Sermayeleşmiş Şiddet Kamu Gücünün Özüdür – Suat Parlar & Yiğit Tuncay


 


Bir başlık var bu belgede. “Güvenlik sektöründe reform, daha geniş faaliyetler” başlığı. Başlığın kendisi bile ürkütücü. Artık güvenlik bir sektör. Bir yanıyla özelleşmiş. Bir yanıyla oligarşinin kendi demir ökçe silahlı birlikleri, ölüm mangaları var. Ama bir yanıyla da kan gücünün bir parçası olması gereken ulusal orduların lejyonerleşmesi ve dünyanın dört bir yanında “karşı ayaklanma doktrini”ne bağlı olarak polisleşmesi söz konusu. Artık güvenlik bir sektör boyutu içerisinde ele alınıyor.

Buradan bana çözüm soranlara da kısa bir formülasyonla cevap vermek istiyorum; (burjuva politikası anlamında) kamunun şiddetle kamulaştırılmaya, özel sektörün de şiddetle özelleştirilmeye ihtiyacı var. Kamu kamulaşır, özel sektör özelleşirse, dünyanın en azından sosyal refah devleti düzeyinde olmasa bile problemlerini çözmesi kolaylaşır. Burjuvaziye politika önermek elbette bizim işimiz değil ama, şu anda bir çamurun içerisinde debeleniyorlar. Kamu gücünün önemli bir bölümü zaten özelleştirilmiştir. Ve en önemlisi de şu; o kamu gücü olmadan, özel sektör denilen arsız yapının komprador ülkelerde 1 gün bile yaşaması  mümkün değildir. 28 Tane dolar milyarderinin olduğu bir ülkeden söz ediyoruz. Bu liste bir kaç sene önce 5-10 kişiydi.  Böyle bir azınlık tahakkümünü neler üzerinde kuruyor ve nasıl yürütüyorlar?

Dolayısıyla, şunu görüyoruz; özelleşmiş kamu gücü var. Kamu kamulaştırılmalı, özel sektör özelleştirilmelidir. Yani, asalak, paraziter olarak devletin bütün olanaklarına yapışmış ve teşviklerle, vergi indirimleriyle, ulus ötesi şirketlere aktarılan değerlerle beslenen burjuvazinin, kamunun üzerindeki eli kesilebilirse, kendi sorunlarını büyük ölçüde çözmüş olurlar. Özel sektör özelleşir ve dedikleri gibi “rekabetçi” olursa, meselenin önü açılır. Bundan daha güzel bir itiraf olur mu? Güvenlik sektörleşmiş vaziyette.

Kontrgerilla stratejisinin el atmadığı bir alan yok. Türkiye’deki cezaevleri operasyonları aydınlanmıştır. Bu yine suçüstü belgesidir. Türkiye’de devrimcilerin işlerinden biri de bu konuları takip etmek olmalıdır. Türkiye’de cezaevi operasyonlarının kontrgerilla stratejisi ile bağlantılı olduğu net olarak ortaya çıkmaktadır. Sadece güvenlik sektörü çerçevesine silahlı kuvvetler alınmıyor, cezaevleri de alınıyor. Ve bu konuda dünyanın dört bir yanında standart bir ölçeğin geliştirildiğini görüyoruz. Artık panaptikon çağı bitmiştir. Onların tabiriyle; “tecrit edilmiş, uzlaştırılmış, atomize edilmiş, daha doğrusu politik kişiliği yok edildiği için sadece bitkiye dönüştürülmüş bir şekilsiz insanlar toplumunun yaratılması ve bunun için azami şiddetin kullanılması” söz konusudur.  Cezaevi güvenlik sektörü içerisinde değerlendiriliyor. Bunun diğer aşaması da cezaevlerinin özelleştirilmesidir. Buraya doğru bir gidişi de görüyoruz.

Liderlik Kavramı Toplumsal Hareketlerin Baş Düşmanıdır

“Etki harekâtı, isyan bastırma harekâtında, harekâtın ağırlık merkezini korumak açısından özellikle önemlidir.”

Hiç kimse Türkiye’de, Gladio’yu götürüp cemaatlerle, daha önce anti-komünist savaş süreci içerisinde kilit roller oynamış ve ondan sonra o rolünü sürdürmüş küresel kapitalizmin içinde yeni işlevsellikler edinmiş bir takım şahıslarla ilişkilendirmesin. Burada emperyalist tahakküm stratejisinin, onun kontrgerilla uygulamalarının politik sözlüğüyle bağlantılı bir lider tarifi görüyoruz. Hiç boşluk bırakılmıyor.

Deniliyor ki; “toplumun başlıca liderleri siyasi, dinî, bölgesel, hatta etkileşim halinde ve bunların kritik mesajlar konusunda sürekli inandırıcılık ile konuşlandırılması gereklidir”. Bu nedir? Politikada lider yaratma sürecidir. Dini alanda lider yaratma sürecidir. Hatta bölgesel alanda lider yaratma sürecidir. Bunlar sürekli ve inandırıcılık üzerinden konuşlandırılacak ve kritik mesajlar iletecekler. Kimin kritik mesajlarını iletecekler? İşte bu stratejik etki merkezidir. Etki harekâtı, bizlere, din adamları, politikacılar ve onların tabiriyle “toplumun kanaat önderleri” tarafından aşılanıyor. Bu kritik mesajlara kim karar verecek? “Stratejik etki merkezi” karar verecek. Stratejik etki merkezi kim? Global güvenlik çerçevesi içerisinde, emperyalizmin karar, güç ve strateji odaklarında bu planlamayı gerçekleştiren mekanizmalar. Bunların arka planında sınıfsal olarak ne var? Finans-kapital oligarşisi var. Dünya ölçeğinde askeri-endüstriyel kompleks ve enerji devleri var.

İslamiyeti Ruhlardan Kovanlar CIA İpine Sarılıyor

Arka plandaki sınıfsal yapıyı tabii ki hiç bir zaman göz ardı etmeyeceğiz. O zaman biz etki harekâtına sürekli maruz bırakılıyoruz. O zaman hızla kendimizi bir takım soyut değerlendirmelerden kurtarmamız gerekiyor. Bir cemaat ortaya çıkıp da, devleti ele mi geçirecek? Bu devlet yapılanması, böyle basitlik içinde algılanamaz. Devlet bir kabile, bir cemaat tarafından bu anlamda ele geçirilemez. Çünkü bu devlet, ulus ötesi şirketlerin, bu bölgedeki en iyi yatırımlarından biridir. Bunu bir dini cemaate mi havale edecekler? Devletler böyle işlemez. Bu işi lütfen daha ciddi bağlamları ile değerlendirelim.

Böyle mekanizmalar, böyle işlevlerle donatılmış yapılar elbette var. Zaten kendileri de söylüyorlar. “Siyasi, dini ve bölgesel liderler”den bahsediliyor ve bunların taşıdığı “kritik mesajlar” var. Bizim işimiz bu “kritik mesajlar”ın çözülmesi olmalıdır. “Sürekli ve inandırıcılık içerisinde bunların konuşlandırılması”nın devletle bağlantısını çözmek zorundayız. Nereye ve nasıl konuşlandırılacak? Bu sorular hep gündemimizde olmalı ve politik lider, dini lider üretme süreçlerinin mantığını bulmamız gerekiyor. Bu saptamadan sonra da, Türkiye’deki cemaat liderlerinin kendilerini anlatması gerekiyor. İlişkilerinin olmadığını kanıtlamaları gerekiyor. “Karşı ayaklanma” harekât merkezleriyle, “etki harekâtı” yürüten merkezlerle ilişkilerinin olmadığını topluma anlatmaları, kanıtlamaları gerekiyor. Çünkü ben bu belgenin gerçek bir belge olduğunu söylüyorum. Irak ve Afganistan’daki uygulamaların, aynen Şili’deki gibi bir laboratuvar uygulaması olduğunu söylüyorum. Bu uygulamaların, bugün dünyada en fazla yoğunlaştığı ülkenin Türkiye olduğunu söylüyorum. Burada dini liderlerin de toplumun önüne çıkıp, apaçık bu “etki harekât” merkezleriyle bir işlerinin olmadığını anlatmaları gerekiyor.

İşbirlikçiliğin Metafiziği Dolarla Takdis Ediliyor

Bugüne kadar hep sistem bizi şöyle dövdü; “suçsuzluğunuzu ispatlayın” dedi. Bu sefer bizler de tersinden soracağız. Diyoruz ki; hepiniz böyle bir gerçeklik temelinde kontrgerilla merkezleriyle bağlantılısınız. Suçsuzluğunuzu ispat edin. Çünkü, Türkiye’de dinin kullanım biçimi “soğuk savaş İslamı”yla mayalıdır. O “soğuk savaş İslamı” acımasız bir kirli savaş yürütülürken, egemenlik sistemine desteğe dönüşmüştü.

Sonraki aşamada acımasız bir kontrgerilla harbi Afganistan’da verilirken, seçilmiş bir kimlik görüntüsü altında Amerika’nın bu harekâtlarına sessizlik, Irak’ta milyondan fazla insanın öldürülmesine sessizlik şeklinde tezahür etti. Sadece Filistin söz konusu olduğunda kılınan gösteri namazları dışında, orta yerde pek fazla bir şeyin bulunmaması ve Türkiye’deki İslamcı hareketin -her ne hikmetse- anti-Amerikancı bir hat üzerine oturmaması, bu etki harekâtının Türkiye’de dini cemaatler üzerindeki başarısını gösteriyor.


25. 03. 2010 tarihindeki “Neo – Gladio” adlı söyleşimizden alıntıdır.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın