Stratejik Bombardıman 35’leri Vururken – Suat Parlar



“Karşı Ayaklanma”cı Hukuk

“Terörle mücadele” adı altında ilân edilen misilleme seferleri, siyasal şiddetin kaynaklarını belirsizleştiriyor. Hedefleri insanî niteliklerinden soyutluyor. Medyanın merkezinde yer aldığı “karşı ayaklanmacı doktrin”in, psikolojik savaşta uyguladığı değer sistemine göre; terörist kategorisi, kanun dışı, barbar bir vahşi olarak temellendiriliyor. “Karşı ayaklanma doktrini”ne dayanan otoriter devletçilik uygulamalarına göre; anti-terör yasaları, polis ve ordunun iç savunmada işbirliğine gitmeleri, adli ve siyasal davalarda sanık haklarının zayıflatılması, polisin yüksek teknolojiye dayanarak tüm nüfusu gözetleme yeteneğinin gelişmesi, sınırları belirsiz yıkıcılık kategorisi, sendikal haklar ve siyasi gösteriler üzerindeki sınırlamalar, yurttaşların idare edilmesinde baskıcı teknolojinin kullanılması, terörle mücadele gerekçesiyle meşrulaştırılıyor.

“Yeni Devlet”çilik Çağı

Devletin ideolojik sermayesi ile sermaye düzeninin çıkarları bütünleşiyor. Çünkü devlet, yeni küresel sistemin tam da kalbinde yer alıyor. Sermaye birikimi koşullarının yaratılması ve sürdürülmesinde hayati bir rol oynamaya devam ediyor. Hiç bir ulus ötesi aktör, toplumsal düzen veya kurum, mülkiyet rejimi, sermayenin günlük işleyiş koşulları, sözleşme sisteminin yürürlüğü ve diğer kapitalist sınıf ihtiyaçları karşısında idari, hukuki zor aygıtları temelinde devletin yerini alamaz. Devlet hem emperyalist ve hem de bağımlı ekonomilerde sermaye açısından hâlâ birikimin vazgeçilmez koşullarını sağlamaktadır. Dünya, bugün eskisinden daha yoğun bir biçimde devletler dünyasıdır.

“Sonsuz Savaş”ta Türkiye

Çağımız bir “yeni devletçilik” çağıdır. Küreselleşmenin yeni siyasi biçimi, ne bir küresel devlet, ne de küresel egemenliktir. Ancak ABD sahip olduğu muazzam askerî güçle, dünyadaki askerî harcamaların %40’ını gerçekleştirmesiyle bir tür “artı emperyalizm”i temsil ediyor. “Artı emperyalizm” kavramı, 30 Eylül 2011’de Observer Gazetesi’nde yayınlanan “Pentagon’un İçinden” başlıklı bir haberle Türkiye’nin konumuna da ışık düşürüyor.

Şöyle ki; “Pentagon militanları bir venn diagramına benzer şekilde merkezleri birbirinin üstüne gelen dönüşümlü ittifaklardan söz ediyor. Bu tür bir ittifakta belirli ilkeler sadece bitmeyen savaşın farklı dönemleri ve sektörlerinde ABD yörüngesine girecekler. Bütün çemberlerin üst üste geldiği diagramatik gülün ortasında sadece ABD, Britanya ve Türkiye olacak.”

Observer bunu söylüyor. Türkiye, ABD ve Britanya ile birlikte küresel güvenlik sisteminin gülü ilân ediliyor. Türkiye’nin politik, askerî, hukuki düzeninin değişim süreçleri bu gerçeklikten soyutlanarak anlaşılamaz. Kezâ, “karşı ayaklanma doktrini”nin uygulanmasındaki şiddet de bu temelde değerlendirilmelidir.

Neo – Liberal Devlet Terörü

Türkiye’de değişimin koordinatlarını oluşturan “kent devlet”i gerçekliği, yoğun bir otoriterliği ve iyi planlanmış bir stratejiyi içeriyor. Bu stratejide, özel sektörün tüm faaliyetleri neo-liberal, sağcı ideolojinin bütünlüklü bir parçası olarak, hem yurtiçi ve hem de uluslararası alanda devletle bütünleşiyor. Kurumsallaştırılmış yalanın propagandası, medyanın temel işi oluyor. Bu konuda kapitalist medyaya en büyük yardım, “karşı ayaklanmacı” uzmanlardan, yani burjuva devletin kiralık ödül avcılarından geliyor. Bu uzmanlar, devletin baskı aygıtı adına ve içinde çalışan entellektüeller olarak görevlerini yerine getiriyorlar.

Tüm demokratik söylemlerine rağmen, ortak noktaları “karşı ayaklanma doktrini”nin “yıkıcılık” kavramında ortaya çıkıyor. Bu doktrine göre “yıkıcılık”; bir ülkede yaşayanların, bir bölümünün o anda ülke yönetiminde bulunanları devirmek ya da onları yapmayı istemedikleri şeylere zorlamak için yaptıkları (silahlı güç hariç) tüm eylemlerdir. Bu bağlamda grevler, protesto yürüyüşleri, propaganda, boykotlar, yani normal siyasal hayatın işleyişi “yıkıcılık” olarak nitelendiriliyor. Böylece, kurnazca tarafsız bir hukuk sistemi vitrine konulurken, sert anti-terör yasalarının varlığı otoriterliğin güvencesi haline geliyor. İşte Şırnak’ta resmi açıklamalara göre 35 insanın öldürülmesi ve birinin yaralanması bu çerçevede değerlendirilmelidir.

Askerî Nitelikli Militarizmden Sivil Militarizme Geçiş

Türkiye, “küresel kapitalist savaş”ın ön cephesi olmanın verdiği askerî-politik-teknolojik imtiyazlarla donatılmıştır. ABD emperyalizmine yazgısını bağlamış komprador burjuvazisi, komprador bürokrasisi ve siyaset kadrolarıyla Ortadoğu’da yeni bir savaşın ölüm meleği haberciliğine adım atmaktadır. Politika, nihai sonucu savaş olan ve savaşın sürdürülmesine hizmet eden bir sistem içinde başka araçlarla yürütülen bir savaştır. Politikanın bunun dışında anlamı yoktur. Kapitalizmin özü militarizmdir. Bu gerçeklik, tüm aksi söylemlere rağmen, Türkiye’de sermaye siyasetinin ta kendisidir. Türkiye’de askerî nitelikli militarizmden sivil militarizme geçiş yapılmıştır.

Savaş Teknolojisi Putperestliği

Terörizmle mücadelede üstünlük sağlayacak tüm ileri teknolojik unsurların devreye sokulması, akıl dışı bir şiddetin otonomluğunu gündeme getirirken, bombaların akıllı olamayacağı netleşiyor. Saf enformasyon savaşı, kafaları ve kalpleri kazanma konusundaki tüm uzman böbürlenmelerine rağmen, devlet sayı ve güç bakımından eşi görülmemiş askere ve polise ihtiyaç duyuyor. Savaş insanların kafaları ve yürekleri için değil, bedenler için de veriliyor. Kapitalist birikimin vahşi işleyiş hızı, otoriter devletin yoğun baskısıyla bütünleşiyor. Çağımız, hız çağı olarak niteleniyor. Doğrudur, artık canlının hızı olan metabolik hız ile ölümün hızı olan teknolojik hız arasında bir mücadeleyi yaşıyoruz. İnsana karşı kapitalizmin hız savaşı sürüyor. Savaş coğrafyaları, bir kaç kilometrekarelik öldürme kutularına bölünüyor. Bu öldürme kutuları harfler ve sayılarla belirleniyor. 35 Kürt köylüsü, öldürme kutularının içinden çıkamıyor. Makineleri fetişleştiren, bedenlerin mevcudiyetini önemsizleştiren üstün teknolojiye dayalı çatışma türü, neo-liberal fanatizmin, post-modern tezahürü haline geliyor. Bu teknolojik savaş türünün “karşı ayaklanma”cı doktrinle kesişme alanında, Türkiye’nin güvenlik güçleri, ABD ve Britanya tarzı strateji, taktik ve yaklaşımların uygulanmasında uzmanlaşıyorlar. Bu uzmanlığın ileride hangi siyasi coğrafyalarda kullanılacağı sorusunun cevabı ise netleşiyor.

Olağanüstü Hal Bloku

İran ve Suriye, Türkiye’nin menziline giriyor. Türkiye’nin balistik füze alanındaki yetersizliğinin İran’la mukayese edilmesi, önemli bir açıklığa işaret ediyor. Ortadoğu’ya kazanma kültürü açısından bakmak, Türkiye’de askerî-sınaî kompleksin hedeflerini ortaya koyuyor. Bilim, teknoloji ve savaş iç içe geçiyor ve Türkiye’yi kapitalist-emperyalist sistemde ABD ve Britanya ile birlikte şiddete zincirliyor. Her savaşın biçimi, “savaş için eldeki teknik araçlara bağlıdır” formülü, stratejik hava bombardımanına meşruluk kazandırıyor. Stratejik hava bombardımanı yaygın biçimde kullanıldığı ölçüde “hedefte yanlışlık yapıldığı” gerekçesinin hiç bir anlamı kalmıyor.

Dolayısıyla, 35 Kürt köylüsünün öldürülmelerine karşı tepkilerin, “insan hakları”ndan “33 Kurşun” anımsatmasına kadar bir dizi basitleştirmenin ötesinde; ciddi analitik kökleri olan stratejiler, “karşı ayaklanma”cı doktrin, askerî-sınaî kompleks, “Ortadoğu’da savaş hazırlıkları”, “terör” başlığı altında sistemleştirilen tekniklerin ekonomik, politik krizin neticesinde gelişecek hareketlere karşı kullanılma hazırlığı, polis-ordu ve hükümetin üçlü bir grup olarak çalıştığı “olağanüstü hal bloku”nun kurumsal yapılanması olguları ışığı altında incelenmesi zorunludur. Tüm bu şiddeti analiz ederken Irak’ın kuzeyinde Exxon-Mobil, Shell ve diğer petrol devlerinin bölge devletleriyle ortak yaşarlık, halklar ile düşmanlık temelinde kanlı hesaplaşmaların kapısını aralayacakları akılda tutulmalıdır. Tıpkı aynı şirketlerin Karadeniz’de dev sondaj platformları kurmasının, yakında Kafkasya ve Karadeniz hattına getireceği ağır sorunlarda olduğu gibi. Ancak tekrar etmekte yarar var: 33 Kürt köylüsünün 1943’te katledilmesi ile stratejik bombardıman sistematiği temelinde 35 insanın öldürülmesi arasındaki farklara dikkat etmemek, tıkız kimlikçi söylemi mayalandıran neo-liberalizmin mezarlık barışını kabullenmek ve etnik pazara sürgünü ebedileştirmektir.


Deşifrasyon: Hazal Kelleci


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın