Ulusötesi Şirket Çıkarları Kanunların Ruhudur – Yiğit Tuncay & Suat Parlar


“3. Yargı Paketi” ve özellikle de, “Bölgesel Ağır Ceza Mahkemeleri”nin tartışıldığı şu günlerde, 2010 yılında Suat Parlar ile gerçekleştirdiğimiz söyleşinin bir bölümü aklımıza geldi.”Neo Gladio” adı altında gerçekleştiridiğimiz bu söyleşi, yeniden yapılandırılan sistemin bütünlüklü bir analizine dayanıyordu. Merkezin parçalanması ve yerelleştirilmesi üzerine öngörülerde bulunan Suat Parlar, 2 yıl önce bölgesel olanın, ulusötesi şirketlerle ilişkisini kurmuştu. Her geçen gün bu mantığa göre yeniden yapılandırılan ulus-devletlerin, bu “değişim” adı altındaki organizasyonu, barbarlığın yeni bir aşamasıdır. “Demokrasi” illüzyonu adı altında gerçekleştirilen bu “değişim”in hukuk boyutuna ilişkin bölümlerini sizlerle yeniden paylaşmak istedik…




Hukuk İdeolojidir

Suat Parlar: Partiler sisteminin zaten bizim açımızdan çok fazla değeri yok. Çünkü siyasi temsil mekanizması, özü itibariyle tekelci burjuvazinin halkla ilişkiler bürosudur. Ondan ötede çok fazla anlam taşımaz. Üzerinde durmaya bile gerek yok. Ama stratejik ağırlık merkezinin onlara da bazı roller verdiğini görüyoruz. Görünür hükümetin desteklenmesi, meşru kabul edilmesi ve orada bir statüko vasatının ortaya çıkması, o statüko vasatının korunması nedir? Özelleştirme nedir? Yerelleştirme nedir? Yani yetkilerin ulus-ötesi şirketlerin denetleyebileceği bir takım yerel idari mekanizmalara verilmesi nedir? Devletin, ulusallığın kırıntısı diyebileceğimiz tüm egemenlik yapılarının darmadağın edilmesi nedir? Paralel bürokrasiler kurularak, bu bürokrasilerin ulus ötesi şirketlerin denetlediği bir takım kurumlara aktarılması nedir? Dünya bankası gibi, IMF gibi veya diğer Wall Street kurumları gibi yapılara aktarılması nedir? Gücün, iktidarın bu anlamda merkezsizleşmesi nedir? Ama burada stratejik ağırlık merkezi var. Bir takım yapılanmalar oluşturuluyor.

Bir statüko olacak. Bir sınıf statükosu olacak. Bu küreselleşmeyle bağlantılı olacak. Emperyalist tahakküm araçlarının güdümünde olacak. O stratejiye dayanacak ve sen bunu ilçe seviyesine kadar, yerel seviyeye kadar uygulayacaksın. Toplumun tüm kılcal damarlarına yayılan bir sınıf mücadelesi stratejisinden söz ediyoruz.

Peki son dönemde buna örnek verilecek uygulamalar gördük mü? Fazlasıyla gördük. İsteyenler son dönemdeki bir takım davaların ne şekilde geliştiğini görsünler. İl ve ilçelerin kılcal damarlarına, orada iktidar mekanizmalarını temsil eden, devlet nüfuzunu temsil eden güçlere kadar bir yapılanmadan söz ediliyor ve burada iyi dokunmuş bir bileşik politikadan söz ediliyor. Dolayısıyla, şu kurumlar arası çatışma saçmalıklarını falan bir kenara bırakalım. Elimizde bir politik manifesto var. 21. Yüzyılda kolektif emperyalizmle bütünleşmiş, hem merkezde, hem de komprador rejimlerde, onların egemenlik sistemlerinde gerçekleştirilen uygulamaların politik manifestosundan söz ediyoruz. Bir politik savaş var burada. Buradaki politik sözlüğe, kavramlara dikkat edelim.

Adını koyalım; Türkiye’de şu anda etki harekâtı uygulanıyor. Etki harekâtı medyayı da kapsar. Bir psikolojik harbin aynı zamanda adıdır. Bu da dâhil olmak üzere alıkoyma. Var mı alıkoyma? Fazlasıyla var. Biz toplum olarak alıkonulmuş vaziyetteyiz. Hadi buna bir “soyutlama” diyelim. Bunun haricinde gözaltı kampanyaları alıkoymadır. Giderek alıkoymaya dönüşüyor. Onun yanı sıra ne var? Harekât ve tecridi içeren bir çok yöntemle gerçekleştirilen uygulamalar var. Tecrit kime? Kim tecrit edilecek? Tecrit edilenler var mı? Görüyoruz tecrit edilenleri. Bu tecrit, hem tutuklama kampanyaları veya diğerleriyle bir tecridi içeriyor, hem de liberal toplama kampı tecridini içeriyor. Burada bir soyutlama da var. Bunlar aynı zamanda politik manifesto. Demek ki, bu tecridi kırmaya çalışan, düşman ve hasımlar tecride boyun eğecek. Kullanılan yöntemler, onların hiç bir zaman bizim de ciddiye almamamız gereken uluslararası hukuklarının ve ulusal hukuklarının arka planını gösteriyor.

Türkiye’de son dönemde bizim de hep vurguladığımız uzlaşmaların, aynı zamanda bir politika sözlüğüne dayandığını görüyoruz. O politika sözlüğünü oluşturan kim? Gene bu global çerçeve içerisinde askeri stratejiyi çizenler. Geriye politikadan bir alan kalmadı. Hani özerk politika? Nerede o “sivil toplum”ları? Buna tepeden tırnağa ister “sivil” deyin, ister “askeri” deyin, sonuçta militarize edilmiş bir toplum yapısıdır. Politikanın sözlüğü militarizedir. Stratejinin sözlüğü, sınıf savaşı stratejisinin sözlüğü buna göre oluşturulmuştur. Dolayısıyla, hiç bir şeyin tesadüfî olmadığını, orta yerde bir kaos olmadığını görüyoruz. Hayır, fazlasıyla planlanmış, fazlasıyla düzenlenmiş bir süreçler bileşkesi var.

Dolayısıyla, bu hükümet otoritesi ve yaptırımı meselesi, “demokrasi cihadı”nın da bir stratejik sözlüğe, hatta jeo-politik sözlüğe oturtulduğunu gösteriyor. Jeo-politik demokrasi olur mu? Olursa, o Amerikan demokrasisidir. Dünyayı kendi çıkarları çerçevesi içerisinde bölerken, dilimlerken ve burada enerji kaynaklarının, dünya para sisteminin üzerindeki hegemonyasını kuracak şekilde fiziki denetim altında, askeri denetim altında bulundururken, yararlandığı bir jeo-politik sözlük var. Onun parolası da “demokrasi”. Eskiden başkaydı. “Kalkınma” derdi. “Hür dünya” derdi. Şimdi ne var? “Demokrasi” var. Bu metinler bu kadar yoğun bir politik sözlük içeriyor. Bu meşruiyetin kazandırılmasıdır. Hukuk bir stratejiye dönüşüyor. Şimdiden sonra hukuktaki bu inceliğin, hukuktaki bu sessiz komplonun net olarak görülmesi şart. Bu tahakküm hukukudur.

Ulusal egemenliği, ayaklanmayı bastırma stratejisinin meşruiyet çerçevesi açısından ele alırsanız, o ulusal egemenlik olmasa da olur. O zaman başka bir noktaya geliyoruz. Benim kent-devleti çözümlememe geliyoruz. Devletler aynı zamanda zihinsel imgelerle, ideolojik kabullenişler, rızalar, mutabakatlar ve bunların sürekliliğiyle bağlantılıdır. Devlet sadece harita değildir, toprak değildir, onun da ötesinde bir anlamı vardır. Ulusal egemenliğin algılanma tarzına, yani devletin anlam piyasası oluşturma tekeline meydan okuyan, yeni bir anlam piyasası oluşturma gücü, devleti fersah fersah aşan gücü, ulusal egemenliğin çerçevesiyle ilgili kararı verirse ve bunu da küstah bir biçimde kendi meşruiyetini kabul ettirme, o meşruiyeti tarif etme ve bunu da hukuka dayandırırsa, bu hukukun adı tahakküm hukukudur.

Hepimiz düşmanız. İnterneti izleyen herkes düşman. İnterneti halkların çıkarları için, interneti ezilenlerin çıkarları için izleyen herkes düşman. “Bizden öğreniyorsunuz” diyorlar. Ben de öğrendim. Düşmanlar arasındayız. İnterneti ancak tüketim aracı olarak kullanabilirsin. “İnterneti bu şekilde kullanırsan benim düşmanımsın” diyorlar. Yeni bir düşman tarifi daha geliyor. Dolayısıyla, o küreselleşmenin enformasyon konusunda “ebedi demokrasi” kelamı böylece anlamını kaybediyor. “Hukukun üstünlüğü” kavramının sınıfsal bir kavram olduğunu ve bunun pazarın gelenekleriyle bağlantısını net olarak ortaya koyuyor. Pazarın gelenekleri “ebedi kapitalizm”in kelamıdır.

Kent-Devlet Hukuku

Yiğit Tuncay: Devletler bir dönüşüm geçiriyor, yeniden yapılandırılıyor. Bütün kurumlar yeniden yapılandırılıyor ve derken gündeme tam 30 sene sonra anayasa geliyor. Anayasada, bu söylediğin “yeniden yapılandırma”, bu “hukukun üstünlüğü” meselesi tekrardan gündeme getirilecek. Bu da yeniden yapılandırılacak. Bu nasıl karşımıza çıkacak peki?

Suat Parlar: Biz gene kendi kavramlarımız açısından meseleyi değerlendirelim. Bizim hafızamız canlıdır. “Kent-devlet dediğimiz zaman, biz bunun hukuki varlığının bilinen klasik şema içerisinde Birleşmiş Milletlere üye, ulus-devletten çıkış, federal olması, olmaması biçiminde değerlendirmiyoruz. Bir sınıfsal olgudur kent-devleti. Kent-devlet yargısı, “milli güvenlik ideolojisi” kabuğunun içerisindeki ulus-devletten farklıdır. Orada ülke başkentinde kurulu yüksek yargıçlardan oluşan merkezi, üniter bir yargı vardır ve bu yargı ülkesel boyut da bir yargıdır. Bu ülkesel boyuttaki yargı için; “kalkınma, planlama dinamiğine bağlanmış geçmişteki devlet anlayışı -ki bunu çok fazla vurguluyorlar- geride kaldı” diyorlar. O yargının ülkesel çerçeve içerisindeki merkezi yetkilerini temsil eder. Yapısal uyarlama süreçleri içerisinde, devlette paralel bürokrasiler yaratıldığını söyledik. Bunun dünya bankasıyla ilişkisini kurduk. Artık o süreç tamamlandı. Yargı ve ordu bu sürece geç katıldılar. Bu da doğaldı tabi. Çünkü bunlar aynı zamanda bir iç savaş, “düşük yoğunluklu” bir savaş çerçevesi içerisinde işlevleri olan yargı ve orduydu. Böyle bir gecikme, emperyalist merkezler tarafından verilen vizeyle mümkün olabilir. Yani, “siz geç kalabilirsiniz, sizin kendi içinizde ‘karşı ayaklanma’ uygulamanız var ve bunun bizim açımızdan global sonuçları da var” dediler. “Bu global sonuçları elde edelim, elde ettikten sonra bir geçiş yaşanacak ve bu elbette sancılı bir geçiş olacak” yaklaşımı içindelerdi. Bu biçimiyle bir uzlaşma vardı. Bunların gecikmesi de doğal karşılandı tabi.

Bu üniter, ülkesel yargı, teritoryal ölçekteki ordu gibi yeni bir çerçeve içerisinde oluşturuluyor. Yeni bir kurumlaşma söz konusu. Burada, artık merkezde duran, merkezi yetkilere sahip yargılamaya ihtiyaç yok. Bakın zihnimize ne güzel yerleşti artık; Beşiktaş yargısı, Erzincan yargısı, Erzurum yargısı v.b… Artık müthiş bir yerelleşme var. Bu yargı düzenekleri, hem savcı, hem hakim, hem istinaf mahkemesi, hem temyiz mahkemesi ve bunların üzerinden, merkezi yargının ne kadar yetkilerinin içinin boş olduğu, artık ne kadar önemini yitirdiği bütün topluma gösterildi. Çok önemli. Burada meseleyi bir partinin kendi çıkarları üzerinden değerlendirmemek lazım. Türkiye’de bir gelenek vardır: “devr-i sabık yaratılmaz”. Hepsi birbirinin işlerini bildiği için, ben onları yolsuzlukla nitelendirmem. Onlar iştir. Çünkü sistemin çarkının dönüşünde dişliler öyle yağlanır. Bu anlamda bir parti diğerinden daha erdemlerle bezenmiş değildir. “Devr-i sabık yaratılmaz”.

Dolayısıyla, hiç bir parti lideri Türkiye’de aklanmayacağı kaygısını taşımaz. Türkiye’nin geleneğinde vardır. Aklanma Türkiye’nin yazısız yasasıdır. Türkiye hukukunun yazısız yasasıdır. Eğer o aklanmayı, Türkiye’deki sistem bazı dengelerden dolayı veya dengesizliklerden dolayı gerçekleştiremezse, zaten dışarısı müdahale edip, o aklanmayı gerçekleştirir. O sistem Pinoche’yi bile akladı. Bu sistem pek çok diktatörü aldı ve himaye etti. Sistemde böyle çatlaklara müsaade edilmez.

Burada arka plandaki stratejik durumu ve geçişi görmek lazım.  Bu geçiş sürecinin tamamlanması için yargının da yeni bir anayasal veçhe içerisinde, mekanizmalar bütünlüğünde yerli yerine oturması gerekiyor. Bunu, bu hükümet yapmazsa, bundan sonraki gelen hükümetin ilk işi bu olacak. Açıkçası, bu programı alıp farklı bir çerçeve içerisinde uygulamaya koyacaklar ama, yine ister istinaf mahkemeleri, ana mahkemeleri olsun, ister başka bir anlamda olsun; Türkiye’de yüksek düzeyde merkezileşmiş, Türkiye’nin bütün kılcal damarlarından hüküm icra eden üniter, merkezi, teritoryal yargı olmayacak. Bundan sonrası kent-devlet yargısıdır. Bu kent-devlet yargısı da, ağırlıklı olarak ulus-ötesi şirketlerin bir takım yerel çıkar çatışmaları söz konusu olduğunda, adı konmamış bir tahkim görevini yerine getirecek ve artık ana hücresi çok uluslu şirket olan, Türkiye’deki sosyal ilişkilerin mantığında kararlar verecek bir yargı olacak. Yerel yargı olacak. Yani, yeni rejim düzenlemesine uygun bir yargıya geçiş yapılacak.

Bu 12 Eylül’le birlikte Türkiye’ye sadece neo-liberal ideolojinin değil, neo-liberal aygıtın yerleştirilme sürecidir. 12 Eylül’ü böyle algılamak lazım. 12 Eylül’ün finans, maliye, diğer alanlardaki bütün kazanımları korunuyor. Onlara hiç itiraz eden yok. 12 Eylül’ün daha ilk 3 yılında çıkartılan 1000’den fazla kanun var. Kanunları tartışan herkes 12 Eylül’ün sorumlusu olarak Kenan Evren’i yargılama peşinde. 12 Eylül’le ilgili bir sorumluluk listesi hazırlansa, en son sıraya Kenan evren’i yazmak gerekir. En baş sıraya da komprador rejimin temsilcileri olan kapitalistleri yazmak gerekir. Flaubert “erdemin ilk ilkesi burjuvalardan nefret etmektir” diye söze başlar. Burjuvalar anayasa yaparsa, o anayasa insanı hiçleştiren, insanı çöpsülleştiren bir yapının anayasası olur. Yani 80 maddesini de değiştirseniz, 100 maddesini de değiştirseniz bu süreklilik kazanır. Şunu söylemeye çalışıyorum; yazılı metinlerin zaten çok fazla değeri yok. Bu sistemin yazısız bir anayasası var: Kâr ve mülkiyet üzerine kurulu. Onun kurumlarında hiç bir değişiklik olmayacak. Ama şu olacak; bazı noktalarda, özellikle 60’lı yıllardaki hukuk, kamuoyu mücadelesiyle, tahakküm hukukuna kendi hukuk teknikleriyle karşı durmaya çalışan geniş ölçekli öğrenci ve işçi hareketine dayalı bir mücadele. Onun kazanımlarını ortadan kaldırmaya da yönelik bir çabaları var.

Bu sisteme rağmen bu birikim… Bunu da kaldırıp atmak ve sermaye birikiminin önünde engel oluşturacak, sermaye birikiminin dünya ölçeğinde önünde tıkanıklık oluşturulacak her türlü kararı ortadan kaldıracak yeni bir düzenlemeye ihtiyaç var. Aynı zamanda “hukukun üstünlüğü” denildiği zaman, bu küresel pazar “hukukunun üstünlüğü”dür. Adını net koyacak olursak; serbest pazar diktatörlüğünün üstünlüğüdür. Çünkü “serbest pazar” dedikleri, aslında düzenlenmiş, ağırlıklı olarak 500 çok uluslu şirket tarafından yönetilen bir dünyadır. Böyle değerlendirildiğinde, “hukukun üstünlüğü” de burada sınıfsal arka planıyla meydana çıkıyor.


Deşifrasyon: Hazal Kelleci


25. 03. 2010 tarihindeki “Neo – Gladio” adlı söyleşimizden alıntıdır.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın