaj elde etmiş olursunuz.

Şimdi kapalı bir ekonomik sistem düşünelim. Emeği veya sermayeyi bir kenara bırakırsak, iki önemli girdi var. Teknoloji bir, enerji iki. Eğer siz rakiplerinizin rekabet avantajlarını engellemek istiyorsanız veya siz rekabette önemli bir avantaj elde etmeyi istiyorsanız ne yapacaksınız. Enerji piyasaları ve kaynakları üzerinde tekelci bir güç kullanacaksınız, ikinci bir nokta da teknoloji. Teknoloji, henüz daha enerji alanında yeni bir üretime elverecek tarzda yenilikler geliştiremedi. Araştırma, geliştirme harcamalarının ve toplumsal fonların büyük bir bölümü savaş sanayine aktarılıyor. Dolayısıyla teknolojideki tıkanıklıklarını da orada aşıyor. Kendini bu anlamda yenileyecek taban yaratmaya çalışıyor. Tabi bunun da sınırları var.

Şimdi ikisini birlikte ele alırsak, ABD’nin çok büyük istikrarsızlıklar, riskler, savaşlar, katliamlar pahasına petrol ve doğalgaz kaynakları üzerinde bir veto imkânını, gücünü elinde tutmaya çalıştığını görüyoruz. Yeni dünyanın her metre karesindeki petrolün ve doğalgazın ABD’nin kontrolü altına alınması ABD’nin vazgeçilmez bir politikası. Irak ve Afganistan’ı da böyle değerlendirmek lazım. Orada direniş olsa da olmasa da, binlerce Amerikan askeri canını yitirse de çıkış yok. Çünkü eğer rakiplerine karşı avantajlarını yitirirse, çok erken bir tarihte o sözünü ettiğimiz iç patlamayla karşı karşıya gelebilir.

Bunun bir de dünya para sistemiyle ilgili bir yönü var. ABD şu anda banknot matbaası çalıştırıyor ve karşılıksız dolar basıyor. Dünyanın geri kalanı mal üretirken ABD dolar üretiyor, kağıt üretiyor. Peki bu gücün arkasında ne var? Yani dünyanın o kağıdı kabul etmesinin arkasında ne var? Birincisi, ABD’nin petrol ve doğalgaz üzerindeki hakimiyeti ve bu hakimiyet sayesinde halen daha petrol konusundaki mali finansman işlemlerinin dolarla yapılıyor olması, ikincisi, askeri gücü. Bu ikisini seferber ederek sürekli kendi açığını kapatmak için para basıp finansman sağlıyor. Yani müsrif bir işadamının karşılıksız çek kesmesi gibi.

Ama diğer emperyalist rakipleri bu kağıt parçalarını sonsuza kadar almayacaklardır. Bunun kapitalizm açısından mantıki bir değerlendirmesi şudur: ABD’nin şu andaki ülke içerisindeki malvarlığı toplamı, kabaca alacaklıların garantisidir. Ama giderek o rakamlar onun alacağının karşılayamayacağı noktalara kadar gelmeye başladı. Bu noktada ABD’nin başka neyi var? Dünya petrolü üzerindeki veto imkanı! işte bu karşılıksız dolarların karşılığı olarak bu kontrolü ortaya koyuyor ABD.

Rakiplerinin zayıflığı tersinden Amerika’nın gücüne dönüşüyor

Kızılbayrak: Bir taraftan Asya’nın, Çin’in hızla geliştiğini görüyoruz. Diğer taraftan da Avrupa kendi birliğini sağlama yolunda önemli adımlar attı. Kendi ordusunu oluşturmaya çalışıyor. ABD bu iki güçlü rakip karşısında bir süredir bir gerileme içinde. Emperyalist-kapitalist dünya düne göre daha da keskinleşen bir rekabet yaşıyor. Mevcut rekabet ve kamplaşma daha da ileri boyutlara varabilir mi? Bunun ipuçları var mı? Buna ilişkin durum nedir?

Suat Parlar: Şimdi bugüne ilişkin durum tespiti yaparsak, tablo şöyle görünüyor. Avrupa Birliği daha doğrusu merkezinde Almanya’nın durduğu Avrupa, askeri ve diplomatik açıdan bir cüce. Gelinen noktada BM Güvenlik Konseyi’nde bir rol edinebilmek için çabalayan bir Almanya görüyoruz. Almanya, henüz daha küresel meselelerde ABD ile eşit ortak değil. Olması kolay da değil, çünkü ABD’nin 130 ülke ile askeri anlaşmaları var. Dünyanın dört bir yanında üsleri var. Yedi uçak gemisi filosu var. Uzayı, silahlandırmış durumda. Dünyanın herhangi bir noktasına yüzbinlerce askeri ile yığınak yapabiliyor. Bunların hiçbirisi Almanya açısından sözkonusu değil. Diğer güçler açısından  da sözkonusu değil. Fransa’ya gelince, çok fazla hedef vuruş hassasiyeti olmayan nükleer kapasiteye sahip. Bunun bir anlamı yok. Yani ABD’yi ürkütecek bir nükleer cephaneye sahip değil. Fransa’ya yalnızca stratejik bir kod sağlar.

Japonya’ya gelince, büyük bir durgunluk içerisinde. Müthiş bir likidite birikimi var. Ama bunu, sermayenin değerlendirilmesi ölçekleri içerisinde kullanamıyor. Bir ikincisi, çok büyük bir silah teknolojisine sahip olmakla birlikte henüz daha kendini önemli bir askeri güç haline getirebilecek dayanaklardan yoksun. Çin’e gelince Çin’in askeri teknolojisi ileri değil, geri. Tayvan’ı bu anlamda Amerika modernize etti. Zamanında müthiş modern bir silah teknolojisi biriktirdi. ABD daha sonra politikasını değiştirmekle beraber, Tayvan gibi çok büyük kozları harekete geçirdi. Kısaca, şu anda Çin’in küresel aktör haline gelebilecek bir askeri yapılanması yok. Nükleer güç olmakla beraber Rusya’nın yaşadığı kriz malum. Henüz daha Çeçen sorunuyla bile başedemiyor.

Böyle baktığımızda diğer rakiplerinin zayıflığı, tersinden Amerika’nın gücüne dönüşüyor. Aslında yalnızca ticari ve ekonomik bir rekabet sözkonusu olsa, yani askeri güçleri hesaba katılmazsa, ABD şu anda dünyada birinci sıradaki bir güç olarak değerlendirilemez. Almanya’nın muazzam bir ihracat kapasitesi var. Dış ticaret anlamında dünyanın en önemli ülkeleri arasında. Japonya sahip olduğu müthiş teknolojiyle, sermaye birikimiyle, dünyada söz sahibi bir ülke. Çin malum, en hızlı büyüyen devasa bir ekonomiye sahip. Yükselen Rusya’nın devasa doğal kaynakları var. Eğer bunları iyi bir planlamayla değerlendirebilirse Rusya, Asya’da kaybettiği etki alanını giderek yeniden kazanabilir.

Tüm bunlar şunu gösteriyor. Şartların eşit olduğu bir düzlemde, ABD’nin bir takım yetersizliklerini ve açıklarını gidermek için askeri gücünü bir tehdit olarak kullan(a)madığı bir durumda ABD’nin yenilgisi kesinleşmiş olur. Bunu ABD’nin önemli kurmayları da dile getiriyor. Bunun için güç açığım, güç boşluğunu doldurmak üzere müttefiklerine karşı hep askeri tehdidi gündemde tutuyor.

Kızılbayrak: Temel stratejisini bu açığı kapatma üzerine mi oturtuyor?

Suat Parlar: Bunun üzerine oturtuyor. Yani askeri gücün her an her yerde kullanılabilirliği üzerine oturuyor. Buna nükleer tehdidi de eklemeliyiz. Böyle baktığımızda diğerleri dünya meselelerinde ABD’yi geriden takip etmek zorunda kalıyorlar.

ABD ekonomisindeki canlılık savaş ve silahlanma faaliyetine dayanıyor

Kızılbayrak: Askeri, siyasal güç ya da kabaca “zor” bir devletin temel dayanakları arasında. Bir devlet gücünü, askeri varlığını yitirirse, gerçekten çöküyor. Ama aynı zamanda bir devlet ne kadar devasa boyutlarda olursa olsun askeri gücünü iktisadi bir temele, buna uygun bir toplumsal ve iktisadi temele dayandıramazsa da çöküyor. Roma, Osmanlı vb. bir dizi imparatorluk bu yüzden çöktü. Bu anlamda Amerika mevcut askeri güç üstünlüğünü kullanarak, iktisadi alandaki dezavantajlarını nereye kadar kapatabilir. Ya da burada bir kırılma noktası yok mu? Kapitalizmde bu çelişki hangi noktaya kadar uzatılabilir?

Suat Parlar: Meseleyi şöyle değerlendirmek lazım. Serüvenin başından itibaren kapitalizmde askeri faaliyet, savaş yapma faaliyeti belirleyicidir. Endüstriyel gelişim, sermaye birikimi ve teknolojik atılım anlamında, ABD şu anlamda zirveye oturmuş vaziyette. Sivil sektörde sanıldığı gibi, çok fazla bir araştırma faaliyeti yok. Sivil araştırma-geliştirme fonları Japonya’yla, Almanya’yla kıyaslandığında çok düşüktür. Fakat bu açığı askeri alanı bir kılıf olarak kullanarak kapatıyorlar. Askeri alanda araştırma-geliştirme harcamalarının zaten önemli bir bölümü sivil sektörün de işine yarıyor. Teknolojik atılımı böyle gerçekleştiriyorlar. İstihdam meselesini de kısmen bu yolla çözüyorlar. ABD’de yalnızca silah sanayiinde 5 milyondan fazla işçi çalışıyor. Buna bir de askeri yan sanayiini, askeri-savaş sektörünün yarattığı pazarı katmak lazım. Örneğin yalnızca Irak’a giden Amerikan askerlerine yüzbinlerce krem dağıtıldı. Kozmetik sanayi büyük bir kâr sağladı bundan. Bu bir yana, Amerikan üslerindeki faaliyetler, inşaat faaliyetleri bile muazzam ölçeklerde. Her gün yeni bir pazar yaratıyor askeri sektör. Yani askeri faaliyetler ve savaş sanayii hemen hemen diğer tüm sektörleri bir ağ gibi kendine bağlamış bulunuyor. Amerikan ekonomisindeki canlılık bu savaş ve silahlanma faaliyeti sayesinde oluyor.

Bunu bir de tarihsel açıdan önemli momentlerde yaşanan ekonomik sıçramalardan çıkartıyoruz. İşte birinci ve ikinci emperyalist savaş konjonktürü ABD ekonomisinin zirve noktalarını oluşturuyor. Yani sanayi tam kapasite çalışmıştır. Ulusal güvenlik adına kapitalistlere engelsiz bir şekilde müthiş fonlar aktarılmıştır. İkinci Dünya Savaşı bittiği zaman Amerikan işçi sınıfı 1946-1947’de grevlere çıktı. O grevlerde kaybedilen iş günü sayısı dünya işçi sınıfı tarihinde bir rekordur. Bu da şunu gösteriyor, faaliyeti hem istihdam meselelerinin bir bakıma çözümünü sağlıyor, hem teknolojinin gelişmesine ivme katıyor, hem de sermaye birikim sürecindeki tıkanmaları bir bakıma gideriyor.

Bu çözümler geçicidir, pahalıdır ve risklidir. Bunların hepsi doğru. Şöyle de değerlendirmek mümkün. NASA’nın faaliyetleri ve Amerika’nın müttefiklerine aktardığı fonlar, diğer askeri üslerine aktarılan fonlarla beraber değerlendirildiğinde, Amerikan savaş bütçesi 700 milyar doları buluyor. Bu muazzam bir rakam şimdi. Bu yapılırken tabi sosyal tahribat yaratılıyor. Örneğin Amerika’da şu an köprülerin yüzde 65’i onarım bekliyor. Şehirler çökmüş vaziyette. 2 milyondan fazla evsiz, barksız, işsiz insan sokaklarda yaşıyor. İşsizlik hat safhada Amerika’da içerisinde bırakalım üçüncü dünyayı, bir dördüncü dünya var. Mutlak yoksulluk sınırının altında yaşayan milyonlarca Amerikalı var. İntihar salgın vaziyette.

Bu sosyal tahribat tablosu ile silahlanma harcamaları veya savaş tablosu aslında içiçe, birbirini bütünlüyor. Ama başka türlüsü de olamaz. Kapitalizmin özü budur. Onun doğası planlamaya gelmez. Kapitalizm anarşiktir. Yani isteseler de silahlanma ve savaş fonlarını bir başka tarafa aktaramazlar. Bunu yapamazlar. Çünkü bunu yaptıkları durumda, kendi tabirleri ile güç zaafiyeti, güç boşluğu ortaya çıkar. Demin sözünü ettiğimiz emperyalist rakiplerini denetim altında tutmak için petrol ve diğer enerji kaynakları üzerinde veto imkanlarını kullanamazlar. Şimdi Amerika’nın sadece petrol değil, hemen hemen bütün hammadde kaynakları üzerinde kontrol ve denetim imkanı sağlayan askeri bir gücü var. Dünyanın binlerce kilometre ötesine 700-800 askeri bir anda nakledebilecek başka bir emperyalist ülke var mı? Yok. Körfez’e ilk müdahaleyi düşünelim. Aşağı yukarı 12 bin km uzaktan 700 bin civarında asker nakledebildiler. Bunu yapabilecek başka bir emperyalist güç yok. Bu güç de ona can alıcı kaynaklar üzerinde kontrol etme imkanı sağlıyor.

Kapitalizm bir üretim biçiminden çıkıp bir yıkım biçimine dönüşmüştür

Suat Parlar: Özellikle vurgulanması gereken bir nokta da şudur. Tabii biz hep petrol diyoruz, doğalgaz diyoruz, enerjiden sözediyoruz. Sadece bu kadar değil. ABD antinumdan manganeze, alüminyumdan elmasa kadar önemli bütün ham maddelerde neredeyse tekel konumunda. Bu ona müthiş bir avantaj sağlıyor. Siz kapitalist bir ülke olarak diyelim ki atılım yapmaya karar verdiniz. Size hammadde gerekiyor, madenler, enerji kaynakları ve mineraller gerekiyor. Ve tüm bunların üzerinde Amerika’nın kontrolü var. Dolayısıyla, eğer elinizde bu kaynaklar yoksa, siz ABD’ye rağmen isteseniz de bu atılımı yapamaz, zenginleşemezsiniz. Çünkü hemen hemen hepsi üzerinde, Amerika’nın askeri güçle desteklediği bir tekelci gücü var. Amerika aynı zamanda büyük bir spekülatör. Amerika’nın bir depolama anlayışı var. Dünyanın en büyük hammadde antrepoları Amerika’da. Örneğin dünyanın en büyük alçı stoku Amerika’da. Bu hem fiyatlar üzerinde müthiş bir spekülasyon yapma, hem de diğer rakiplerini engelleme imkanı sağlıyor.

Tüm bunlar kapitalizmin olağan mantığı ve olağan gelişiminin doğal sonuçları. Bu mantığa bakılarak söylenirse, kapitalizm bir üretim biçiminden çıkıp bir yıkım biçimine dönüşmüştür.


Kızılbayrak, Sayı: 2004/38 (30), 25 Eylül 2004.


 

Print Friendly, PDF & Email

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın