Bölge Sorunu ve Yayılmacılık – Yiğit Tuncay

Bölge Sorunu ve Yayılmacılık – Yiğit Tuncay


Yine İstanbul’un fethinden ve Amerika kıtasının keşfinden sonra, Doğu’ya açılan kapılardan biri olan Rusya’nın durumunda farklılıklar göze çarpmaktadır. Örneğin bir Batı’lı kaynakta şöyle deniyor: “Çin’in, Hindistan’ın ve Ortadoğu’nun, Avrupalılara, kıyılarında küçük yerleşme olanakları vermekten öte bir kabul göstermeyi gereksiz buldukları bir tarihte, Rusya ve Amerikan toplulukları, Batı Avrupa ile iyice iç içe girmiş bulunuyorlardı. Amerika Yerlileri’nin yüksek kültürlerini felce uğratıp yıkan etkiler ve Amerika topraklarına fatihler tarafından yerleştirilen yeni kurumlar, doğrudan doğruya İspanya’dan gelmişti. Rus kurumları çok daha sağlamdı ve Amerika Yerlileri’nin kurumları gibi silahlı yabancılarla ilk karşılaştıklarında yıkılmadılar. Bununla birlikte, Rusya da, bozkırdan eskiden beri gelen baskılara karşı koymakta gösterdiği direnci, Batı Avrupa’dan gelen meydan okuyucu yeni etkilere yöneltmekte güçlük çekti. Hem kilisenin, hem devletin içinde bulunduğu büyük güçlüklere bir de, Rusya’nın yüzünü batıya çevirme zorunluluğunun yol açtığı, Avrupa’nın ortaçağ kozasını parçalayıp çıkabilmek için aynı tarihlerde yaptığı savaşımın güçlükleri kadar büyük güçlükler eklendi.”(1)

Doğu’ya giriş yollarını arayan Avrupalılar, kuzeyden, yani Rusya üzerinden geniş bir pazara açılmayı denerler. Emperyalist ticaret devletlerinin bu soylu yarışmasına Rusya da katılacaktır. Zaten İngilizlerin Rusya’ya gitmesinden bu yana Rusya da uluslararası ticarette bir rol oynamaya başlamıştır bile. Altınordu Hanlığı’ndan Çar ünvanını alan III. İvan (1480) döneminden tutun da, 1552’de Kazan kentini fetheden IV. İvan’ın durmaksızın Asya’da süren yayılmacılığının Hazar Denizi yoluyla İran’a kadar açılan geniş bir toprak parçasını ele geçirmesi, kısmen de olsa önü tıkanan ticaretin genişlemesine yol açmıştır. İskandinavya’ya kadar tahıl gönderen Ruslar’ın ticaret kentleri de, IV. İvan’ın Novgorod’u yıkması gibi, çarlar tarafından yıkılmadığı sürece dünya ticaretinin uğrak yerleri olurlar.

Dünyanın girdiği bu yarışta Ruslar da geri kalmamaya kararlıdırlar. Rus tacirleri Sibirya’nın içlerine kürk aramak amacıyla dalmışlar ve ayrıca Çin’le bağlantı kurmuşlar, kervanlarla çay ticaretini yeniden canlandırmışlardır. Ancak Çar duruma el koyarak, tüm bu ticari akıştan payına düşeni almayı da unutmaz tabi. Böylelikle yurt dışından gelen mallara gümrük uygulamış ve giderleri özel ticaret firmalarınca ödenmek koşuluyla kürk, bal, balmumu dışsatımı tekeli kurmuş olur. Hatta Korkunç İvan zamanında kentlerde korporasyonlar da zorunlu kılınmıştır.

Hindistan’dan Peru’ya, Portekiz’den kendi ülkelerine kadar büyük bir süratle akan ticari yollarda Avrupalılarla iletişim kuran Rusların, Orta Asya’da yayılma istekleri ve bu başarılarının altında, askeri açıdan yeni silahların ve yeni donanımların elde edilmesinin etkileri çok büyüktür. Bu bölgenin göçebe topluluklarının askeri açıdan zayıf duruma düşmesi, Rusya’nın ticaretle ve tarımla uğraşan topluluklarının piyadelerini çağın baş silahı olan toplarla donatmış olmalarıdır. Özellikle Kırım Tatarlarının gücü ise, artık, İstanbul ile siyasal ittifaklarına ve ticaret ilişkilerine bağlıdır. Çünkü, Rusya’nın batıyla kurduğu ticari ilişkilerin getirdiği sonuçlardan biri de, yeni silahlar alıp tüfekli askerlerin oluşturduğu bir ordunun kurumlaşmasına neden olmuştur.

Yayılmacılığın, “gelişme” dinamiklerinin temeli olduğunu anlayan Rusların ordusunun güçlenmesi, ardından, merkezi bir devlet oluşumuna kadar giden bir süreci başlatır. “Moskova devletinin merkezileşmiş ve otokratik düzeninin varlığını sürdürebilmesinin baş nedeni, bu kez bozkırdan değil, batıdan gelen yeni bir dış tehlikenin görülmesiydi. Batı baskısının askeri-siyasal ve dinsel-kültürel olmak üzere iki boyutu vardı.”(2) İvan, Hazar Denizi’nden sonra Baltık Denizi’ne kadar açılan bir kapı aralamaya çalıştıysa da, Livonya Savaşı’nda (1557-1582) İsveç’e ve Polonya’ya toprak kaptırmaktan kurtulamadı. Rusların her şeye rağmen, Katolik komşularından pek hoşlanmamaları doğal bir sonuçtu. 1608’de Moskova’yı ele geçiren Polonyalılar, kendi ülkelerinde çıkan karışıklıklar yüzünden 1613’te geri çekilmek zorunda kaldılar. Bunun üzerine Moskova Patriği, oğlu Michael Romanov’u Çar ilan etti.

Avrupa’nın sermaye birikimi ve buna denk düşen güç olma noktasında aldığı yolu izleyen Rusya, teknolojisi ve zenginliği henüz batıdaki ülkelerin gerisinde kaldığı sürece, ülkelerinin sağlam temellere dayanamayacağını görmüştür. Batı’yla aradaki bu farkı kapatabilmek için gösterilen büyük çabalar, haliyle ordunun kuvvetinin bir sonucu olacaktır. Böylelikle Rusya’nın, Batı kurumlarıyla ve Batı toplumsal ilişkilerini benimsemesi kaçınılmazdır. IV. İvan’ın yarattığı “hizmet soyluları”, Batılı memurların ve subayların egemenleri için gördükleri işlerin aynısını görürler. Merkezi devlet olgusunun temelleri, tam anlamıyla Batı modeline uygun yürütülmektedir. Hatta İvan’ın ortak sefahat alemleriyle ve ortak cinayetlerle kendine bağladığı bir gizli bürokrasi topluluğu bile oluşmuştur artık. Batı bürokrasisini model alma anlamında bir karikatür gibi olmuştur devlet organizasyonu.

Rus toplumunun tabanındaki köylüler, serflik zincirine vurulmaktadırlar. Çar’ın Rusya’da, memurlarına ve ordu görevlilerine verebileceği yeterli parasal gelir kaynağı olmadığı için, kendine hizmet edenleri, toprak bağışlarında bulunarak ödüllendirmesi yeni bir üretim biçiminin habercisi olur. Haliyle Osmanlı da, Rusya’daki bu gelişmelerden farklı bir yol izlemez.

Fetihten sonra Avrupa’yla tüm bağları kopan Gürcüstan da bu gelişmeden çok fazlasıyla zarar görmüştür. Yeni durum Gürcü ekonomisini sarsmış ve iç-dış ticaretin durmasına sebep olmuştur. Ayrıca Avrupa kültür dünyasıyla da ilişkisi kopmuştur. Bununla beraber 15. yüzyıl boyunca özel para basımına ara verilmez.

Fetihin etkileri üzerine, Avrupa’da oluşturulacak koalisyon güçleriyle Osmanlı’ya vurma fikri ortaya atılmıştır. Bu fikrin temelini kurma işi kaçınılmaz olarak Papa’ya vereceklerdir Çünkü, İtalyan tüccarları İstanbul’un alınmasından en çok zarar gören olmuşlardır. Doğu ülkeleri ve Karadeniz kıyıları artık onlara kapanmıştır. Bu nedenle de, Papa, başlatılacak yeni Haçlı savaşlarına doğu Hıristiyanlarını da davet eder. Bu davete tabi ki, Roma döneminden beri Batı’yla ilişkileri olan Gürcüstan da riayet edecektir.

Çok geçmeden, 1459 yılında Papa’nın elçileri Gürcüstan’a bir ziyaret gezisinde bulunurlar. Gürcüler Haçlı seferlerinde en önemli katılımcılardan biri olacaktır. Bu gelişme karşısında, kendi içinde çelişkiler yaşayan Gürcüstan’da bir iç barış anlaşması bile yapılır. Papa’nın elçileri, Kral Giorgi’nin önüne projelerini koyarlar ve fazlasıyla destek alırlar. Bu gelişmenin ardından, Gürcüler, komşu ülkeleri de bu Haçlı seferine katılmaya çağırırlar.

Batılı ülkelerin İstanbul’u Osmanlılardan temizlemek üzere giriştiği bu projeye çok geçmeden, Gürcülerin komşusu ülkelerden de cevap gelir. Trabzon Keizar’ı 30.000, Küçük Ermenistan Beyleri de 20.000 asker çıkarma sözü verirler. İran’lı Türkmen Oymak beyi Uzun Hasan, kendisi de müslüman olmasına karşın Osmanlılara karşı savaşa girmeyi, uygun bir miktar toprak karşılığında kabul ettiğini bildirir.

1460 yılında, hazırlanmakta olan savaşın görüşmesi için, kurulan koalisyonun elçileri, Papa ile görüşmeye Roma’ya gitme kararı alırlar. Gürcü elçisi Nikoloz Tbileli dışında bu elçiler heyetinde Samtshe Atabegi Kvarkvare ve tüm destek verenler bulunmaktadır. Papa’nın elçisi önderliğinde Macaristan ve Almanya yoluyla Roma’ya götürülen heyet, Roma’da büyük merasimlerle karşılanırlar. Ancak, Batılı ülkeler böyle bir savaşa girebilecek durumda olmadıklarından tüm çabalar başarısız kalır. Papa bu durum karşısında, görüşmeye gelen heyete Batılı ülkelerin krallarını ikna etmelerini önerse de, sonuç olumsuzdur.

Ülkelerine geri dönen elçiler, yine kendi sorunlarınla başbaşa kalmışlardır artık. Örneğin, Gürcüstan’da iç barış bozulmuştur. İç savaşın mimarlarından birisi ise, Samstshe Atabegi Kvarkvare’ydir. Kvarkvare, İran Şahı Uzun Hasan’ı da yanına alarak, Gürcü Kralı VIII. Giorgi’ye karşı savaşa başlar.Gürcüstan girdiği bu karmaşanın sonucunda bağımsız krallıklara bölünmüştür. Bu bölünmede, Kutaisi Eristavi Bagrat gibi güçlü beyler ayaklanmışlar ve bunun sonucunda, 1466 yılında Kartli’ye geçen Bagrat kendini Gürcüstan Kralı ilan etmiştir.

Kargaşa ve iç savaş dinmek bilmiyor, dengeler sürekli değişmektedir.1479 yılında Bagrat’ın yerine tahta oturan Prens Konstantine, iç savaşın dinmesi ve düşmanlara karşı bir güç elde edebilmek amacıyla dışarıda ittifaklar aramaya başlamıştır. Konstantine, önceden beri ilişkilerin iyi olduğu Mısır’a, 1492-1496 yılında elçiler gönderir. Sultan, Gürcü elçileri çok iyi karşılar. Mısır, zaten öteden beri Gürcülere ayrıcalıklı haklar tanımış bir ülke konumundadır. Bunun en tipik örneği ise, Hıristiyanlar için kutsal olan Kudüs’e girebilme hakkını sadece Gürcülere tanınmış olmasıdır. Gürcüler işlemeli çullarla süslü at ve develerle, ellerindeki ulusal bayraklarla, vergi ödemeden rahatlıkla Kudüs’e girip, çıkabilmektedirler. Hatta, Gürcü Haç Manastırına sultanın emri ile bir Arap koruyucu bile tayin edilmiştir. Bu refakatçi, Gürcüstan’dan ibadete gelen cemaati Halep’te karşılayıp Kudüs’e kadar eşlik edip, dönüşlerinde de güvenlik içinde limana kadar varmalarını sağlar.

Yine Gürcü elçileri Kahire dönüşü Kudüs’e geldiklerinde, Kudüs’te İspanya Kraliçesi İzabel’in elçilerinden İspanya’nın Araplardan temizlendiği haberini alınca çok sevinirler. Bu haber, Gürcüleri bir kez daha heyecanlandırmış ve İspanyol elçilerin yanına bir elçi verip İspanya’ya göndermişlerdir. Gürcü elçiler, Papa’ya ve İspanya Kraliçesine bir mektup götürürler.

Mektupta; İspanya’nın Araplardan temizlenmesine çok sevindiklerini yazıyorlar ve ayrıca şöyle devam ediyorlardı: “Doğudaki durum bambaşkadır. Bizans ortadan kaldırıldı. Trabzon, Sırbia ve diğer Hıristiyan ülkeler Müslümanların eline geçti. Gürcüstan Araplar, Osmanlılar, İranlılar karşısında tek başına yapayalnız kaldı. Düşmanlarımızın sayısız orduları vardır. Başımızda çok büyük tehlikeler dolaşıyor. Bugüne değin düşmanlar başımıza sayısız felaketler getirdiler. Onlar bizden her defasında çekilmesi zor haraç ve vergiler istiyorlar. Savaşlarda Gürcü askerini istiyorlar. Bizi Müslümanlığa zorluyorlar. Siz İstanbul’u ellerinde tutan Osmanlılara karşı askeri harekete geçerseniz biz de ordumuzla saldırıya geçeriz.”(3)

Gürcü Kralının bu beklentileri de sonuçsuz kalır. İktisadi ve siyasal çöküntünün sonucunda, aranan dinsel ittifak arayışları da Gürcüstan’ı iç savaşın getirdiği gerçeklerden kurtaramaz. 16. yüzyılda kralla Samsthe Atabegi arasındaki anlaşmazlıklar öyle noktalara varır ki, Atabeg kilise yönetimini bile Gürcü Katolikosluğundan bağımsız hale getirmeyi başarır. Böylece 16. yüzyılda Gürcüstan Kartli, Klarceti, İmereti Krallıklarıyla Samtshe Atabegliği olmak üzere dörde bölünür.

Gürcülerin bu dönemde, Kafkasya’da yayılmaya başlayan Ruslarla bir anlaşmaya vardığı bilinmektedir. 1564 yılında Moskova Kralı İvan ile Kaheti Kralı Levan arasında bir “Himaye” anlaşması imzalanır. Bu anlaşma üzerine Ruslar Levan’e kale muhafızı askerler gönderirler (1564-1571). Levan’ın oğlu Aleksandr ise, Kaheti tahtına oturduktan (1574-1605) sonra ticareti hareketlendirmiştir. Gürcüstan’daki yıkık yerleri tekrar onarmak amacıyla Avrupa’dan mimarlar, ressamlar, ustalar, hattatlar getirterek kale, kent, kilise-manastır gibi yerleri düzene sokmuştur. Bu ise, Rusların Batı’yla kurduğu ilişki sonrasında Kafkasya’dan aşağıya kadar ticaret yolunu açmasıyla ilgilidir. Hatta dönemin Gürcü tüccarları Asya’da ve Avrupa’da ün yapmışlardır. Ayrıca Aleksandr, elde edilen zenginliklerle Kudüs ve diğer kutsal yerlere yardımlarda bile bulunmuştur. Bu süreç aynı zamanda, Rusların yayılmasıyla birlikte Hıristiyanlaştırma politikalarının da yürütüldüğü bir dönemdir.

Aslında, çok boyutlu bir karmaşa içine giren Kafkasya’da tüm köylüler gibi, Gürcü köylüleri de yaşanan iktisadi bunalımın faturasını ödeyecek sınıflardı. Tavadlar ve Aznavurların çoğalması, kralın adamlarının çıkarlarının azalması, tüm bu feodal sıkışmanın bedelini emekçilerin sırtına yükleyecekti. Bu yüzyıl boyunca ırgat köylü ve marabaların durumu kat kat ağırlaştı. Feodaller bu ağır yükü hafif göstermeye çalışan oyunlara kalkıştılar. Örneğin ölçü ve tartı birimlerini hacim olarak büyütüp sayı olarak küçülttüler. Ancak, köylü kesim ağaların düzenine boyun eğmedi ve çatışmalar başladı. Bu savaşlar yine köylü emekçilerin yenilgileriyle sonuçlanmıştır.

Osmanlının da yaşadığı sıkışmalar, yayılma isteğini doğurmuştu. Uzunca bir süre Kafkasya meselesini de içeren Osmanlı-İran boğuşması sürer. Bu boğuşma, ağırlıkla iki ülkenin de Kafkasya’daki çıkarlarını gündeme getirmiştir. Gürcüstan’da feodal düzenin sarsıntı geçirdiği dönemde, bu sarsıntı en çok Samtshe-Saatabago’da etkisini göstermiştir. Özellikle 1590 Osmanlı-İran barış anlaşmasının sonuçları bunun göstergesidir. Çünkü anlaşmaya göre: Samtshe-Saatabago toprakları Osmanlılara kalmıştır. 1587-1594 yılları arasındaki bu süreçte sultanın emriyle ülkede sayım, yazım yapılmış ve Osmanlı usulü toprak yasaları çıkarılmış, vergiler saptanmış, eski feodal çağ Gürcü yasaları, Gürcü vergi sistemi iptal edilmiştir.

Osmanlının kendi usulüne göre koyduğu yasaların temel şartları ise şunlardır: Toprak edinme, işletme hakkı sadece asker kişilere tanınıyor ve Osmanlı ordusunda asker olmak için de Müslüman olmak gerekmektedir. Osmanlının hakim olduğu Saatabago’nun toprakları, Gürcüstan’ın üçte birini oluşturmaktaydı. Gürcü toprak ağaları (Aznavurlar ve Tavadlar) ya Müslümanlığı kabul edip Osmanlı ordusunda asker olacak, ya da Hıristiyanlığa bağlı kalıp tüm topraklarını kaybedeceklerdi. Bu baskının karşısında kimi toprak ağaları herşeylerini kaybedip Gürcüstan’ın iç taraflarına çekildiler, kimileri de Müslümanlığı kabul edip orduya yazılarak topraklarını kurtarma yoluna gittiler. Böylece bu topraklarda yaşayan Gürcü köylülerinin başındaki ağalar değişmiş oldu.

Gürcü beyleri, Tavadlar, Aznavurlar, Osmanlı paşaları, Sancakbeyleri, Alaybeyleri ve Sipahilerle, Gürcü Kilise-Manastırlar da camii ve mescitlerle yer değişmiş oldular. Güney Kafkasya’nın tümüne yakınını elinde tutan Osmanlıların, Hıristiyan kalanlara bir de “Dinsizlik Vergisi” ni koyması baskıyı artıran sonuçlardan biriydi. Zaten bu tarihlerden sonra güneybatı Gürcüstan topraklarında “İslamlaşma” eğilimi başlamıştır. Gürcüler bu gelişmeye “Tatarlaşma” adını vermişlerdir. Osmanlıların bu bölgeye bu şekilde yerleşmesi feodal Gürcüstan’ın büyük bir yenilgisi oluyordu. Bu yenilgi, kaçınılmaz olarak kültürel farklılıklar da gösterecekti tabi. Feodal Gürcüstan’ın öteki bölgelerine kıyasla daha ileri kültür düzeyine erişmiş bu topraklar Ekvtime ve Giorgi Mtatsmideli, Beka ve Bekşen Opizari, Şota Rustaveli gibi ünlüleri yetiştirmişti.

Batı’ya yolu kapatan Osmanlının kendi sıkışması, yayılmayı dürten bir açılıma dönüşmüştü bile. Nitekim, sıçrayan Türklerin Bizans cüppesine sarıp sarmalanması da bölgeye yeni dinamikler getirmişti bile. Yayılma ve bölgeye ağırlığını koyma anlamında Kanuni Sultan Süleyman’ın dönemi zirve diye tanımlanabilir (1520-1566).

Daha önce değindiğimiz para ve banka politikaları da Osmanlıda da kendini göstermiştir. Galata bankerlerinin Osmanlı para ve tahvilat piyasalarındaki rolünün azalması ve çok uluslu finans-kapitalinin rolünün artması ile açıklamak daha doğru olur. Artık Galata bankerlerinin, 16. yüzyılın sonlarına doğru Portekiz ve İspanya’dan kovulan, İstanbul’a, Selanik’e göç eden Yahudi bankerlerden oluşması gelecek süreci belirleyecektir. Ancak, uzun bir müddet bu nedenlerden dolayı dışa bağımlı olmayan yerel bankerlik özellikleri ortaya çıkacaktır. Tam bu noktada Osmanlının ne zaman kapitalistleştiği tartışmasından ziyade -bu ayrı bir tartışma noktası-, kapitalistleşmenin dinamikleri neler olmuştur sorusu öncelik taşımaktadır. Çünkü, feodalizmin -yani iktidar fetişizminin- içinde gelişmeye başlayan kapitalizmin -meta fetişizminin-, Avrupa’da aşağıdan yukarıya gelişen bir çizgi izlemesi, sınıf mücadelesinin dinamiklerini farklı bir boyutta ortaya koyar. Oysa ki Doğu toplumlarının iç dinamiklerinin ayrı özellikler gösteren yönlerinin oluşu -özellikle köleci üretim tarzını yaşamayan toplulukların bulunması gibi-, Avrupa’da aşağıdan gelişen yeni üretim tarzının, çok uluslu finans-kapitalin belirleyiciliğinin, Osmanlı devletinde olduğu gibi yukarıdan dayatılması esas tartışma noktası olmalıdır. Bu da göstermektedir ki, kapitalist üretim tarzını hazırlayan sürecin aynı anda iktisadi-siyasal-sosyal açıdan emperyalizmin de ideolojik zeminini sağlamlaştırması anlamında birbiriyle çok ilişkili iktidar-meta fetişizminin belirleyiciliğidir.

Samir Amin’in bir tespiti var, diyor ki: “Çağımızda kapitalizmden kopmalar (sosyalist girişimler) nasıl kapitalizmin periferisinde yer alıyorsa, kapitalizm de vergisel üretim tarzının periferisinde, yani feodal kuruluşta gelişmiştir. Vergisel tarzın “zayıf halkası” feodalizmdir diyebiliriz. Burada zayıflıktan anlaşılması gereken üretim ilişkilerinin egemenliğinin zayıflığı, dolayısıyla daha kolay parçalanmalarına yolaçan esneklikleridir.”

Kıvılcımlı’nın dediği gibi: “Cengiz’in torunları, kızınca, Bağdat halifesini (İslamcıl Papayı) öyle bir toz etti ki, ölüsü, dirisi bulunamadı. Osmanlı devleti, İmparatorluk durumuna erer ermez, Mısır’daki Halife taslağını elense edip, Hilafet hırkasını kendi sırtına geçirdi; İlk Sümer Kenti’nin İşhakkusu, Akkadlar’ın Nemrudu, Kıptların Firavunu kadar “Allahın yeryüzündeki gölgesi” (Zıllühüfıl Arz) kesildi. Küçük, büyük derebeylerin buldukları fırsata en büyük örnek: Aksak Timur’un Anadolu’da Yıldırım Beyazıd’ı esir kafesine sokuşu sırasında belirdi. Kısa bir “Fetret” (anarşi) devri çok sürmedi: Kirişçi Mehmet bütün kardeşlerini öldürerek, Şeyh Bedrettin’leri çırılçıplak asarak Anadolu Derebeyliğini temizledi. Batı’da Kiliseler, ulusun ortak malı topraklar üzerine oturarak büyük arazi sahibi iseler, Doğu’da vakıflar, aynı toprak hırsızlığının ilk şeriate rağmen din perdesi altında yapılışıydı: Müslümanların malevine ait millet toprakları, “vakıf” biçiminde kitabına uydurularak, özel kişi mülkiyetine aşırıldı. Ancak Miri toprağın vakıfı “İmam”ın (Devlet Başkanının) ömrüyle mukayetti: Sonra gelen Padişah, vakıf edilmiş miri toprağı dilerse geri alabilirdi. Bütün bir milletin üstünde bir tek kişi Allahlaştırılmıştı. Yeryüzünün en cahil, en hebenneka kişisi iktidara tırmandırıldığı gün, çevresinde yüzükoyun yerlere kapaklanmış kul tayfasına çizmelerini boy boy yalattırabilirdi. Babil çağından beri Doğu insanlığı böyle talim ettirilmişti.”(4)

16. yüzyılda başlayan kapitalizme geçiş serüvenini ve sonrasında makineleşmeyi hızlandırması kaçınılmazdı. Önemli bir sermaye birikimi edinmiş batı, manüfaktür aşamasından fabrika aşamasına geçişi gerçekleştirecek ve kapitalist üretim ilişkilerini perçinleyecekti. Ancak, hep idealize edildiği gibi tekniğin icadı kapitalizm değildi tabi. Örneğin Zichka şöyle diyor: “Kapitalizm denince akla makine medeniyeti gelir. Oysa, gördük, Missipi ovasında pamuk tarlaları uzandıkça, Amerikalılar, eski kitaplarda İskenderiye’de “demir ve ateşten esirler” kullanıldığını “yani makinenin kapitalizmden önce bilindiğini öğremişlerdi.” 1325 yılı, Manchester’de keten ve yünle karışık pamuk dokumaya başlandığı zaman, hala 2000 yıl önceki teknikle çalışıyordu.”(5)

Ayrıca, büyük sanayiin doğuşuna zemin hazırlayan manüfaktürler (el imalathanesi), “Marks’ın belirttiği gibi, İslam Medeniyetinin Bağdat kentinde ve Hıristiyan İspanya’nın Sevil kentinde kapitalizmden çok önceleri doğmuştur. Ama, oralarda teknik gelişimi makineleşmeye, büyük sanayi ve kapitalizme götürememiştir.”(6)

Bu gelişmelerin sürekli ileriye taşınan bir çizgi izleyememesi, bölgede yaşanan istikrarsızlıklarla fazlasıyla ilişkilidir. Ancak Haçlı Seferleri bu istikrarsızlığa katkı sunan akınlar düzenlemesinin yanında gelişmelerin içerilip Batı’ya taşınmasında da önemli etkenler olmuştur. İstanbul’un fethinden sonra “büyük bir sıçramaya” girecek olan Batı uygarlığının aşağıdan yukarıya gelen kapitalistleşme süreci ve üretim araçlarının gelişimine ayak uydurmaya çalışacak olan Doğu’nun, özellikle Rusya’nın bu anlamdaki sıçrama istekleri, Batı ve Doğu’nun temas noktası olacaktır. Bu temasın temelinde, Rusya’da yukarıdan aşağıya dayatılacak olan ve bu dayatmanın merkezinde duran “modernleşen ordu” gerçeğini göreceğiz.

Rus devletinin kuruluşu ve Rus milli bilincinin oluşumu uzun zamana yayılan bir süreçtir. Moskova’nın komşu devletleri gölgede bırakmasına iki prensin hükümdarlığı yetmiştir. Bu prensler III. İvan (1462-1505) ve III. Vasiliy’dir (1505-1533). Onların döneminde Rostov, Novgorod, Tver, Vyatka, Pskov, Ryazan, Novgorod-Severskiy ve Starodub gibi Rus prenslikleri ya ilhak edilmiş, ya da Moskova’ya bağlanmıştır. Merkezi devlet yapılanması ile birlikte vasal prensler Litvanya’nın hizmetinden çıkarak Moskova’nınkine girmişlerdir. Altınordu parçalanmış, Astrahan bölgesini muhafaza eden meşru han, yeni kurulan ve Moskova tarafından desteklenen Kırım, Kazan ve Kasimov hanlıklarına karşı koymak durumunda kalmıştır. Hanlıkları yeniden vergiye bağlamak için son deneme (1480), Tatarların büyük bir yenilgiye uğrayarak geri çekilmesiyle sonuçlanmıştır. Ayrıca, daha bir çok yağma akını yapılmıştır. Ancak Moskova’nın bağımsızlığı garantilenmiş ve Altınordu’nun çöküşü gerçekleştirilmiştir.

Doğu Roma’nın yıkılışının ardından, Bizans kilisesi etkinliğini Rusya’ya devretmiştir. Sağlamlaşan Rus milli bilincinin ardından, papaya bağlandığı (Floransa konsili, 1439) için metropolit İsidoros’u tanımayan Rus kilisesinin, bu uzlaşmaya karışan İstanbul patriğini de suçlayarak saf Hıristiyan inancını kendisinin temsil ettiğini ileri sürmesi ve 1453’ten sonra “üçüncü Roma” nazariyesinin, yani Roma’dan, İstanbul’dan sonra Moskova artık “Hıristiyanlığın başkentidir” gibi bir iddiayla, aslında yeni imparatorluğun önemli siyasal üst yapılarından birinin oluşumu hayata geçmeye başlamıştır.

Bütünüyle devlet oluşumunun, Rus siyasal yapılarının temelini atan ise III. İvan olmuştur. 1472’de son Basileus’un yeğeniyle evlenen III. İvan, kendini Bizans imparatorlarının varisi olarak görmüş ve kendisine “otokrat” ya da “senyör” denmesini istemiştir. Çok ilginçtir ki, Osmanlı Padişahı Fatih Sultan Mehmet’te İstanbul’u fetheddiğinde kendisini Doğu Roma İmparatoru olarak tanımlamıştır. Sadece bu değil, Rus imparatorluğu ile Osmanlı’nın gelişim çizgilerinde çok daha fazla benzerlikler vardır tabi.

III. İvan birleşmiş Rusya’nın ilk siyasi yapılarının temelini atarak, bürolar (prikazıy), boyarlarla “çevrede oturanlar”ın toplandıkları meclis (duma) ve “adalet kitabı”nın (68 madde) derlenmesini organize etmiştir.* Ciddi anlamda devlet organizasyonunun ardından, XVI. yüzyıl başlarında güdümlü sanat ve edebiyat alanında çoşkunluk görülür. Bazı yazarların “Rus rönesansı” dedikleri bu çoşkunluğun, XIV. y.y.’da Palaiologoslar sülalesi ve Büyük Sırbistan’ın etkisiyle başladığı sanılır. Aziz Sergey zamanında kurulmaya başlanan 250 kadar manastır, Rusya’nın kuzeyindeki Finler ve Türkler arasında Hıristiyanlığı yaymaya çalışmışlardır. XV. y.y.’da Novgorod, kilisesinin “İncil’in öğütlediği yoksulluğa dönmesini” isteyen “akılcı” bir hareketle çalkalanır. Pskov’lu mimarların, Yunanlı Theophanes (Feofan) ve onun çırağı Rublyov gibi ressamların süslediği Moskova’ya, Sofiya Paleolog’un (Sophia Palaiologos) şehire yerleşmesinden sonra, İtalyan sanatçıları akın etmiştir. Bu sanatçılar III. İvan ve IV. İvan (Korkunç İvan) döneminde bölge sanatının geleneklerinden yararlanarak kiliseleri ve Kremlin’i inşa etmişlerdir.

Metropolit Makar tarafından devlet ve monarşi anlayışıyla yetiştirilen IV. İvan (Korkunç İvan), taç giyer giymez “Bütün Rusya’nın Çarı” ünvanını almıştır. Bu dönem aynı zamanda ciddi bir ordu örgütlenmesinin gerçekleştirildiği dönemdir. Çünkü Ruslar XIV. y.y.’a kadar, İskandinavyalı Gotlardan miras kalan bir askeri sisteme göre Germen tarzında savaşmışlardır. “Hür” kimseler savaş zamanında prense hizmetle borçlu olup, buna karşılık toprak ve “has” almışlardır. Rusya’da derebeylik olmadığından, Dimitri Donskoy (1380) ve Korkunç İvan (1552), Moğolları bir çeşit toptan seferberlikle kurulan ordularla püskürtmüştür. IV. İvan için önemli tecrübeler getiren bu süreç, ardından Rusya’da daimi ve ücretli bir piyade sınıfını (Streletsler) meydana getirerek, topçu sınıfının ve Arhengelsk limanında üslenecek donanmanın kurulmasını yabancılara vererek gelişen bir örgütlenme anlayışını doğurur.

Osmanlı’da Yeniçeri örgütlenmesine benzeyen bu yapılar, Rusya’da yeni gelişmelerin ortaya çıkacağı tarihe kadar devlet organizasyonunu gerçekleştirir. IV. İvan bir süre sonra kendi ortaya attığı Tanrısal hukuk otokrasisi nazariyesini uygulamaya koymuş ve şahsi muhafız alayı “Opriçnina”ya, bağlı prenslerden aldığı ve yüzölçümü ülkenin yarısına yakın toprakları, bu alayın üyelerine dağıtarak kendi konumunu da garantilemiştir. Daha önceki egemen sınıflar için bu uygulama korkunç bir durumdur. Askeri bir sınıf olan Opriçnina’nın yanı sıra, köylülere yer değiştirmeyi yasaklayarak toprağa bağlamayı amaçlaması, toprak köleliğinin başlangıcı olur.

IV. İvan’ın bu tutumu ve Rus milliyetçiliğinin yeşermesinin ardından bölgeye yönelik yayılmacı amaçların karşısında, daha önceden III. İvan ile iyi ilişkileri olan Batılı devletler kaygılanırlar. Moskova’yı abluka altına almak isteyen Batılı devletler, silah ve teknisyen bakımından Rusya’yı mahrum bırakırlar. Kaffa’daki (Feodosya) Ceneviz ticaret acentesinin düşmesi (1475) ve Rusya’yı Akdeniz havzasından ayıran Osmanlıların Kırım Tatarlarına metbuluklarını kabul ettirmeleri bu hareketleri kolaylaştırmıştır zaten. Batılı devletler sonuçta bölgedeki bu çelişkilerden yararlanmayı bilmiştir.

Rusya’nın çok yakın komşuları olan Polonya ve Litvanya’nın da Moskova’yla olan çelişkileri, IV. İvan’ı 1553’te Beyaz Deniz’e ulaşan İngilizlere ve Arhengelsk’i kuran Hollandalılara bel bağlamaya yöneltir. Kendisine Baltık’ta daha güvenli bir deniz kapısı açmayı isteyen IV. İvan, komşuları Danimarka, İsveç, Litvanya, Polonya’nın oluşturduğu ve Litvanya tarikatının yerini alan koalisyona yenilir. Avrupalılar tarafından hizaya getirilen Rusya, artık öcünü toplarının gücüne dayanamayan Asyalılardan alacaktır.

IV. İvan, Asya’ya yönelişinde öncelikle Kazan’ı işgal eder (1552). Han’a bağımlı halklar olan; Başkırtlar, Çuvaşlar, Votyaklar, Çeremisler, Mordv’lar’a boyun eğdirilir. Ardından Rus kolonlarını Volga ve Don’un kıyısındaki kara topraklara yerleştirirler. Astrahan’ın işgali (1554) ve ilhakindan (1556) sonra, Çerkesler, Nogaylar, Sibirya Hanı ve Don Kazakları da Çar’a bağımlılık yemini etmek zorunda kalırlar. Rus halkı, Dnieper’in orta vadisine kadar yayılmış, XV. y.y.’dan sonra, Altınordu’nun gerilemesini fırsat bilen Galiçya köylüleri ise, Polonyalı kodamanlar himayesinde Kiev Küçük Rusya’sına yerleşmiş ve Ukrayna’yı kurmuşlardır.

Özellikle 1552’den sonra yükselmeye başlayan Rus yayılmacılığının etkisi altına girecek olan Gürcüstan da, bir süre sonra Osmanlıların da bastırmasıyla iki imparatorluğun arasında kalmıştır. Ticaretin durmaksızın sürdüğü bu yüzyıllar, Aristokrasinin yanı sıra ticaret burjuvazisinin yani “ticaret soylularının” ortaya çıktığı yüzyıllardır. Merkezi devlet örgütlenmesine doğru giden Rus İmparatorluğu, Orta Asya’da Ruslaştırma, Hıristiyan olmayan halkları Hıristiyanlaştırma ve Ortodoks kilisesine bağlama politikalarını ilerletmeye başlamıştır. Örneğin, 1555 yılında kurulan Kazan’daki başpiskoposluk, mülkiyeti kendine ait olmak üzere dörtyüzden fazla köye sahip olmuştur.

Korkunç İvan ve ilk Romanovların bir “ulusal politikaları” ve fethedilen topraklardaki halklarla kurulması gereken ilişkileri hiç bir zaman söz konusu olmamıştır. Fethedilen yerler Moskova Krallığına bağlanır ve Moskova Çarı bu ünvana “Kazan Çarı” ünvanını ekler ve kısa süre sonra, 1556’da, “Astrağan Çarı”, 1585’de de “Sibirya Çarı” ünvanları eklenir. Egemenlik altına alınan halklara Rus tebalar gibi, ama ikinci sınıf teba olarak davranılmıştır. Bunlar Hıristiyanlarla aynı haklara sahip olamamışlardır. Aslında Rusların yürüttüğü politikaların ilkeleri gayet basit temellere dayanmıştır.(7)

Bütün bunları, fethedilen topraklara Rus köylülerin akınları izler. Bu dalga XVII. yüzyıl boyunca sürer. XVII. yüzyılın başında yaşanan karışıklıklar döneminde, Rus yayılmacılığı bir süre dursa da, I. Romanovlar döneminde tekrar başlamış, hatta I. Petro döneminde, yani XVIII. yüzyılın ilk yarısında daha da hızlanmıştır.

Osmanlılar ise, 16. yüzyıl içinde İran’da iktidara gelen ve Moğolların mirasçıları olduğunu iddia eden Safevi Şahları ile elli yıl sürecek olan bir savaşa girmişlerdir. Bu savaşın nedenleri iki imparatorluğun da Kafkasya’da yayılma isteklerinden kaynaklanmıştır. Bu sürece kadar gelen yıllar içinde feodal Gürcü birliği parçalanmış ve “Ağalık” zemini üzerinde gelişen sistem “Satavado” olarak ortaya çıkmıştır. Bu sistem özgür toprak sahibi köylüleri ortadan kaldırır. Artık herkes ağanın toprakları üzerinde çalışan ırgatlar durumuna dönüşmüştür. Irgatlar iş ve angarya dışında ağalarına vergi de ödemişlerdir.

Krallardan ağalara geçen dirlikler ağalar tarafından tümüyle özel mülkiyete dönüştürülmüştür. Irgat olan halk, devlet vergisi, iş vergisi, kilise vergisi ödemenin dışında işgalcilere de vergi ödemektedir. Özgür köylülerden gaspedilen topraklar artık “Satavado”lukların malı olmuştur.

Elli yıl süren Osmanlı-İran savaşı, Gürcüstan, Ermenistan, Azerbaycan, Şirvan ve Irak topraklarını fazlasıyla etkilemişti.Gürcüstan’ın bu dönem içinde de Avrupa ile olan iletişimi kısıtlı kalmıştır. Savaş esnasında sıkışıp kalan Gürcüstan, 1553 yılında Osmanlı ve İran arasında imzalanan barış anlaşmasıyla topraklarının bölüşülmesine seyirci kalır.

Görüldüğü gibi, Rus Çarlığı, Osmanlı ve İran arasında sıkışıp kalan Gürcüstan, yayılmacı dış dinamiklerin etkisiyle bir iç dinamik oluşturup kendini toparlayamamıştır. Bizansın yıkılıp Ortodoks kilisesinin merkezi konumuna gelen Moskova’nın etkisine daha fazla açık olan Gürcistan, ne kadar Ruslarla yakınlaşsa da Osmanlının ve İranın Kafkasya’da bu dengeye karşı çıkışının yarattığı savaş ortamının kaçınılmaz hedefi durumunda kalmıştır. Rusların ise gün geçtikçe Avrupa’daki kültürel hareketlerle bağlarının artması, tüm Kafkasya’yı da içine alan ve hatta tüm Asya’ya yönelik bir etkiye dönüşecektir.

Rusya’nın yaşadığı bu saldırgan tutumlar ve bölgede yarattığı kargaşanın ardından Petro’nun tahta çıkışı, Batılılaşma yolunda atılmış önemli adımlardan biri oldu. Sürmekte olan deniz ticaretinin ülkesi açısından önemli olduğunu gören Petro, Batı’nın uygulamalarından bir kaçını almak için harekete geçmişti. Çünkü Rusya’nın dünya ticaretine eklemlenmesi ve para ekonomisine geçebilmesi fikri, Petro’nun asıl hedefiydi. Para ekonomisine geçebilmek için zengin manastırlar yağmalatıldı. Önceleri çok küçük bir hacimde süren dış ticaret İngiltere ve İran’la sürdürülüyordu. Rus kervanları, ancak, İstanbul’a, Anadolu’da Bursa’ya ve Çin’e seferler yapabiliyordu. Büyük ticaret panayırları ise, sadece Novgorod ve kuzeyde Arhangelsk’de gerçekleştirilebiliyordu.

Petro, Rus İmparatorluğu’nu büyütebilmek için, öncelikle deniz yolunun açılması gerektiğine inandığından, 1697’de Hollanda’ya giderek gemi yapımını öğrendi. Askeri ve savaş gemilerinin yapımına ve bir donanma kurmaya çok önem veren Petro, bunları ilk önce Osmanlılara karşı denemeyi kararlaştırdı. Azak kalesi önünde karşılaştığı zorluklar (1695-1696), Petro’yu, eksikliğini duyduğu teknik adamları Avrupa’da aramaya yöneltti. 1703’te Petersburg ve Kronştadt askeri limanını inşa ettirdi.

Modern ve milli Rus ordusunun kurucusu olan Petro, Avrupa tarzında yetiştirilen ilk piyade alaylarını kurdu (1683-1699). Petro, daha önce kurulan askeri bir yapılanma olan ve modern ordu organizasyonuna başkaldıran Sterelts’lerin ayaklanmasını (1698) bastırdı. Rusya’yı modern bir devlet yapmayı, bir donanma kurmayı ve denizlere açılmayı hedeleyen Petro, ardından bir ekonomi ve ticaret okulu kurarak gemi seferlerini düzenleyen bir ferman çıkardı. Batı’nın büyük kentlerinde ticari temsilcilikler açtı. Avrupa ile kurulan yeni temasların ardından, yöneticilerine sakallarını kestirtip, uzun elbise giymelerini yasakladı. Çünkü Ruslar da, uygar Avrupa’nın adamları gibi görünsünler, düşünsünler, davransınlar ve ticarete, hatta dışsatıma yönelsinler istiyordu.

Avrupa’da ticaret nehir yollarını da kullanıyordu. Her gün Delf’ten Amsterdam’a 16 gemi gidiyordu. Seine ırmağında kereste, kum ve şarap taşınıyor; İngiltere ırmakları kömür, kil toprağı, demir ve yün taşıyan gemilerle doluyor; Kuzey Almanya’da Elbe ve Oder, Netze ile Weichsel ırmakları kanallarla birleştirilmiş; Tuna da ise, düzenli bir gemi ulaşımı vardı. Rusya’da Petro, Volga ile Neva arasında bir kanal yaptırdı. Ticareti desteklemek amacıyla olabildiğince özgürlükler tanındı. Ordu eliyle gerçekleştirilen modernleşme politikalarından kilise de payına düşeni almıştı tabi. Patrik Andrian’ın ölmesini fırsat bilen Petro, yerine kimseyi seçtirmemiş ve kilisenin yönetimini, Svyatov-Sinod meclisine vermiştir. Kiliseyi denetimi altına almakla yetinmeyerek, yönetici sınıflar üstündeki etkisini de kırmaya çalışmıştır.

Osmanlılarla sürekli çatışan Petro, Osmanlı topraklarında aldığı yenilgilere rağmen, Rusya’yı Avrupa’nın büyük askeri güçlerinden biri haline getirebilmiş ve Avrupa’ya kendini kabul ettirmişti. Senato tarafından “Bütün Rusyaların imparatoru” ilan edilen Petro, İran’da patlak veren karışıklıklardan yararlanarak, ülkenin Hazar denizi kıyılarına dek işgal etmiştir.

Saltanatının sonlarına doğru, aldığı tedbirlerin düzensizliği durduramadığını görünce, köklü reformlara girişir. Bu reformlar: Naiplik görevi verilen bir senatonun ve bakanlık kurullarının yaratılması, Rusya’nın eyalet, il ve idare bölümlerine ayrılması, “hizmet soyluları sınıfı”nın (çin) teşkilatlandırılması (muhalefetteki boyarları iflas ettirir), aile başına vergi yerine kişi başına vergi sisteminin getirilmesi, öğretimi yaymak için yeni denemeler, dış ticareti ve toprak kölelerinin çalıştığı fabrikaların kurulmasını destekleyen merkantilist siyasetler belli başlı reform girişimleridir. Boyarların ve kilisenin zayıflamasından yararlanarak yeniden mutlakiyeti kuran Petro, öldüğü zaman halk arasında büyük bir nefreti doğurmuştur. Bu da aslında yukarıdan aşağıya örgütlenen kapitalist devlet biçiminin ilk adımlarıdır.

Sözünü ettiğimiz bu süreci daha da hızlandıran 1789 Fransız ihtilali olmuştur. Fransız İhtilalini hazırlayan süreçteki Avrupa’nın durumu doğrudan Rusya’yı etkilemiştir. I. Petro Avrupa’ya açılma tutkusunu tam anlamıyla canlandıran ilk Rus Çarı olmuştu. Osmanlılarda ise, Petro’nun izlediği yolu izlemeye çalışan III. Selim olur. Modern bir ordu olan Nizam-ı Cedid’i örgütlemeye çalışan III. Selim, aynı Petro’nun Strelets’lerle karşı karşıya kaldığı gibi Yeniçeri ayaklanması ile karşılaşmıştır. Avrupa ile ciddi bir etkileşim içinde olan Rusya, Asya’daki yayılmacılık sürecinde izlediği politikalarla tüm Batı’nın gelişme çizgisinin misyonunu üstlenmiş gibidir. Bu anlamda Hellenistik çağın derinlere inmiş ve yavaşlamış ikamesi tekrardan Doğu’da kendini gösterecektir.

1738- 1755 yıllarındaki Çariçe Anna’nın iktidarı sert bir dönem olur. Soyluların devlet hizmetlerinden muaf tutulmalarına ilişkin bir manifesto hazırlayan III. Piyotr’un döneminin bitişi, hiç bir hakkı olmadığı halde kocasını tahttan indirtip ve öldürten Alman Prensesi II. Katerina’nın katkılarıyla olur. II. Katerina zamanında ise, Rus yayılmacılığı en büyük ilerlemesini gösterir. Rus sermayesine açılan bu geniş ve zengin topraklar, II. Katerina’nın geleneksel Rus politikasına başka bir boyut getirmesiyle de Avrupa’yla doğrudan yüzyüze gelinecek bir süreci başlatmıştır.

Toprak sahibi soylulara dayanan otokratik ve bürokratik monarşinin kurulmasını tamamlayan II. Katerina, yönetici sınıfları tatmin eden yaklaşımlarıyla yerini sağlamlaştırmıştır. Tahta çıkar çıkmaz kilise mülklerine el koyarak, bu mülkleri devlet topraklarına katmış ve öteki mülklerin daha kolay dağıtılmasına imkan vermiştir. Çevresindeki aristokratlara, devlet köylülerinin yaşadığı toprakları vermiş, böylelikle devlet köylüleri toprak kölesi olmuştur. Çariçe bütün ağırlığı dış siyasete vermiştir. Prusya ile ittifak kurmuş, Varşova’ya Rus himayesini kabul ettirmiş ve Ortodoksların savunmasını Rusların üstüne alan bir politika izlemiştir.

Bu sırada, Fransa’nın desteğiyle de, Polonya’yı kurtarmaya çalışan Osmanlı ile savaşa girmiştir. Ancak Polonya, Rus teminatını kabul etmişti. Avusturya ve Prusya karadaki ve denizdeki başarılarına rağmen II. Katerina’yı, Azak Denizi ve Karadeniz kıyısında birkaç ufak toprak parçasıyla ve Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ortodoksların himayesiyle bıraktılar. Osmanlılara karşı yapılan ilk savaşta başarılı olup, Kırım’ın önce bağımsızlığını, daha sonra da Rusya’ya ilhakını gerçekleştiren II. Katerina, savaş sonunda yaptığı Küçük Kaynarca Andlaşması’yla (1774), Osmanlıların topraklarındaki Ortodoksların himaye hakkını alıp, 1914’e kadar sürecek olan “Şark Meselesi”nin** başlamasına da sebep olur.

Küçük Kaynarca Andlaşması, Osmanlı açısından diplomatik bir yenilgi oluyordu. Çünkü bu antlaşma ile Rusya, Osmanlı Devleti sınırları içinde yaşayan Ortodokslar ile Eflak ve Boğdan’ın himaye hakkını ve dolayısıyla Osmanlı Devleti’nin işine sürekli karışmak imkanını elde ediyordu. Andlaşma’nın 11. maddesi ile de Karadeniz’de yüzyıllardır tek başına hüküm süren Osmanlı hakimiyeti sarsılıyor, Rusya da o zamana kadar bir Osmanlı iç denizi olan Karadeniz’de ilk defa ticaret ve savaş gemilerini dolaştırma hakkını elde ediyordu. Yine bu Andlaşma ile Osmanlı Devleti küçük fakat askeri açıdan önemli Kırım’ı kaybediyordu.

Polonya’nın bölünmesi, Rusya’ya Livonya ve Beyaz Rusya’nın doğusunu kazandırmıştır. Bunun üstüne Don ve Ural Kazaklarını, Volga kıyısındaki halkları halkları ve Doğu’daki Rus toprak kölelerini ayaklandıran Pugaçov İsyanı (1773-1774) içte reform ihtiyacını doğuran olaylar olur. Montesqieu’nün “Kanunların Ruhuna” göre yeni bir kanun yapmak için seçilen Yasama Komisyonu’nun çalışmalarından yararlanan ve usta bir nazır olan Potemkin’in desteklediği II. Katerina, merkezi devlet anlayışına başka bir boyut getirir.

Rusya’nın yeni idare kadrosu çizildi ve eyaletlerin, idare bölgelerinin sayısı arttırıldı. Bir çok eyaleti denetleyen valinin otoritesi sınırsız olmakla birlikte, idare bölgelerinde “seçimle” elde edilen görevler soylulardaydı. Soyluların devlet hizmetinden, vergilerden muaf tutan, soylulara her eyalette korporatif bir teşkilat (meclis) kurma hakkını tanıyan “Soylular Şartı” adlı kanunu uygulamaya koydurttu. Hizmet yükümlülüğünden kurtulan soyluların çoğu kendilerini mülklerinin yönetimine ve mahalli yönetime vererek artık hükümetin yetkilerini sınırlamayı düşünmez oldular. Kapalı ekonomiden yavaş yavaş ticaret ekonomisine yönelerek, keten, kenevir, demir, kereste ve zift ihracına, XIX. y.y.’da Avrupaya buğday göndermeye başladılar.

Köylüler “şart”ı yoktu ve mülk sahiplerinin haklarını kanun çerçevesine alarak sınırlamaktan vazgeçen Çariçe, toprak kölelerini ve yol aztığı suistimalleri çarlık topraklarını dağıtarak yaygınlaştırdı ve toprak köleliğinin bulunmadığı Beyaz Rusya’da da bu sistemi kurdu (Kazak imtiyazlarının kaldırılması, 1775). Orta Rusya’nın çok kalabalık olmasına rağmen derebeylerin toprak kölelerini bırakmak istememeleri bakir topraklara yabancıların yerleştirilmesi zorunluluğunu getirmişti. Bunun üstüne Ukrayna’ya Sırplar, Volga kıyısına ve Ukrayna’ya Almanlar yerleştirildi.

II. Katerina tüm bölgeye yönelik yayılmacı amaçlarını, kısa süre sonra Osmanlı İmparatorluğu’nu yok etmeye ve böylece Balkan Yarımadası’yla boğazları ele geçirmeye yöneltti. Kırım Hanlığı’nın Rusya tarafından ilhakını kabul etmek zorunda kalan Babıali, sonunda savaş ilan etti. İsveç Kralı III. Gustaf’ın hücumu ve Avusturya’nın ittifakı bozması üzerine zor durumda kalmasına rağmen Rusya, Suvorov’un başarıları sayesinde, Bug ve Dnieper arasındaki bozkır topraklarını elde eder. 10 Ocak 1792’de imzalanan Yaş Andlaşması, Osmanlı ile Rusya arasında süren (1787-1792) savaşlara son veren andlaşmadır. III. Selim, diplomatik anlamda da Osmanlı’nın yenilgisi denebilecek Yaş Andlaşması’nın sonuçlarından gerilemenin önünü, aynı Petro’nun yaptığı gibi orduda yeniliklere giderek almaya çalışacaktır.

Yaş Andlaşması’nın sonuçlarıyla ortaya çıkan ve “Yeni düzen” anlamını taşıyan “Nizam-ı Cedid” deyimi, Osmanlı Devleti’nin gerileme devrinde, askerin ıslah ve yenileştirilmesine denk düşer. Zaten 1717 yılında İstanbul’a gelen Fransız subayı De Rochefort, Sadaret Kaymakamı İbrahim Paşa’ya sunduğu ıslahat projesinin tercümesinde; yapılacak askeri yeniliği “Nizam-ı Cedid” terimi ile açıklamıştır. Bu “Nizam-ı Cedid” terimi siyasal değil, tamamı ile askeri bir terim olarak kullanılmıştır. Eski usul ve teşkilatı ifade eden “Nizam-ı Kadim”in tasfiyesine yol açan “Nizam-ı Cedid” deyiminin pratikteki sonuçları şöyle olacaktır: Avrupa usulünde yetiştirilecek talimli askeri örgütlenme ve Yeniçeriliği kaldırarak, ulemanın “çağdışı” düşüncesine karşı koyup, nüfuzlarını kırmak, Osmanlı Devleti’ni Avrupa’nın ilim, sanat, ticaret, ziraat, teknik ve sanayide yaptığı ilerlemelere ortak etmek için gelişen bir “yeni”liğin ifadesidir.

Aslında sözünü ettiğimiz bu iki andlaşma, sonuçta iki devlet arasındaki önemli bir sorun olan boğazlar, Karadeniz ve Kafkasya üstüne şekilleniyordu. Küçük Kaynarca’nın sonuçları arasında; Kırım, Kuban, Bucak, Yedi-San gibi kabilelerin iç işlerine iki ülkede karışmayacak; Rusya askeri kuvvetlerini Gürcüstan ve Migrel’deki kalelerden geri çekecek; Osmanlı, Azak Kale’sini ve Han’ın tasdiki ile Özi ile Aksu nehirleri arasındaki küçük ve büyük Kabartay ülkelerini Rusya’ya terkedecekti. Karadenizde ise, rahatça dolaşan İngiliz ve Fransız gemileri gibi Rus gemileri de dolaşabilecekti.

Yaş Andlaşması’nda ise, iki devletin barış içinde yaşaması için Tiflis Hanı’nın topraklarına Çıldır valileri veya beyleri tarafından saldırı yapılmayacak ve Kuban iki devlet arasında Kafkasya’da sınır olacaktı. Ayrıca, Garp ocakları korsanlarına karşı Rus ticaret gemilerinin korunması da Osmanlılara kalıyordu.

Ancak, bu süreçte Gürcüstan’daki karmaşanın sonuçları hep Rusların belirleyiciliği sonuçlanmıştır. Örneğin, Lezgia dağlılarının Dağıstan’dan çıkarak yaptıkları akınlar Gürcüstan’ı iktisadi açıdan sarsmış ve bu sebeple Erekle, tamamen Rusya’ya dönük bir siyaset izlemeye başlamıştır. 24 Temmuz 1783’te Erekle ile Katerina arasında Georgievsk antlaşması imzalanır. Bu antlaşmaya göre Rusya Gürcüstan’ın toprak bütünlüğünü garanti altına alıyor, Erekle de böylece Rusların metbuluğunu kabul ediyordu. İranlı Ağa Muhammed Han Kaçar’ın ordularının saldırısına karşı Rusları yanında bulamayan Gürcüler, tek başlarına savaşmaya kalksalar da yenilirler. Tiflis 1795’te yağmalanır.

1798’de ölen Erekle’nin oğlu XII. Giorgi, krallığı kayıtsız şartsız deli İmparator I. Pavel’in eline teslim etmeye hazırlandığı bir sırada I. Pavel ve XII. Giorgi bu anlaşmayı gerçekleştiremeden ölürler.

Gürcüstan’ın düştüğü bu zayıf durumdan yararlanabilmeyi çok iyi bilen I. Aleksandr, Pavel’in Kartliya ve Kahetiya’yı Rus İmparatorluğu’na bağlama fikrini yeniden ortaya atar. 1783 Antlaşmasına aykırı olarak Bagratlı hanedanı bir kenara atılarak yerine Rus asker valiler getirilir.

Bu valilerin, krallık ailesinden hayatta kalanları sürmesi ve uyguladıkları baskılara karşı yavaş yavaş halk ayaklanmaları başlar. Batı Gürcüstan’daki İmeretiya krallığı 1810’da, Guriya 1829’da, Mingreliya 1857’de, Svanetiya 1858’de, Abhaziya 1864’te Çarlık Rusyasına katılırlar.

Rusların bu birbirini izleyen ilerleyişi, özellikle Erzurum ve Kars’ı tehdit etmesi, daha çok İngilizleri tedirgin etmiştir. 1855 yılındaki Ruslara karşı oluşan İngiliz-Osmanlı ittifakı, Osmanlıların Gürcüstan topraklarında hakimiyetinin kırılması, hatta Erzurum’un, Kars’ın tehdit edilmesine karşı Osmanlının rahatsızlık duyması ve İngilizler’in Doğu pazarına yönelik kaygılarının bir ürünüdür. Ruslar ise, Gürcüstan topraklarının yaratacağı bir güvenlik kordonunun yanı sıra Erzurum ve Kars’a kadar ulaşacaktır.

1855 Mayısının sonuna doğru General Williams, Lord Clarendon’a gönderdiği raporda; Rusların büyük bir askeri kuvvetle Gümrü (Alexandropol) çevresinde toplandığını ve Rusların Kars’a saldırma niyetinde olduğunu bildirir. Kars’taki ordugahta olan Williams, yine, Haziran ayında Rusların saldırdığını ve Türkler tarafından püskürtüldüğünü ama, Erzurum’la olan bağlantının kesildiğine dikkat çeken bir mektup yollamıştır.

Aslında Kars garnizonu Asya’daki Osmanlı demektir. Eğer Ruslar bu garnizonu ele geçirirlerse, yeri nedeniyle tahkim edilmesi güç olan Erzurum Rusların eline geçecek ve Ruslar böylece İran’la ve Küçük Asya’nın büyük bir kesimiyle bağlantıyı kendi eline almış olacaktır.

“Aynı haber İstanbul’a ulaştığı zaman Başvezir, Lord Redcliffe’i boğazdaki konağına çağırmıştı. Türk Bakanlar Kars’ın Redut Kalesi’nden Kutays yoluyla Gürcüstan’a yapılacak bir sefer önermişlerdi…

Babıali bu seferin yönetimini bir İngiliz komutana vermeye ve General Vivian’ı komutan olarak kabule hazır olduğunu belirtti…” Kendi hükümetlerini haberdar eden İngilizler sefer için emir beklemişler ama İngiliz hükümeti “…25 Hazirandan 12 Temmuz’a kadar yardıma koşmak için parmağını dahi kıpırdatmamıştı, bir kez bile telgraf haberleşmesine yanaşmamıştı, ancak Türklerin, Kars’ın yardımına koşmayı planladıklarını öğrenir öğrenmez, bu planı bozmak için aniden canlanıveriyordu…” Bu canlanışın ardından Clarendon, Redcliffe’e yazdığı mektubu şu sözlerle bitiriyordu: “… Kars’taki ordu bu yeri Ruslara karşı koruyamazsa, Erzurum’a geri çekilmelidir ve tüm Türk kuvvetleri orada yığılmalıdır. Eğer Ruslar yenilgiye uğratılacaksa, bunu, birlikleri dağıtarak değil, toplayarak yapmak daha kolay olacaktır. Yenilgi Türk sınırından ne kadar içeride olursa, o kadar kesin olur…”

İngilizlerin diplomatik bir oyuna çevirdiği bu siyasetin temelinde yatan, aslında, hem Yakın Doğuda, Balkanlarda çarlık Rusyası ile Batılı devletler arasında 1853 yılında çelişkilerin sertleşmesi, hem de Osmanlı ile girilen ittifakta Osmanlının planlarını işletmeyerek duruma iki taraflı lehine çevirmenin getirdiği bir zaman kazanma taktiğidir. Rusların Kafkasya’daki Polonyası olan Gürcüstan’ın da kaderini belirleyecek olan bu “sahte savaş”ın diplomatik “soytarılığa” dönüşmesi Osmanlı’nın zararlı çıkacağı bir kördöğüşüdür.

“… Türk önerileri, gerçekte genel çerçevesi içinde, cesur ve doğruydu; hatta tüm savaş içinde ortaya atılmış tek stratejik fikirdi diyebiliriz. Öneri basitti, kuşatmaya girişen ordu karşısında yadırganır bir tutum alınmasını, böylece Asya’daki Rus gücünün merkezi olan Tiflis’in tehdit edilmesini ve Muraviev’i, harekat üssü ile bağlantısının kesilmesi tehlikesi karşısında Kars’tan çekilmeye zorlamayı öngörüyordu… Muraviev, hemen gerisinde, ilk harekat üssü olarak, aslında Türk topraklarına savunma amacıyla düşünülmüş olan Gümrü Kalesi’ne sahip bulunduğu için, Tiflis üzerine yürüyüşün tehlike yaratmaya başladığına gerçekten inanıncaya kadar durumunu koruyabilirdi…

İngiliz hükümeti meseleyi diplomatik planda tutmayı, askeri ve lojistik imkanların yetersizliğinden dem vurarak sürdürmektedir. Bu arada, Tiflis’te, Rusların sayıları 15.000’i bulan askeri gücü takviye görmeye başlamıştır bile. Osmanlı ile bu konuda ittifaka gideceğini söyleyen İngilizler, yapılacak sefere gönderecekleri kuvvetleri nasıl gönderemeyeceklerinin tüm diplomatik oyunları ve Osmanlı ordusunun toplanmasının gecikmesi için elinden geleni yapmaktadır. Örneğin, Osmanlının Kafkasya’daki altmış bin kişilik güçlü ordusu Kırım’da mıhlanıp kalmış ve önünün açılmasını beklemektedir.

İngilizler geciktirme planına, önce Tiflis seferine yetersiz oldukları gerekçesiyle karşı çıkmışlar ve Erzurum, Kars seferini ortaya atmışlar, ardından kendi içlerinde oraları da gözden çıkararak Trabzon’a kadar çekiliriz diye ertelemeye çalışıyorlardı.

“…Türk-İngiliz ortak birliği bir yana, Babıalinin emri altında hangi birlikler kalıyor? Clarendon’la Panmure’un mektuplarından çıkan sonuç o ki, bu, Babıaliyi kullanabileceği son kaynaktan da yoksun bırakmak amacıyla düşünülmüş bir tertiptir.”

“Peki, İngiltere hükümeti, Türklerin planının karşısına, kendisi herhangi bir plan çıkarmış mıdır? İngiltere hükümeti, Türk-İngiliz ortak birliğini Trabzon’a, oradan Erzurum ve Kars’a göndermeye herhangi bir biçimde yanaşıyor muydu? Clarendon, 14 Temmuz tarihli yazısında, “Türk birliğinin, hizmete elverişli duruma gelinceye kadar kullanılmasına” karşı olduğunu belirtiyor. Güzel, eğer bu birlik hizmete elverişli değil idiyse, Mingreliya seferi için olduğu kadar, Erzurum seferi için de elverişsizdi.” Batı, ileride bir taşla iki kuş vuracaklarını bilerek oyalama taktiğini sürdürüyordu.

Kırım’da bulunan Ömer Paşa, Babıali’den bir uyarı mektubu alır. Bu uyarı mektubu, Asya Türkiye’sinin şu anda İstanbul’un kapılarına kadar savunmasız olduğunu belirtmektedir. Ömer Paşa bunun üzerine, Redut Kalesi’nden yola çıkarak Kutays üzerine yürümeyi ve Gürcüstan’a bir sefer yapmayı öneriyordu. İngilizler bu öneriyi de, Fransız hükümetine ve kamuoyuna karşı, Paşa’nın önerisinin sahibi kendileriymiş gibi göstererek, öneriyi bozacak diplomatik girişimlerde bulunmuşlardı.

Bu oyalamalar sonucunda çatışmalar oldu ama, esas olarak yaşanan bu sürecin son noktası Paris Antlaşması idi. Marks’ın Mavi Kitaptaki belgelere dayanarak yaptığı bu çözümlemeler(8), sürecin özünü ortaya koyan önemli veriler taşımaktadır.

Emperyalizmin tüm hesapları, 30 Mart 1856’da Paris Kongresi esnasında bir yandan Fransa, İngiltere, Avusturya, Sardinya, Prusya ve Türkiye temsilcileri, diğer yandan Rusya temsilcileri tarafından imzalanıp 1853-1856 Kırım savaşını sona erdiren barış antlaşmasıyla daha açıkça ortaya çıkıyordu.

“Kars düşmeksizin ne Beş Nokta, ne konferanslar, ne Paris Antlaşması, tek sözcükle, ne de sahte barış olabilirdi.” diyen Marks, emperyalistlerin oyunlarına işaret eden sözlerine şöyle devam ediyordu: “… Kars’ın düşüşünü Lord Palmerston hükümetinin planladığını ve planını sonuna kadar uyguladığını kanıtlayabilirsek, peçe kaldırılacak, Doğu savaşı, çevresine diplomatik olarak sarmalanan sis arasından, şaşkınlık verici bütün olaylarıyla ortaya çıkacaktır.”(9)

Peki neydi emperyalistlerin hazırladığı son? Avusturya tarafından barış görüşmeleri koşulları olarak 1855 ortasında Rusya’ya sunulmuş Beş Nokta’dan oluşan arabuluculuk önerisinin, görüşmelerden sonra 30 Mart 1856’da Paris Kongresi esnasında Kırım savaşını (1853-1856) sona erdiren barış antlaşmasıydı:

1. Tuna Prenslikleri üzerindeki Rus himayesinin kaldırılması, bunun yerine bütün ilgili devletlerin bir himayesinin kurulması, Besarabya’daki sınır değişikliklerine Rusya’nın razı olması -doğrudan doğruya Tuna kıyısında bulunan toprakların terkedilmesi;
2. Tuna üzerinde ve mansabında deniz seferlerinin serbest olması;
3. Karadeniz’in tarafsızlaştırılması, savaş gemilerinin geçişinin yasaklanması, belirli sayılarda küçük gemiler dışında Rusya’nın ve Türkiye’nin Karadeniz kıyılarında tersane kurmalarının yasaklanması;
4. Türkiye’deki Hıristiyan uyrukların büyük devletlerin ortak korunağında bulunması.

Beşinci nokta, barış görüşmeleri esnasında savaşa katılmış olan devletlerin, yukarıda belirtilmiş dört noktadan başka koşullar önerme hakkını kapsamaktaydı.

Bu maddelere bağlanan Rusya da Kars’ı Türkiye’ye geri vermek koşuluyla Sivastopol ile müttefiklerce işgal edilmiş diğer kentleri geri almıştır. Rusya’yı bağlayıcı gibi gözüken maddelerin yanında Rus diplomasisinin, Sivastopol’un savunulması, Kafkas savaş sahnesinde Osmanlının yenilgisi, müttefiklerin Baltık Denizi’ndeki başarısızlığı, İngiliz-Fransız sürtüşmeleri gibi sonuçlardan yararlanması görüşmeler üzerinde etkili olmuştur.

Doğu’yu teslim almaya yönelik maddeler içeren bu antlaşmanın ardından gelen 1870 yıllarında Avrupalı Balkan devletleri ile Yakın Doğu arasında kendini yeniden gösteren sürtüşmeler olmuştur. Mustafa Suphi 1918 yılında “Yeni Dünya” gazetesinde yazdığı bir yazıda şöyle diyordu: “1852 senesi Kanunusanisinin dokuzunda Grandüşes Helena’nın Omersa sarayında verilen bir müsamerede, bütün Rus milletlerinin azametli çarı I. Nikolay, İngiliz elçisi Sir George Hamilton’a alçak ve gizli bir sesle şöyle diyordu:

“Kollarımızın üstünde hasta, pek hasta bir adam var; fikrimi gizlemeksizin söylemek isterim ki, şu günlerin birinde bu adamı lüzumlu tedbirler ittihaz olunmadan kaybetmemiz büyük bir bedbahtlıktır.’

Bu hasta adam Türkiye idi. Bir zamanlar sınıfi teşkilatları, sınai terakkiyatları, askerlikteki hüner ve şecaatlari ile Asya ve Avrupa ve Afrika’dan büyük bir kısmı avuçları içine almış olan Osmanlılar, Osmanlı Türkleri idi. Rus Çarları İslam süngüsünü nasıl şarkta Altay dağlarına kadar uzatmak, Türk-Tatar memleketlerini, Kırgız-Kalmuk steplerini, Türkistan’ı Buhara’yı geçerek ta Mongol hudutlarına ve Kitay denizlerine varmak istedilerse, Cenuptan da bütün Balkan ve Anadolu yarımadalarını Moskof Sapokları çizmeleri altına alıp, İstanbul hisarlarına dayanmak, Kafkas yoluyla, Kürdistan ve Ermenistan, Mezopotamya, Basra Körfezi’ne yani bir yandan Akdeniz’e diğer yandan da Hind denizlerine akmak emelini takip ediyorlardı.

Rus çarları I. Petro’dan II. Nikolay’a kadar şu cihangirlik davasını ve hususiyle “Çarigrad”ı zaptedip padişahlar padişahı olmak hayalini görmüşler, Rus siyasileri, imparatorları ise programlarını şu istila ideası ile süslemişlerdir. Filvaki Rus fütühatçıları son üç asır zarfında şark-ı şimalideki bütün Müslüman-Türk milletlerini kılıçları kuvvetine ramettikleri gibi cenupta kalan biricik Müslüman-Osmanlı memleket ve hükümetini de ortadan kaldırmak için her çareye müracaat etmişlerdir. Silahın yetişemediği yerde diplomasiyaya, diplomasiyanın işlemediği yerde silaha yapışarak bu son İslam memleketini tahribe çalışmışlardır. Avrupa ile Asya arasında dünyanın en zengin toprak ve suları ile tabiatın en sihirkar güzellikleri içinde yayılıp giden ceğaneği memleketlerinin coğrafi vaziyeti bu topraklar üstünde Avrupa müttefiklerinin çarpışmasına sebep olmuş, Rus emperyalistlerinin ise asırlar yaşayan ümit ve hayalleri bir türlü tahakkuk edemiyerek I. Nikolay’ın intizarları boşa çıkmıştır. Hasta adamın marazı müzmin (kronik) bir mahiyet alarak Avrupa’nın siyasi hekimleri buna (Şark Mes’elesi) adını vermişlerdir.

Şark Mes’elesi işte Türkiye’nin birdenbire değil, fakat tedricen kuvvetlerini, kanatlarını keserek bitirilmesine, taksim olunmasına ait meşhur muadele facialı dram. Eski Rusya bu dramın en mühim aktörü, Almanya ve Avusturya da dahil olduğu halde bütün Avrupa devletleri bu facialı oyunda, Deli Petro’nun varisleri ile kolkola yaşıyor ve fakat zaman zaman birbirlerinden ayrılıp bir diğer grupta yine birleşiyorlar; Türkiye topraklarında yaşıyan muhtelif Hıristiyan milletlerinin haklarını müdafaa ve himaye vesilesi ile dahili işlere katışıp Müslüman ve Hıristiyan milletlerini birbirlerine kırdırıyor, küçük milletlerin istiklalini temin maskesi altında üzerlerine kocaman parçalar koparıyorlar…”(10)

Aynı zamanda yabancı sermayenin tüm bölge üzerinde at koşturmaya başladığı bir dönem olan bu süreçte, ilk büyük dış borçlanmanın öncesinde, yani çeyrek yüzyıl önce Türkiye’ye Avrupa tekniği girmişti bile: “Tersane için 1243 (1827) yılı ilk buhar makineli gemi (vapur) satın alınmış ise de, kıyılarımızdan buharlı tekne gidiş gelişleri 1260 (1843) yılına kadar geri kalmıştır. İtiraf edelim ki, memleketimizin haris komşuları kıyılarımızdan bizden önce yararlanmıya koyulmuşlar, bu ulu işde de bize öncü olmuşlardır. Çünkü Tersanenin şu uyanıklığı, bir iki ecnebi vapurunun Boğaziçine yolcu götürüp getirmekte olmalarını görmekle hasıl olmuştur.”(11)

“Hayırlı” şirketin kuruluşu, sözünü ettiğimiz ilk büyük dış borçlanmanın, yani Paris Antlaşması’na kadar giden süreçte Osmanlının “Batılı Müttefiklerin”den ilk aldığı “yardım” olan Kırım savaşı dönemi, Osmanlı Devleti’nin ve yerli sermayenin yabancı sermayeyle içiçe geçişi açısından önemli bir tarihtir. Çünkü, Kırım savaşı esnasında Abdülmecit’in Londra ve Paris’te iki finans-kapital grubundan aldığı 3 milyon sterlinlik borç, savaş sırasında boşalan devlet hazinesinin yerli sermayeye borçlanmasına rağmen kapatılması mümkün olmayan bir rakamdı. Dolayısıyla devlet hem yerli sermayeye borçlu, hem de yabancı sermayeye borçlu olmuştur. Yerli sermayenin doğrudan yabancı sermayeye göbekten bağlı olması, Paris Antlaşması’nda Osmanlı Devleti’nin tavrını belirleyen içinden çıkılmaz bir duruma sokmuştur.

O döneme ilişkin olarak Dr. H. Kıvılcımlı önemli rakamlar vererek iktisadi planda da Osmanlı’nın ellerinin bağlanışını şöyle anlatıyor: “Kırım savaşına sokulan Türkiye, kaba Yahudi düşmanlığı hikayesindeki “iğneli fıçı”ya düşmüş gibi oldu. Fıçının dört yanını Batılı kapitalist dost ve müttefikleri sarmıştı. Türkiye’ye: “Kaç ben kurtarayım!” diyorlardı. Türkiye hangi yana kurtulmak için atılsa, orada sivrilen “istikraz” iğnelerine gövdesiyle saplanıyor, kanıyordu. Osmanlı borçları tam öyle başladı.

1854 yılında Kırım Savaşı’nın silah arkadaşları olan Londra ve Paris finans gruplarından Türkiye, %6 faizle 3 milyon sterlin, 1855 yılı Rothschild’den %4 faizli 5 milyon sterlin borç aldı. O zaman bir sterlin 110 kuruştu: 1958 yılı bir reşat altını 161,63 T.L., bir sterlin 177 TL.’sı eder. Bugünkü ufacık Türkiye’nin 1962 yılı 18,5 milyar borç yaptığı düşünülürse, koskoca Osmanlı İmparatorluğu için bir buçuk milyar borç küçümsenebilir. Fakat “Batılı müttefiklerimiz” padişahlara güvenmiyor, alacaklarını sağlama bağlamak için, verdikleri ödünçlere karşılık mısır vergisinden başka, Türkiye’nin genel gelirleri hele İzmir, Suriye gümrük gelirleri karşılık tutuluyordu. Padişah ölür paşa asılır: Devlet kalırsa geliri Batı bankerlerine yarardı.

Üç dört yıl sonra, borçları önünde iflas eden Türkiye, gene Batılı dostlara uyup çıkardığı kağıt paralarının 3,5 milyonunu -şimdiki 560 milyon*** – piyasadan kaldırmak için 600.000 sterlin -bugünkü 120 milyon T.L.- borç alınca, Batılı müttefiklerimiz, artık Türkiye gümrüklerini: “hamiller (borç senetlerini elinde tutan alacaklılar) mümesillerinden bir hey’etin gözetimi altında tahsil” etmeye geldiler. İkisi savaş masrafı, biri gene savaş açıklarını kaime (kağıt para) ile kapatmak için yapılmış üç borç Türkiye’yi borçlar “kısır döngüsü” içine hapsetti. Ondan sonra hemen hemen -tefeci eline düşmüş köylü gibi- borç ödemek için yeniden borçlanmalar birbirini kovaladı. Çünkü alınan ödünçlerin faizleri bir yana bir de “ihraç değeri” denilen oyun vardı…

Böyle bir “rezil çember” içine düşmek kimseyi rahatsız etmiyordu. Çünkü, Türkiye’nin egemen sosyal sınıfları derebeyler de, kendi toprakları içinde yerli tefeci-bezirgan sınıflarından aynı ağır koşullarla borç alındığını biliyorlar ve o sosyal düzeni savunuyorlardı. Türkiye içindeki bezirgan ve hacı ağalar Türkiye çalışan halkından yüzde yüz, üçyüz, sırasında bin aldıkları için, “gavurun” görünüşte yüzde beş altı faiz istemesini, dostlukların en fedakarcası bir davranış sayabiliyorlardı. Çünkü yabancıdan yüzde beş, on, faizle alınan paralar, Türkiye içinde sermaye edilip, Türk üreticilerinden yüzde yüz, üçyüz faiz sızdıracak biçimde işletilecekti…

1860 yılında Baron von Hirsch adlı bir “endüstri şövalyesi”nden adı 400 -kendisi, yani ihraç değeri 212- milyon frank ödünç alındı. Şarlatan hapse girince 1862 yılında gene adı 200 -kendisi, ihraç değeri 136- milyon frank borca girildi. Her iki son ödünçle Türkiye, bugünkü para hesabı 240 milyon T.L. eline geçirmiş görünerek 392 milyon T.L. borçlu çıkartılmasını Batılı dostlarının bir lütfu saydı. O yıl Türkiye’nin sırtından merkezi Londra’da olan Ottoman Bank, öküzün derisinden çarık çıkarır gibi çıkartıldı. Ertesi yıl aynı koşullarla, kalıp paraları değiştirmek için 150 milyon frank -7 milyon altın, 1,12 milyar bugünkü T.L.- Galata bankerlerinin alacaklarını karşılamak için 50 milyon frank -2,2 milyon altın, 3520 milyon bugünkü Türk lirası- borca girilirken, beklenen misafir geldi: Osmanlı Bankası sultandan daha egemen yetkileriyle Türkiye’nin başına oturdu.

Böylece Türkiye halkı karşısında sermayenin yerli yabancı ayırdı kalmamıştır. 3520 milyon alacaklı Galata bankerleri (yerli sermaye), 1,120 milyon kağıt para oyunuyla devleti Batılı dost finans-kapitale yeniden borçlandırarak kutsal imparatorluğun hazinesine ortak çıkmıştır… 1865 yılı Türkiye ansızın borç ödeyemez duruma girince: “Birinci Tertip Genel Borç Tahvilleri”, 1873 yılı: “İkinci Tertip Genel Borç Tahvilleri”, 1874 yılı, Osmanlı Bankası’na yeni ayrıcalıklar sunularak 20 yıl kuponları ödeme konturatı ve “Üçüncü Tertip Genel Borç Tahvilleri” çıkarıldı…

Kurnaz Batılı finans-kapitalin İngiliz-Fransız kalesi, Türkiye’nin bütün gelir kaynaklarına davul zurna çalarak sahip çıkmak için Slav barbarlığını koçbaşı gibi kullandı. Doğu Avrupa’nın bütün lenhuda antika imparatorluklarını -Çar Rusyasını, Avusturya Kayzerliğini, Osmanlı Sultanlığını- birbirine düşürdü; 1854 Kırım Savaşı’nı dışarıdan içeriye soktu: …”(12)

Rus tahvillerinin çıkışı ise, yukarıda rakamlar vererek anlatmaya çalıştığımız oyunun tamamlayıcısı olma özelliğini fazlasıyla gösteriyor. “Bu tahviller, St. Petersburg’daki Stieglitz sülalesinin koruyuculuğu altında çıkarıldı. Francis Joseph Rotschild ve Louis Napoleon için Fould ne ise, Aleksandır için de Stieglitz odur. Müteveffa İmparator Franz’ın yaşlı Rotschild’i Avusturya baronu yapması ya da Louis Napoleon’un Fould’u hükümete ataması ve ailenin kadın üyelerine Tuileries Sarayını açması gibi, müteveffa Çar Nikola da Stieglitz’i baron yapmıştı. Böylece, her papanın bir cizvit tarafından desteklenmesi gibi her müstebitin de bir Yahudi tarafından desteklendiğini görüyoruz. Gerçekte, düşünceyi boğmak için bir cizvitler ordusu ve cepleri yağmalamak için de bir avuç Yahudi olmasaydı, zalimlerin yalvarısı boşa çıkardı.”(13) diyen Marks’ın kapitalizmin gelişimine ilişkin soldan getirdiği eleştirinin yanı sıra çok daha öncesinde Yahudiliği “ruh / din-kültür sorunu olarak gören Fransız sağının parlementerizm karşıtı olan düşünürlerinden Charles Maurras, Fransız ihtilali’ni ve cumhuriyetin bir “Yahudi komplosu”nun ürünü olduğunu söylemesi üzerinde durulması gereken bir konudur.(14)

İlk bakışta gözükmeyen bu para ağı, turnusol kağıdında renk veren Fransız İhtilali ve aynı tarihsel süreç içinde Türkiye’de III. Selim’den, Rusya’da Petro döneminden bu yana gelişme göstermeye başlamıştır. “Sanatçı” ruhlu Sultan III. Selim’in fetihlere daha modern bir orduyla gidebilmek için Fransız hocaların denetiminde geliştirmeye çalıştığı, ancak bir iç savaş örgütlenmesi haline gelen Nizam-ı Cedid’den ve Rus yayılmacılığının Avrupa sömürü düzeniyle bütünleşmesinin işaretlerini veren Deli Petro’nun Hollandalılarla küçük bir oyuncak tekneyi yaptığı günden bu yana Doğu halklarının “yeni” bir tarihsel döneme girdiği kaçınılmaz bir gerçektir.

Gelecek olan “sahte savaş”ların faturası, Avrupa, Amerika ekonomisini ayakta tutan çok önemli dayanaklardan biri olan Doğulu emekçilerin sırtından ödenecekti. Bu anlamda Rus tahvilleri de Osmanlı’da olduğu gibi önemliydi. Ancak, oyun burada her zaman olduğu gibi “sahte savaş”ın kurallarıyla oynanacaktı.

Çarlık Rusya’sında çıkan bu “tahviller elli milyon ruble tutarında, % 5 faizli, temettü hem Amsterdam’da, hem Berlin’de, hem Hamburg’da ödenebilecek. Tahviller, aşırı derece kelepir bir fiyatla, 86 ruble fiyatla çıkarılıyor. Birkaç taksitle ödenecek 86 ruble karşılığında, bono sahibi, yılda yaklaşık % 6 faiz demek olan beş ruble temettüe hak kazanıyor ve yatırdığı paranın güvencesi olarak, Rus hükümetince onaylanmış olan 100 rublelik bir tahvile sahip oluyor. Bu tahvil bugün ile ahret arasında, bir zaman sonra hükümetçe geri alınacaktır…

Baron Stielglitz bu elli milyonluk tahvilin bir kopeğini dahi Rusya’nın, Yunanlı, Sicilyalı, Amerikalı, Polonyalı, Livonyalı, Tatar, Sibiryalı ya da Kırımlı yandaşları için ayırmayı düşünmüyor, onyedi milyonluk tahvili Amsterdam’daki Hope ve ortakları adlı şirkete, aynı miktarda tahvili Berlin’deki Mendelssohn ve Ortakları adlı şirkete, onaltı milyonluk tahvili de Hamburg’daki Paul Mendelssohn-Bortholdy Şirketine dağıtıyor. İngiliz ve Fransız şirketleri, herkesin bildiği nedenlerle, gerçi bu tahvil işine doğrudan doğruya katılmıyorlar, ama düşmana savaş için gerekli olan parayı sağlamaya dolaylı yoldan nasıl büyük katkıda bulunduklarını…”, yani Osmanlı’nın müttefiklerinin bölgeyi siyasal iktisatın kanunlarıyla kıskaç içine alışının ilk aşamasında, kimin kazandığının belli olduğu bir “sahte savaş”ın görünmeyen yüzünü göreceğiz.

Görünmez dediğimiz yüzlerin bir tarafı olan “…Rusların, kapitalist Batı ülkelerinden ve Orta Avrupa’dan ödünç almalarını Amsterdam’daki Hope ve Ortakları adlı kuruluşla bağlantılı olarak gerçekleştiren tek firma St. Petersburg’daki Stieglitz’dir. Hope’un özel güvencesi altında çıkarılan % 4 faizli senetlerle Stieglitz’in özel güvencesi altında açtığı % 4 faizli hesaplar geniş ölçüde Hollanda’da, İsviçre’de, Prusya’da ve bir ölçüde İngiltere’deki kişilere ait. Hollanda hükümetiyle ilişkisinin yanısıra, büyük dürüstlüğü ve geniş zenginliğiyle yaptığı ünden ötürü Avrupa’da büyük saygınlığı olan Amsterdam firması Hope, Rus bonolarını Hollanda’da yaymakta gösterdikleri çabadan ötürü çar tarafından ödüllendirilmeyi haketmiş bulunuyor. İşin geri kalanını da, ödünç para sağlama ticaretinde bulunan bütün öteki dindaşlarıyla yakından ilişki kuran, Alman Yahudisi Stieglitz tamamlamış durumda. Zamanımızın en önemli tacirlerinin saygısını kazanmış olan Hope şirketiyle, her çağda var olmuş bulunan Yahudi masonlardan biri olan Stieglitz, en yüksek tacirlerle en alt düzeydeki borsa simsarlarını etkilemek üzere birbirine eklenen bu iki kudret, Rusya tarafından karlı bir hesaba dönüştürülmüştür…

Ama Hope ve Ortakları firması sadece adının saygınlığını kiralıyor, asıl işi yapanlar Yahudilerdir. Zaten bu işi Yahudilerden başkası da yapamaz. Çünkü bütün güçlerini devlet tahvillerini takas etmek, para değiştirmek ve büyük ölçüde bunun sonucu olarak emre yazılı çek ciro etmek gibi işlere vermek suretiyle, para ticareti sırrının tüm girdisini çıktısını kendi tekellerine almışlardır…”

Bu para trafiği Avrupa’da tahvil simsarlığı ve tahvil kumarının işleyişini sürdüren küçük acentalar doğurmuştur. Küçük acentaların “… işleri, yatırıma hazır para gözlemek, paranın nerede yattığını izlemektir. Orada-burada, her nerede küçük bir sermaye, yatırıma yöneltilme olanağını arasa, orada, ufak-tefek öğütler verecek ya da bir miktar para sağlayacak bir küçük Yahudi mutlaka bulunur…”

“Bu küçük Yahudi acentalar kendi kaynaklarını, Hollander ve Lehren gibi büyük Yahudi şirketlerinden, Amsterdam’daki…” Yahudi sarraflarının en alt tabakasından sağlarlar. “Hollander ve Lehren, Portekiz’den gelmedirler, soylarının dinine çok göze görünür bir bağlılık gösterirler. Lehren, Londralı büyük Yahudi Sir Moses Montefiore gibi, hala Kudüs’te bulunan Yahudiler için büyük fedakarlıklar yapmıştır… Yahudi acentalar kalabalığı, bir çok Yahudi din bilginiyle birlikte, her gün bu iş yerinde toplanır. Kapılarında da, üstlerinde uzun giysileri, başlarında Doğulu sarıklarıyla Ermeni, Kudüslü, Berberi ve Polonyalı dilenciler birikir. Konuşulan dil buram-buram Babil kokar…

Bischoffsheim’lar, Rotschild’lerle Hope’ları izlerler, onlardan sonra, Belçika ve Hollanda’nın en etkin şirketidirler. Belçika’daki Bischoffsheim, büyük başarı kazanmış bir kişidir, en çok saygı duyulan banka yönetmenlerinden ve demiryolu yapımcılarından biridir…” Avrupa’nın bir çok kentinde şirketi olan bu şahsiyet New York’a kadar uzanmıştır.

“Her ne kadar Hope adına ise de Hollanda için ayrılan onyedi milyon rublelik tahviller, derhal bu Yahudilerin eline ulaşacaktır. Küçük Yahudi acentalar ve simsarlar bir yandan ülke içinde bu tahviller için bir piyasa yaratırken, bir yandan da bu Yahudi firmaları, başka ülkelerdeki şirketleri aracılığıyla Rus tahvillerine pazar sağlayacaklardır. Halk için bir lanet, elde bulunduranlar için bir yıkım ve hükümetler için bir tehlike olan bu tahviller, böylece Yahuda’nın çocukları tarafından işletilen şirketler için bir nimet haline gelmektedir.Senet ticareti yapan bu Yahudi ağı, halk için, toprak sahiplerinin aristokrat örgütü kadar tehlikelidir. Bu örgüt, Rtoschild’in Avusturya’ da baron yapılmasından ve Almanya’nın Hessen eyaleti halkının Amerika Devriminde çarpışarak kazandıkları paralarla zengin olmasından, daha çok, Avrupa’da gelişmiştir…”

Almanya’daki durum farklı değildir. Orada da değerin emiliverileceği örgütler mevcut ve aynı şekilde işlemişlerdir. Almanya’da kendisine bir miktar tahvil ayrılan “saygıdeğer” şirketlerden Mendelsshon’lar, daha önce sözünü ettiğimiz küçük acentalar sürüsüne tahvilleri dağıtacaklar ve spekülasyon devam edecektir. Taa ki, “bu küçük sürü de, Subia’nın dürüst çiftçisi, Crefeld’in imalatçısı ya da İsenburg’un dul kontesi, tahvili, sürekli bir yatırım olarak kasasına kapatmak suretiyle çara ödünç verme şerefini kazanıncaya kadar, daha küçük sürülere dağıtmaya devam edecektir…”

1850’lerde ortaya çıkan bu tablo, yürütülen “sahte savaş”ın arka bahçesi gibi gözükse de aslında kendisidir. “… İngiliz gazeteleri ne derse desinler, çar bu arada elli milyonu alacaktır, eğer beş tane elli milyona gerek duyarsa Yahudiler kendisine o parayı da sağlayacaklardır…”(15)

Tarih sahnesine çıkan burjuvazinin aristokratlarla böylesine içiçe geçmesi bir rastlantı değildir. Kapitalist üretim biçimi, eski düzenle barışık bir halde büyür ve dünyayı yeni bir şekillenme içine götürür. Sinsi bir yükseliş gösteren kapitalizm, eski sömürgeciliğide yeniden şekillendirecektir. “Yeni” düzen, sömürgecilerde haritaların yeniden düzenlenmesine dair kaygılar doğurur.

Özellikle, Batı’da İngilizlerin ve Fransızların duyduğu kaygıların sebeplerine baktığımızda; Doğu kapısının açılması, yani İstanbul’un ne şekilde olursa olsun Batı ile bütünleşmesi; 1850 yılında Louis Bonaparte tarafından tekrar ortaya çıkarılan, Rum ortodoks ve Roma-Katolik kiliseleri arasında, Kudüs ve Beytüllahm’daki kutsal yerlere sahip olmak için sürüp giden anlaşmazlığın çözülmesi; Doğu’nun tüm zenginliklerinden mahrum edebileceğinden kuşku duyulan Rum-Ortodoks kilisesinin merkezi olan Rus sömürgeciliğinin ehlileştirilmesi gibi sorunlar çıkıyor karşımıza.

Rusya’nın, İstanbul üzerinden Balkanlara kadar uzanabilecek kolundan şüphe duyan Batı, bir yandan Rusya’nın olası ilerlemesinin önünü kesmek için, diğer yandan ise Hindistan’ı kendine yaklaştıracak çözümler aramıştır. Ancak, çok titiz bir dengeye dayanan bu siyasetinin esas temeli, Batı için yatalak bir hale gelmiş Osmanlı’nın ayak altından çekilmesidir.

Marks bu konuya ilişkin olarak 1853 yılındaki yazdığı bir yazıda şöyle diyor: “… Rum imparatorlar, Konya’daki sultanlar tarafından kovulduğu zaman, eski Bizans İmparatorluğu’nun dehası, bu hanedan değişikliklerinden etkilenmemeyi başarmıştı. Eğer çar, sultanın ayağını kaydırabilseydi, Bizans İmparatorluğu, eski imparatorlar zamanındakinden daha göz yıldırıcı bir etkiyle ve sultanınkinden daha saldırgan bir güçle yeniden yaşama dönerdi. Yüzyıllar boyunca nasıl serüvenciler, Bizans imparatorları için -onların askerleri için- savunma gücü demek olduysa, çar da Bizans imparatorluğu için aynı şey demek oluyordu. İstanbul’a sahiplik konusunda Batı Avrupa ile Rusya arasındaki mücadele, Bizansçılık Batı uygarlığı önünde dize mi gelecek, yoksa Batı uygarlığıyla karşıtlığı, eskiden görülmedik ölçüde bir şiddet ve fetihçi biçimde yeniden mi canlanacak sorusunu içeriyor… İstanbul, Batı ile Doğu arasına kurulmuş altın bir köprüdür. Batı uygarlığı, bu köprüden geçmeksizin dünyanın çevresini güneş gibi dolaşamaz; bu köprüyü de Rusya ile mücadele etmeksizin geçemez. Sultan İstanbul’u, sadece devrim için emanet tutuyor, Batı Avrupa’nın bugünkü sözde egemenleri ise, Neva nehri kıyılarında kendi “düzenleri”nin son kalesini gördükleri için, Rusya gerçek karşıtıyla, devrimle yüzyüze gelinceye kadar, sorunu askıda tutmaktan başka birşey yapamazlar…”(16)

Batı’nın tam da bu sebeple çok büyük titizlikle yürütmesi gereken sinsi siyasetinin açılımı Osmanlıyı parçalamak olacaktır. Osmanlı ile kurulan ittifak kendi düzeninin “son kalesini”n karşısında gözükse de, Osmanlı-Rus geriliminin sürekli ayakta tutulmasına dayalı bir siyaset olmuştur. Çünkü Osmanlının sinsice parçalanması Rusların eliyle yapılacak ama, Rusların ilerleyişinin önünü kesecektir, hem de tüm Doğu’yu Batı’ya yaklaştırma yolunda Ruslar konspirasyonun en edilgen merkezi olacaktır.

Önce Balkanlardan başlayan parçalanmada Rusların büyük hizmetleri vardır. Engels 1853 yılında yazdığı yazıda Rusların istihbarat ağına ve konspirasyona ilişkin önemli bilgiler veriyor: “… Geleneklerinde ve kurumlarında, özünde ve davranışlarında, yarı-Asya’lı olan Rusya, Türkiye’nin gerçek durumunu ve yapısını kavrayabilecek yeter insan buldu. Rusya’nın dini, Avrupa Türkiye’sindeki insanların onda-dokuzunun diniyle aynıydı; dili, Türk uyruğundaki yedi milyonun diliyle hemen hemen aynıydı; ve bir Rusun, yabancı dillerin temeline tam kendi inmeden bile, iyi bilinen konuşma yatkınlığı, kendilerine iyi para ödenen Rus ajanlarının, Türkiye olayları hakkında tam bilgi sahibi olmalarını kolaylaştırmaktaydı. Böylece çok erken bir dönemde, Rus hükümeti, Güney-Doğu Avrupa’da pek büyük ölçüde lehine olan bu durumdan yararlanmayı bildi. Yüzlerce Rus ajan Türkiye’yi dolaşıp, Rum-Ortodoks Hıristiyanlara, Ortodoks imparatoru baş, doğal koruyucu ve baskı altındaki Doğu kilisesini kurtaracak kişi olarak gösterirken, özellikle Güney Slavlarına, aynı imparatoru, büyük Slav soyunun bütün boylarını eninde sonunda aynı saltanat altında birleştirecek ve Avrupa’nın yönetici soyu yapacak güçlü çar olarak da gösteriyordu. Ortodoks kilisesinin rahipleri, bu ülküleri yaymak üzere kısa sürede geniş bir fesat ağı kurdular. 1809 Sırp ayaklanması, 1821 Yunan isyanı, şu ya da bu ölçüde doğrudan doğruya Rus altını ve Rus etkisiyle teşvik edildi; Türk paşalarının merkez hükümete karşı isyan bayrağı açtığı her yerde Rus entrikası ve Rus parası hiç bir zaman eksik olmadı; ve Türkiye’nin böylesi iç sorunları, konu hakkındaki gerçek bilgisi, ay insanı hakkındaki bilgisinden daha fazla olmayan Batılı diplomatların zihnini iyice karıştırdığı zaman, savaş ilan edildi, Rus orduları Balkanlara doğru yürüyüşe geçti ve Osmanlı imparatorluğu parça parça bölündü.”(17)

Yine o yıllarda Avrupa’nın iki ünlü yayın organı Osmanlının durumu üstüne gayet açık bir şekilde tartışmaya girmiştir. Balkanlarda yaratılan karışıklığın üstüne 1853 tarihli New-York Daily Tribune’deki makalesinde Engels şöyle devam ediyordu: “Örnekse Londra basınına bakın. The Times gazetesinin, Türkiye’yi parça parça bölmeyi savunduğunu ve Türk soyunun artık, Avrupa’nın bu güzel köşesini yönetmeye yeterli olmadığını ilan ettiğini görüyoruz… Bu gazetenin eli altındaki yeteneklerin tümü, başka başka yönlerden, bu olanaksızlığı göstermekte ve Haçlı Ordularının düşmanından arta kalana karşı yeni bir haçlı seferi düzenlemek üzere İngiliz duygularını devşirmekte kullanılıyor… Türkiye’yi bugünkü durumunda tutmanın sürgit olanaksız olduğuna ilişkin gazetenin sütunlarında öne sürülen doğru görüş, Büyük Peter’in vasiyetindeki başlıca maddenin -Boğazın fethinin- yerine getireleceği gün için İngiliz kamuoyunu ve dünyayı hazırlamak gibi bir amaçtan başka bir amaca hizmet etmemektedir.

Karşıt görüşü, liberallerin yayın organı The Daily News temsil ediyor… Bugünkü koşullar altında, Türkiye’nin parçalanmasının Rusları İstanbul’a getireceğini, bunun İngiltere için büyük talihsizlik olacağını, dünya barışını tehdit edeceğini, Karadeniz ticaretini yıkacağını ve İngiltere’nin Akdeniz’deki üsleriyle donanması için yeni silahlar gerektireceğini açıkça görüyor… Türkiye’nin bölüşülmesi, Polonya’nın bölüşülmesine eşit bir cürüm değil mi? Hıristiyanlar, Türkiye’de, Avusturya ile Rusya’dakinden daha çok din özgürlüğüne sahip değiller mi? Türk hükümeti, değişik ulusların, dinlerin ve yerel şirketlerin kendi işlerini düzenlemelerine izin veren yumuşak, baba bir hükümet değil mi? Avusturya ve Rusya’yla karşılaştırılınca Türkiye bir cennet değil mi? Orada can ve mal güvenliği yok mu? Ve İngiltere’nin Türkiye’yle ticareti, Avusturya ve Rusya’yla olan ticaretin toplamından daha geniş değil mi ve her yıl artmıyor mu? Ve böylece, The Daily News şairce olabilecek bir biçimde, bir şiir üslubuyla, Türkiye’yi Türkler’i ve Türk olan her şeyi tanrı derecesine yüceltiyor…

Sorunun bu tarafında, bir anlık dikkati hakeden tek görüş şudur: “Türkiye’nin çürümekte olduğu söyleniyor; ama nerede bu çürüme? Uygarlık Türkiye’de hızlı yayılmıyor mu, ticaret genişlemiyor mu? Sizin sadece çürüme gördüğünüz yerde, bizim istatistiklerimiz sadece ilerleme gösteriyor.” Şimdi, artan Karadeniz ticaretinin tüm itibarını sadece Türkiye’ye bağlamak büyük yanılgı olur; ve ama, burada yapılan şey budur… Peki öyleyse, Türkiye’de ticaret yapanlar kim? Elbette Türkler değil. Onların, ticareti geliştirme yolu, kökensel göçebe yaşamını sürdürdükleri sıralarda, kervanları soymaktan ibaretti; şimdi biraz daha uygarlaştıkları için, yaptıkları şey, her türlüsünden keyfi ve baskıcı elkoymadır. Ticaretin tümünü, büyük limanlarda yerleşmiş olan Rumlar, Ermeniler, Slavlar ve Frenkler yürütüyor ve kuşkusuz, bunu yapabilme durumunda oldukları için Türk beyleriyle paşalarına teşekkür etmeleri gerekmez. Türklerin tümünü Avrupa’nın dışına çıkarın, ticaretin bundan zarar görmemesi için hiç bir neden olmayacaktır. Genel uygarlıkta gelişme konusuna gelince, Avrupa Türkiye’sinin her yanında bu ilerlemeyi yürütenler kimlerdir? Türkler değil, çünkü onlar sayıca azdır ve araları uzaktır, ve İstanbul ile iki ya da üç bölge dışında herhangi bir yerde yerleşmiş oldukları pek söylenemez. Ülkeye etkin biçimde ne tür uygarlık getirilmişse, onun gerçek destekçileri, tüm kentlerdeki ve ticari merkezlerindeki Rum ve Slav orta sınıftır. Nüfusun bu kesimi, zenginlik ve etkinlikte sürekli olarak gelişiyor, Türkler ise her geçen gün daha gerilere itiliyor. İdari ve askeri güç onların elinde olmasaydı, kısa süre içinde ortadan silinirlerdi. Ama bu tekel, gelecek için olanaksızdır ve Türklerin gücü, ilerleme yoluna engeller koymanın dışında, güçsüzlüğe dönüşmüştür…”(18)

Güçsüzlük, Avrupa Devrimi’nin (1789) siyasal etkilerinin sonuçlarına karşı siyasetsiz kalmanın bir sonucu olmuştur. Özellikle Rusya’nın bu siyaseti çabuk kavrayıp harekete geçmesi Doğu’da onarılması güç bir gedik açmıştır. Bölgeye yönelik yayılma isteği de bu siyasetin bir sonucu olarak Avrupa ile Rusya’yı birliğe ulaşacak bir karşıta dönüştürmüştür. Engels 12 Nisan 1853 yılında yazdığı makalesinde “Türkiye konusunda gerçek sorun”a ilişkin şunları söylüyordu: “Rusya, kesinlikle fetihçi bir ulustur. 1789’un büyük hareketi, yani demokratik ülkülerin ve insanoğlunun doğal özgürlük susuzluğunun patlayıcı gücü olan Avrupa Devrimi, kuvvet gösterilerini müthiş bir hasım haline getirinceye kadar da yüzyıl süreyle böyleydi. O dönemden bu yana, gerçekte Avrupa kıtasında iki kuvvet var -Rusya ve Mutlakiyetçilik, Devrim ve Demokrasi. Şimdilik devrim bastırılmış gibi görünüyor, ama yaşamaktadır… Ama Rusya’nın Türkiye’ye sahip olmasına izin verilirse ve gücü, böylece, hemen hemen yarı yarıya artarsa, Avrupa’nın tüm geri kalan kesiminden üstün duruma gelecektir. Böyle bir gelişme, devrim davası için anlatılmaz bir felaket olabilir. Türkiye’nin bağımsızlığının korunması ya da Osmanlı İmparatorluğu’nun olası çözülüşü durumunda, Rusya’nın bu toprakları kendine katma tasarısının önlenmesi, en önemli sorundur. Böyle bir durumda, devrimci demokrasi ile İngiltere’nin çıkarları aynı doğrultudadır. Çarın, İstanbul’u başkentlerinden biri yapmasına, ne devrimci demokrasi, ne de İngiltere izin verebilir…”(19)

Balkanlardaki duruma ilişkin II. Katerina öncesinde bile Rusya’nın sürdürdüğü siyaset, 1829’daki Edirne Antlaşması’yla alınan kararları ve Avrupa Devrimi’nin etkilerini birbirine bağlayan sonuçlar getirmiştir. 1804 yılında Sırbistan’da devrim patlayınca, Rusya başkaldıranları desteklemiş ve antlaşmalar sonucunda iç yönetimlerinde egemenliklerini sağlamıştır. Aynı şekilde Yunanlıların başkaldırmasında da aynı durum söz konusu olmuştur. Böylelikle söz geçen iki prenslik Osmanlıdan çok, Rusya’nın egemenliği altına girmiştir. Batılı diplomatlar ise bu durum karşısında Osmanlı İmparatorluğu’nun bütünlüğünü garanti eden “diplomasiyasını” sürdürmeye devam etmekten geri durmamıştır.

“İşte sorunun basit ve kesin çözümü de burada yatmaktadır. Gerek tarih, gerekse çağımızın gerçekleri, Müslüman İmparatorluğunun harabeleri üzerinde, Avrupa’da, bağımsız bir Hıristiyan Devletin kurulması gerektiğini aynı ölçüde göstermektedir. Bundan sonraki devrimci atılımı bile, Rus mutlakiyetçiliği ile Avrupa demokrasisi arasında çoktan girişilmiş olan çatışmanın çözümünü getirebilir. Böyle bir çatışmaya, dümende hangi yönetim olursa olsun, İngiltere’de katılmak zorundadır. İngiltere, hiç bir zaman Rusların İstanbul’u ele geçirmesine izin veremez. Çarların düşmanlarıyla ortaklaşa, yaşlanarak zayıflamış ve çürümüş Babıali yerine, bağımsız bir Slav devletinin kurulmasından yana olmalıdır.”(20) diyen Engels’in çözümlemesini Marks şu sözlerle tamamlıyordu: “İşaret niteliğinde bir dizi zaferden sonra, Rusya, Türkiye’den olsa olsa bu kadar istekte bulunabilirdi, daha fazlası olanaksızdı. Bu, Rusya’nın, kökleşmiş inancına – yani Avrupa’da karşı-devrim aralığının kendisine Osmanlı İmparatorluğu’ndan ödünler alma hakkını verdiği inancına- inatla sarıldığının en iyi kanıtıdır. Gerçekten de, ilk Fransız Devriminden beri, Kıtadaki her gerileme, Rusya’nın Doğuda ilerlemesiyle özdeş olmuştur. Ne var ki Rusya, Avrupa’nın şimdiki durumunu, Laibach ve Verona kongrelerini, hatta Tilsit barışını izleyen Avrupa koşullarıyla karıştırırken yanılıyor. Rusya, Kıtada herhangi bir genel savaşı izleyecek devrimden, sultanın, çarın saldırısından korktuğundan daha fazla korkmaktadır. Eğer öteki devletler kararlı davranırsa, Rusya’nın pek efendice bir davranışla geri çekilmesi kesindir. Ancak gene de, bu sefer de yapabileceği gibi, Rusya’nın son zamanlardaki manevraları, her olayda, Türkiye’yi içinden dağıtmaya girişmiş unsurlara güçlü bir hız kazandırmıştır. Tek soru şudur: Rusya kendi özgür atılımıyla mı davranmaktadır, yoksa modern fatum’un -devrimin- gönülsüz ve bilinçsiz bir kölesinden başka bir şey değil midir? Ben ikincisine inanıyorum.”(21)

Balkanların içinde bulunduğu bu durum ve uygulanan siyaset aynı şekilde Kafkaslarda kendini göstermişti. Nitekim uzun süre Osmanlı yönetiminde kalmış olan Poti ve Batum limanlarıyla Güneybatı Gürcüstan toprakları da 1877-1878 savaşıyla son bulan çeşitli çarpışmalarla Türklerden alınarak Rusya’ya katılmıştır.

Yukarıda göstermeye çalıştığımız siyasal dengenin dışında Gürcüstan’ı değerlendirebilmek mümkün gözükmemektedir. Gürcüstan üzerinde de büyük etkileri olan bu süreçte, özellikle 1800’lü yıllardan sonra Gürcü edebiyatında romantizm gelişmeye başlamıştır.


NOTLAR
* Bu siyasi gelişme manastır dünyasında otokrasi ve ayin usullerine bağlılık taraftarı Yosif Volokolamskiy’i (Öl. 1515) tutanlarla, dini ve siyasi hürriyetleri savunan Nil Sorskiy taraftarları arasındaki, büyük çatışmayı körüklemiştir.
** “Şark Meselesi” önemli bir politik kavram olacaktır. Çünkü Batılı devletlerin, Avrupa diplomasisi Osmanlı İmparatorluğu’nun bölüşülmesi, ortadan kaldırılması çabalarının yarattığı meseledir.
*** Dr. Hikmet Kıvılcımlı bu bilgilerin olduğu kitabı 1965 yılında yazmıştır. O yüzden “bugünkü” diyerek karşılaştırdığı rakamlar, 1965 yılına ait karşılaştırmalardır.


KAYNAKÇA
(1). W. H. McNeill, Dünya Tarihi, S. 360, Çev: Alaeddin Şenel, imge Kitabevi, imge Kitabevi, 3. Baskı.
(2). W. H. McNeill, Dünya Tarihi, S. 363, Çev: Alaeddin Şenel, imge Kitabevi, imge Kitabevi, 3. Baskı.
(3). N. Berdzenişvili-Simon Canaşia, Gürcü Tarihi, S. 212-213, Çev: Hayri Hayrioğlu, Sorun Yay., 1997.
(4). Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Işığında ilkel Sosyalizmden Kapitalizme ilk Geçiş-ingiltere, S. 72, Diyalektik Yay., 1994.
(5). A. Zischka, “Pamuk Harbi, S. 14; Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Işığında ilkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş-İngiltere, S. 16, Diyalektik Yay., 1994.
(6). Dr. Hikmet Kıvılcımlı, Tarih-Devrim-Sosyalizm Işığında İlkel Sosyalizmden Kapitalizme İlk Geçiş-İngiltere, S. 17, Diyalektik Yay., 1994.
(7). A. Bennigsen- C. L. Quelquejay, Üçüncü Dünyacı Devrimin Babası-Sulatn Galiyev, Çev: E. Akbulut-T. A. Şensılay, S. 19, Sosyalist Yay.
(8). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Kars’ın Düşüşü”, S. 702-779, Sol Yay., I. Baskı.
(9). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Kars’ın Düşüşü”, S. 701, Sol Yay., I. Baskı.
(10). Mustafa Suphi’nin Yeni Dünya’sı, Hazırlayan Mete Tunçay, S. 17-18, B. D. S. Yay.
(11). Abdülehad Nuri, Türkiye’ye Seyr’i Sefain İdaresi Tarihçesi, S. 14, Akt: Dr. H. Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, S. 23, Bibliotek Yay., 1989.
(12). Dr. H. Kıvılcımlı, Türkiye’de Kapitalizmin Gelişimi, S. 24-25-26, Bibliotek Yay., 1989.
(13). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Rus Tahvilleri”, S. 689-690, Sol Yay., I. Baskı.
(14). Charles Maurras, Nos raisons contre la Republique pour la monarchie, Akt: C. Pardo-Deniz Vardar, Toplum Bilim Dergisi, Sayı: 3, “Karl Marx’ın “Yahudi Sorunu”, S. 40, Bağlam Yay.
(15). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Rus Tahvilleri”, S. 690-695, Sol Yay., I. Baskı.
(16). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Rusya’nın Geleneksel Siyaseti”, S. 108-109, Sol Yay., I. Baskı.
(17). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Türkiye Sorunu”, S. 36-37, Sol Yay., I. Baskı.
(18). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Türkiye Sorunu”, S. 38-41, Sol Yay., I. Baskı.
(19). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Türkiye Konusunda Gerçek Sorun”, S. 33-34, Sol Yay., I. Baskı.
(20). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Avrupa Türkiye’sinin Durumu Ne Olacak?”, S. 47, Sol Yay., I. Baskı.
(21). Marks-Engels, Doğu Sorunu (Türkiye), “Türkiye Ve Rusya”, S. 50, Sol Yay., I. Baskı.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın