Barbarlar ve Şarkiyatçılık – Yiğit Tuncay


Burada tüm kaynaklarda karşımıza çıkan önemli bir soruna değinmek istiyorum. Gürcüstan’la ilgili kaynakların hemen hemen hepsi, XIII. yüzyıldan itibaren başlayan Moğol akınlarının ve ardından Timur’un fethiyle edebiyatın gelişiminin durduğuna işaret etmektedirler. Ayrıca bu kaynakları araştırdığımızda karşımıza çıkan hep batılı ve onları temel kabul eden tarihçiler oluyor. 19. yüzyılın ortasında dünya tarihinin yazımına 13. yüzyılın Haçlıları gibi saldıran batılı tarihçileri (şarkiyatçı-orientalist) tek kaynak kabul etmenin bir sonucudur bu.

Bildiğimiz gibi Moğollar iki büyük kola ayrılmaktaydılar. Moğollar ve Tatarlar olarak bilinen bu iki büyük kol, ırk ve dil bakımından Türklerin akrabasıydılar. Anayurtları olan Orta Asyadaki “Ordu” ülkesinin dışında yeni geçim kaynakları bulmak için durmaksızın gezen göçebe bir topluluktu Moğollar. Ormanlık bölgelerde yaşayanlar avcılık ve balıkçılık yaparlar, düzlük bölgelerde yaşayanlar ise hayvancılıkla uğraşırlardı. Henüz bir üretim aracı olarak toprağı tanımayan Moğollar, tüm bu uğraşlarının yanı sıra, geçim kaynaklarını yaptıkları akınlarla elde ettikleri ganimetlere bağlamışlardı.

Modern devlet olgusunu tanımayan Moğolları bir çatı altında toplayan Timuçin olmuştur. 1206 yılında toplanan Moğol halk kurultayı Timuçin’i ülkenin Kağanı ilan etmiş ve Timuçin adını değiştirerek “Cengiz Han” ünvanını almıştır. Yaptığı akınlarla topraklarını genişleten Cengiz Han, ülkeyi dört oğlu arasında bölüştürmüştür. Kafkas dağlarının kuzey kesimi ile Hazar denizinin kuzey kıyılarında bir “Altın Ordu” devleti oluşturulur. Cengiz Han soyunun ikinci kolu ise İran’a yerleşir. Bu kola da “İran İlhanlıları” adı verilir. Bunların bir diğer adı da “Hülagulular”dı.

Tüm bu tarihsel süreci ele aldığımız zaman, yani Moğolların Çin’deki dönemlerini ve özellikle 1279-1368 arasında Kubilay’ın kurduğu Yüan Soy yönetiminde “Halk Oyunları” Vang-şi fu’nun yapıtlarıyla iyice gelişmiştir. Kuşkusuz Çin dramı, Eski Yunan “tragedia”larından çok daha eskidir. Moğolların bu anlamda bir etkileşime girememelerini söylemek tarihsel bir safdillik olur herhalde. Ayrıca , Çin’de oyun yazarlığı sanatının gelişimi İ.S. XIII. yüzyıla dayandırılmaktadır. Bunun nedeni çok açıktır. Tiyatro eserleri bu döneme gelinceye değin “güzelyazın” kapsamına sokulmamıştır. Şiirin yanında “oyun”, aşağı düzeyde bir eğlence niteliğinde görülmüştür. Tarihsel, şiirsel ve felsefi eserler köklü değişime uğrarken, “oyun” hep başlangıç kalıbında bırakılmıştır. Yüan Soy yönetimine gelinceye kadar bu böyle sürmüştür. Moğol yönetiminde (Yüan Soy yönetimi) tiyatronun gelişimine olanak hazırlanması çok ilginç bir durumdur.

İngiliz sinolog ve Japon Uygarlığı uzmanı A. Waley “(…) Moğollar yalnız polislik yapmışlardır. (…)” diye yazıyor. Evet, Moğolların Çin kültürüne kökten değişimi sağlayacak bir katkıda bulunduğunu söylemek doğru olmaz. Ancak, daha önceki yönetimlerin kültür ürünlerinin Moğollar döneminde de sürdürülmesine ve eldeki belgelere yönelik araştırmalara bakacak olursak, Yüan Soy yönetiminin baskısının bazı güzelyazın anlatımlarını zorladığını görüyoruz. Örneğin, gösteriler düzenlemeyi (özellikle savaş gösterileri), eğlenmeyi seven Moğolların, Çin yazarlarını tiyatro alanına çekmeleri, savaşı ve kahramanları oynayan oyunculara, bunları yazan yazarlara farklılık gösteren bir davranış içinde olduklarını söylemek hiç de yanlış olmayacaktır. Ayrıca, Moğolların yönetimsel kuruluşlarında yabancı uyruklu insanlara da yer vermeleri bilinen gerçeklerdir. Asya’nın batısından, ortasından, Doğu Avrupa’dan gelen bu kişilerin düşünce ve beğeni açısından etkili olduklarını söylemek de pek yanlış olmayacaktır. Moğol etkisinin oyun yazarlığının ve gösterilerinin gelişimine katkısının yanı sıra, Çin tiyatrosunda kullanılan oldukça durgun, ama renkli bir müzik türü olan Kuan-kü tarzı gibi, Moğol asıllı, açık hava gösterileri için yazılmış gürültülü bir müzik türü Pan-tsi’nin varlığı da yine tarihsel gelişime ilişkin olarak yadsınamayacak bir örnektir.

Moğol yönetiminden sonra ortaya çıkan Kun-çü gösterileri, tiyatronun kendisini sürdürmesine olanak hazırlamıştır. Halk tiyatroları, toplumun uyanmasını, düşünsel gelişimini sağlamış önemli kuruluşlardır Çin’de. Köylünün sorunlarını deşen gösteriler, giderek XIX. yüzyıl “Köylü Ayaklanma”sına önderlik eder. Savaşın temelini kurar. Hiçbir uygarlık ve tiyatro tarihinde böylesine ülkesinin düzenini etkileyen, ona yön veren bir başka tiyatro kuruluşuna rastlayamıyoruz. Çin halkının emperyalizme karşı mücadelesinde de önemli bir yer tutmuştur bu tiyatro geleneği. Özellikle, yüzyıllar sonrasında bile Brecht gibi önemli bir tiyatro adamını etkileyen bu dönem güzelyazın etkinliklerinin ortaya çıkıp nedenlerini doğru kavramak gerekmektedir.

Bu anlamda, çok geniş bir coğrafyaya yayılan ve durmaksızın sentezlenen halk kültürlerinin tarihsel gelişim sürecinde Moğolların da rolünü kavramak gerekmektedir. Ayrıca Gürcü edebiyatının gelişiminin kesintiye uğramasını tek başına Doğu’dan gelen akınlara bağlamak doğrudan bir kabalaştırmadır. Çünkü Gürcüstan’ın siyasal olarak bağlı bulunduğu Bizans kilisesinin yıkıma uğraması çok önemli bir etkendir. Zaten Gürcü edebiyatının gelişimine ilişkin verdiğimiz bilgilerde Bizans kilisesinin çıkış noktası olduğunu vurgulamıştık.

Bizans desteği ile kurulan Selçuklu Devleti’nin sultanı Melikşah, Selçuklu egemenliğini güçlendirmek için Gürcüstan seferi yapar. Vasal devletçikler sistemine bağlı kalmasına rağmen, güvendiği Memluk komutanlarından Sav Tegin’i 1076 yılında bölgeye komutan atar. Türkmenler ve Sav Tegin, ilk zamanlar Gürcülere karşı başarılı olamazlar. Gürcü Kralı II. Giorgi (1072-1089) birçok kaleyi, Kars ve Anapa’yı ele geçirir. 1078-1079’da Melikşah ikinci seferini gerçekleştirir. Ancak Sultan geri dönünce, Türkmenler ve Sav Tegin yine bozguna uğrar. Oltu, Erzurum, Kars ve çevresi, Gürcü Krallığına bağlanır. Bunun üstüne, 1080’de Melikşah’ın komutanlarından Ahmet, Gürcü ülkesinin önemli bir bölümünü işgal eder ve Kars’ı alır.

Türkmen şefleri Ebu Yakup ve İsa Börü, Arran üslerinden Gürcüstan’a her ilkbaharda sürekli akınlar yaparlar. Akınlara dayanamayan Gürcü kralı, İsfahan’a giderek Melikşah’ın vasalliğini kabul eder. Gerektiğinde asker yollayacak ve haraç ödeyecektir. Buna karşılık Sultan, Gürcü ülkesini koruyacak, Türkmen akınlarını durduracaktır.

Gürcü tarihçileri, feodal sistemin bu dönemde ülkelerinde kesin biçimini aldığını söylemektedirler. VIII. ve IX. yüzyıllar geçiş, X. ve XI. yüzyıllar kuruluş dönemidir. A. Manvelichvili, toplumsal rejimin Avrupa ülkelerindekinden farksız olduğunu söyler. Aznavur denilen feodal beyler, serfleri üzerinde ölüm-kalım hakkına sahiptirler. Toplumsal hiyerarşi ile idari hiyerarşi çakışır. Bölgelerinde egemen olan aznavurların kendi vasalleri ve özel orduları vardır. Kral, Kıpçak Türklerinden bir merkez ordusu kurarak aznavurlar üzerinde bir ölçüde egemenlik sağlar.(1)

Sürekli paylaşım savaşlarının karmaşasını yaşayan bölge halklarının durumunu tek etkiyle açıklamak anlaşılabilir bir şey değildir. Süreklilik gösteren paylaşım savaşlarına bir örnekte XII. yüzyılın sonundan itibaren dünya ekonomisinin merkezi olan Venedik ve Cenova’dır. Bu tüccarlar Bizans’ın ekonomik yaşamının iplerini ellerine geçirmişlerdir. Bunların gelirleri, hazineye ödenen miktarları ve Bizans yurttaşlarının karlarını aşmıştır. Ekonomik güçlükler enflasyona neden olmuştur. Nomismanın değeri bir kaç kez düşer. Sikkeler artık altın değil, bir gümüş ve bakır alaşımından yapılmaya başlanmıştır. Böylece, İtalyan Cumhuriyetleri Bizans’ı ticari olarak yenerler. 1204’te de Haçlıların eliyle onu yıkarlar. Bir çok onyıllar boyunca, Hıristiyan şövalyeler, imparatorluk başkentini yıkım ve yoksulluk altında tutarlar. Tarihçi Gregoras Nikephoros’un tanıklığına göre, XIV. yüzyılda bile, hala Haçlıların yıkımının izleri ortadadır.(2)

Gürcüstan’ın siyasi ve iktisadi eksenlerinin sürekli oynaması istikrarsızlığı getirmiştir. Ortodoks kilisesinin ekseninde olan Gürcüstan, Akdeniz’i kapalı tutan bir Latin imparatorluğunun kurulmasından (1204) ve İstanbul’un fethinden sonra Ortodoksluğun son surları haline gelen Rus prensliklerinin eksenine girmeye başlamıştır. Moğolları hoşgören Rus tarihçileri XIII. yüzyılda Rusya’yı başka şeylerin tehdit ettiğini söylemektedirler.(3) Baltık kıyılarının Hıristiyanlaştırılmasını düzenleyen Roma kilisesi, Rusya’nın batılılarca fethini de düşünmüştür. Papanın, Batu Han’ın Moğollarına karşı haçlı seferi için çağrıda bulunduğu bilinmektedir. Novgorod Hıristiyan komşularının iki hücumunu püskürtür. Bu zaferi kazanan Prens Alksandr’ın, sonradan devamlı olarak vatandaşlarına, Moğollara boyun eğmeyi öğütlemesi ilginç bir olaydır. Batu Han’ın soyundan gelenler Altınordu Hanlığı’nı kurarlar. Polonya’dan İrtiş’e kadar uzanan bütün topraklara hakim olmalarına rağmen, XIII. yüzyılın sonunda İslamiyeti kabul eden az sayıda göçebenin yaşadığı bir bozkırda kalmışlardır.

Bunun yanında fiilen 1260’a doğru Aleksandr Nevski’nin kurduğu ve oğlu Danyel’e bıraktığı Moskova prensliği, çok tutumlu olan prenslerinin Moğol hakanı adına topladıkları vergilerden kendilerine düşen payı akıllıca kullanmaları sayesinde XIV. yy.da üstünlük sağlamışlardır. Bizans’ın izniyle kurulan, Kiev’in ve “bütün Rusya” kilisesinin varisi olan Büyük Rus kilisesinin metropoliti Vladimir’i Moskova’ya çektikten sonra, prensler Tatarlardan “Büyük Rus” ünvanını satın alırlar ve hem Moskova, hem de Altınordu’ya karşı Rus ayaklanmalarını bastırarak ön plana geçerler. Böylelikle artık Asya’da Rus yayılmacılığının önü açılmıştır.

Görüldüğü gibi Batı’dan gelen barbar akınlarının etkisiyle yeni bir şekillenmeye giden Bizans’tan Ortodoks kilisesinin sancağını alan Ruslar, Doğulu Hıristiyan toplulukları için önemli bir merkez durumuna gelecektir. Batı’daki Latin kilisesi ise, büyük zenginlikler taşıyan Doğu topraklarına egemen olabilmek için her türlü düşmanlığa ve işbirliğine açıktır.

Moğolların Orta Avrupa içlerine değin ilerleyişi, Batı’da korku ve panikten çok, büyük umutlar yaratır. Batı’da XI. Yüzyıl başlarında Kerayitlerin hanının Hıristiyanlığı kabulünden beri, bir “Rahip Jean”* efsanesi vardır. Uzak Doğu’da kudretli bir Hıristiyan kralın zuhur edeceğine inanılır. Bu kral, Batı’nın yardımı olsun olmasın, İslam ülkesini fethedecek ve Müslümanları Hıristiyan yapacaktır. Moğollar, acaba bu beklenen kralın öncüleri midir? Cengiz Han, “Rahip Jean” soyundan mıdır? Haçlı seferlerinin başaramadığı büyük hedefe acaba ulaşılma yolunda mıdır?(4)

Papalar tarafından, Büyük Han’ı “Rahip Jean’e” dönüştürme fikri benimsenmiştir. Moğollar arasında etkili mevkilerde pek çok Nasturi Hıristiyanın bulunuşu, bu fikri pekiştirmiştir. Papa Innocent IV. 1245 tarihinde, Lyon’da Ruhaniler Meclisi’ni toplar. Meclis, Moğolları Hıristiyan dinine kazanıp onları İslama karşı çıkarmak ve İslam sorununu “kökünden çözmek” çareleri üzerinde durur.

Moğolların Batıya ilerleyişlerinde karşılarında duranlar, Sünni İslam prensleridir. Bu nedenle Moğollar, Doğu Hıristiyanlarıyla ve hatta Sünnilerle çatışan Şii toplulukların desteğini kazanmaya önem verirler. İran’daki ilk Moğol komutanları, Papa’nın misyonerlerini kabul ederler. Ancak, onların Hıristiyanlığa davet çabaları sonuçsuz kalır. Göyük’ün İran’daki temsilcisi Elçigidey, 5. Haçlı Seferi için Kıbrıs’a gelen Fransa Kralı St. Louis’ye bir mektup yollar. Latince çevirisi Vatikan arşivlerinde bulunan mektupta, Büyük Han’ın onu Doğu Hıristiyanlarını İslam boyunduruğundan kurtarmakla görevlendirdiğini yazar. Büyük Han adına, onun “Fransa Kralı oğlu”na Latin, Grek, Ermeni, Nasturi ve Yakubi bütün Hıristiyanları ayırım yapmaksızın Büyük Han’ın himayesine aldığını bildirir.

1258 Hülagu planının daha on yıl önce uygulanmaya konulmak istendiğinin bir göstergesi sayılmaktadır bu mektup.(5) Fakat Moğollar henüz Fırat’ı aşamamışlardır. Göyük’ün ölümü ve Elçigidey’in öldürülmesiyle Haçlı-Moğol işbirliği suya düşer. Fransa Kralı, Sünni İslamın kalesi sayılan Mısır’a yürüse de, yenilir. Tutsak düşen kral, 400 bin altın fidye ödeyerek kurtulur. Filistin’e çekilerek dört yıl beklerse de, 1254 yılında ülkesine döner.

Moğol-Haçlı ortak askeri harekatı gerçekleşmez. Denize doğru fetih yolunu açmak ve Ön Asya’ya egemen olmak isteyen Moğol Kurultayı, Haşhaşiler ile Bağdad Halifeliği’ni ortadan kaldırmak ister. Ermeni Kralı Hetum’un da içinde olduğu bu plan, budist eğilimli ilk İran-Moğol hükümdarı olan Hülagunun büyük bir orduyla Haşhaşileri ezerek Bağdad’a yürümesiyle sonuçlanır. Karısı bağnaz bir Hıristiyan olan ve Hıristiyanlara çok yakın olan Hülagu, Bağdad’ı zapteder. Halife öldürülür, Şii ve Hıristiyanlar korunarak Sünni İslam kırımı yapılır.
Kafkasya’dan tutun da Ortadoğu’ya kadar etkileri kabaca böyle olan ve Batı’nın Doğu’ya yönelik emelleri için “barbar” dedikleri Moğollarla işbirliği arayışlarına tipik bir örnektir bu.

Moğolların ardından Timur gerçeğine ilişkin kaynaklara baktığımız zaman, özellikle Asya Türklüğünü iyi tanıyan Barthold şunları söylemektedir: Türkler arasında, bağımsız düşünceli tarikat dervişlerinin, kelamcılara bakıldığında daha çok başarı kazandığını yazmaktadır. Zaten, Türk-Moğol şamanlığının, gizemci İslam tarikatları üzerine etkisi o zamandan başlamaktadır.

Köprülü ise, ayrıca, yetkili kaynaklara dayanarak, Türk inancına şamanizm yoluyla budistlik ve hinduluk karıştığını da belirtiyor. “İlerici” dervişlerle ilişkileri olduğu bilinen Timur, Türk inançlarının özelliklerini taşımasının yanında, tüm dinlere eşit seviyede durmuştur. Din adamlarını korumasının yanında, onun aynı zamanda felsefecileri, tarihçileri, tıp adamlarını, gök bilimcileri de koruyarak tarihçilerle zaman zaman söyleşiler düzenlediği söylenmektedir.(6)

Tüm yaşamı aralıksız savaşlarla geçen Timur’un yaptığı fetih seferleri bir imparatorluğu örgütlendirmeyi amaçlamaktan çok, “ganimet” seferlerini andırır. Timur, aynı yere kalıcı bir düzen kurmaya niyetlenmeden ardarda seferler yapar ve bu seferler genelde yıkımlarla sonuçlanır. Sovyet yazarı Yakubovskiy şöyle diyor: “Timur seferinden sonra Altın Ordu kentleri, zanaat ve ticaret bakımlarından kesin olarak gerilemeye yüz tutmuştu. Üretim güçleri dağılmış, devlet hazinesi ancak yağma ve baskı sayesinde tutunabilmişti… Bu koşullar altında feodal Rus prenslerinin merkeziyetçi bir devlet halinde birleşmeleri, Altın Ordu’nun dağılması için güçlü bir etken oluyor ve Rusya’nın tarihsel gelişmesi kolaylaşıyordu.”(7)

Bütünüyle baktığımız zaman birbiri içine geçmiş halkların kültürlerinin sentezlenmemesi mümkün değildir. Ayrıca, Uzak Doğu’dan Avrupa içlerine kadar gezen Türk ve Moğolların bir kültürünün olmaması, hatta bu kültürlerin yerleşik düzene geçtikleri bölgelerde diğer kültürlerle iletişim içine girerek pozitif bir gelişmeye doğru evrilmemesi de mümkün değildir.

Antik Yunan sanatını önceleyen sanatın Orta Asya ve Uzak Doğu’da bulunduğu bilinmektedir. Doğu felsefesinin yanı sıra, Türkler Anadolu’ya gelirken bir takım kukla türlerini, dansları ve belki bir takım ilkel taklit gösterilerini biliyorlardı. Anadolu’ya yerleştikten sonra orada daha önce yaşamış halklarla, çağdaş oldukları halkların kültürleriyle alışverişleri olmuştur. Anadolu köylüsünün bugün de oynadığı bolluk törenlerinin kalıntıları olan ve dünya tiyatrosunun en önemli kaynağı sayılan seyirlik oyunları geliştirmişlerdir. Avrupa tiyatrosuna kaynaklık eden Yunan dramı da buradan köklenmiştir.

Çin müziği ve dansı nasıl Orta Asya müzik ve danslarından etkilendiyse, bazılarına göre dramatik sanat da Çin’e, Kuça (Hoço), Hindistan ve İran’dan dört ile altıncı yüzyıllarda gitmiştir. Orta Asya’da Tarım bölgesi olan Kuça’da yapılan kazılar burada tiyatro yaşamı olduğunu göstermiştir. (Ne yazık ki bulunan iki gömüt sandığının birisi Japonya’da, öteki Paris’tedir. Bu sandıkların üzerinde dansçı ve çalgıcı resimleri vardır.) Yine Ortadoğu’da bir İslam tragedyası geleneğinin olduğu da herkes tarafından bilinmektedir.

Nazım Hikmet’in şarkiyatçılara (orientalistlere) ve özellikle Piyer Loti üstünden bu öfkeyi dile getirdiği şiir ilk yayınlandığında “Şark-Garp” adıyla Aydınlık Dergisi’nin Teşrinisani (Kasım) 1924 tarihli 27. sayısında çıkmıştır. Piyer Loti’yi hedef alan bu şiir aslında tüm şarkiyatçılara bir gönderme niteliği taşımaktadır.

Asıl adı Julian Viaud (1850-1923) olan Piyer Loti, yazdığı “Azade” adlı romana aslında ilk kızan Tevfik Fikret olmuştur. Romanda Doğu’yu bir miskinler tekkesi gibi gösterip, Doğu’yu sömüren yazara sinirlenen T. Fikret’in ardından (Bkz. Tevfik Fikret, Muhasebei Edebiyye, ds. Serveti Fünun, 5 Teşrinisani 1314-18 Kasım 1896, sayı 401, S. 165-167.) Nazım Hikmet, “Azade” romanı üstünden tüm şarkiyatçılara cevap vermiştir. Bu şiirden bir bölüm aktararak bitirelim:

“Esrar!
Tevekkül!
Kısmet!
Kafes, han, kervan
Şadırvan!
Gümüş, tepsilerde rakseden sultan!
Mihrace, padişah,
bin bir yaşında bir şah.
Minarelerden sallanıyor sedef nalınlar,
burunları kınalı kadınlar
ayaklarıyla gergef dokuyor.
Rüzgarlarda yeşil sakallı imamlar ezan okuyor!’
İşte frenk şairinin gördüğü şark!
İşte
dakikada 1.000.000 basılan
kitapların
şarkı!
Lakin
ne dün
ne bugün
ne yarın
böyle bir şark
yoktu,
olmayacak!

Şark
üstünde çıplak
esirlerin
aç geberdiği toprak!
Şarklıdan başka herkesin
orta malı olan memleket!
Açlığın kıtlıktan öldüğü diyar!
Ağzına kadar
buğdayla dolu ambar!
Avrupa’nın ambarı!
Asya!
Amerikan dretnotlarının tel direklerine
senin Çinlilerin
uzun saçlarından
sarı mumlar gibi asıyorlar kendilerini!
Himalaya’nın
en yüksek
en dik
en karlı tepesinde
Britanya zabitleri cazbant çaldırıyorlar,
kara tırnaklı ayaklarını daldırıyorlar,
Paryaların**
beyaz dişli ölülerini attığı Ganj’a.
Anadolu baştan başa
Armistrong’un***
talim meydanı oldu.
Asya’nın bağrı doldu.
Şark
yutmayacak
artık.
Bıktık be bıktık.
İçinizden biri
can verebilse bile
açlıktan ölen öküzümüze,
burjuvaysa eğer
gözükmesin gözümüze.
Hatta sen
sen Piyer Loti.
Sarı muşamba derilerimizden
birbirimize
geçen
tifüsün biti
senden daha yakındır bize
Fransız zabiti.
Fransız zabiti sen,
o üzüm gözlü Azade’yi****
bir orospudan
daha çabuk unuttun.
Kalbimize diktiğin
Azade’nin taşını
bir tahta hedef gibi topa tuttun.*****
Bilmeyenler
bilsin:
sen bir şarlatandan başka bir şey değilsin.
Şarlatan!..
Çürük Fransız kumaşlarını
yüzde beş yüz ihtikarla şarka satan
Piyer Loti!
Ne domuz bir burjuvaymışsın meğer..
Maddeden ayrı ruha inansaydım eğer,
şarkın kurtulduğu gün
senin ruhunu
köprü başında çarmıha gerer
karşısında cıgara içerdim.

Ben elimi size verdim
Size verdik biz elimizi
kucaklayın bizi
Avrupa’nın san-külotları”******

 


NOTLAR
* Toplanan bilgiler gösterir ki, Batının düşündüğü biçimde bir “Rahip Jean”, hiç bir zaman var olmamıştır. Bu sadece bir hayal ürünüdür. Moğol Hanı, Hıristiyan değildir. Ama yine de bu efsaneden bir türlü vazgeçilmez.
** Parya: Hindistanlıların en fakir kısmı.
*** Armistrong: İngiltere’nin silah fabrikası.
**** Azade: Piyer Loti’nin romanındaki kadının ismi.
***** Burada kastedilen; Piyer Loti Harbi umumide Çanakkale’yi topa tutmuştur.
****** San-külot: Fransız ihtilali kebirinde devrimci amele ve fakir halka verilen isim. Türkçesi, müverrih (tarihçi) Abdurrahman Şeref Bey’e göre, ‘donsuz’dur.


KAYNAKLAR
1. Manvelichvili, Histoire de Georgie, S. 155-157 -201-207, Akt: D. Avcıoğlu, “Türklerin Tarihi”, C. 4, S. 1568-1569, Tekin Yay.
2. G. L. Seidler, “Bizans Siyasal Düşüncesi”, Çev: M. Tunçay, S. 21, Göçebe Yay.
3. Meydan Larousse-Büyük Lugat Ve Ansiklopedi, C. 17, S. 126.
4. B. Spuler, ıran Moğolları, S. 249, Akt: D. Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C. 4, S. 1853.
5. R. Grousset, Histoire des, Croisades III., S. 250, Akt: D. Avcıoğlu, Türklerin Tarihi, C. 4, S. 1855.
6. Barthold, W., Four Studies in the History of Central Asia, Leiden, 1962, Akt: Muammer Sencer, Osmanlılarda Din Ve Devlet, S. 45-46-47, Toplumsal Dönüşüm Yay. II. Baskı.
7. Yakubovskiy, Altınordu, S. 280, Akt: D. Avcıoğlu.


 

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın